18 Ağustos 2017 Cuma

0

Kafka (1991)

Eh malum, blogumun beşinci yılı olduğundan, nostalji yaparak Kafka ile ilgili bir şey yazmak istedim.Bu doğrultuda 1991 yapımı bu filmi seçtim, kendimi mi kıracağım yani? Hiç!

Kafka, Steven Soderbergh’in yönetmenliğinde, Jeremy Irons’ın başrolünü oynadığı, 1991 tarihli bir film. Hatırlatmakta fayda var; filmin renklerinin yüzde doksan beşi siyah beyaz. Siyah beyaz filmleri izlemeyenleri şimdiden uyarmakta fayda var. ^^(Yapmayın böyle şeyler, ayıp :d)

Yazı spoiler içerecektir; uyarmadı demeyin.

Konusunu da verip esas olayımıza geçelim: Kafka, İşçi kazaları ile ilgili bir sigorta şirketinde çalışan memurdur. Mesai arkadaşı Eduard Raban ölmüştür. Cesedi Kafka teşhis eder, ölümünün intihar olduğu düşünülmektedir. İntihar mevzusu ile kafası karışan, çok yakında zamanda durumun böyle olmadığını keşfedecek; dahası kendini hiç alakası yokken akıl almaz olayların içinde bulacaktır.

Öncelikle söylemekte fayda var, bu Franz Kafka’yı –en azından doğrudan- anlatan bir film değil. Kafka’nın kişiliğinden ve eserlerinden (yoğunlukla Dava ve Şato) esinlenilerek oluşturulmuş bir evrene ve karakterlere sahip. Dolayısıyla filmle ilgili aklınıza ilk gelen şey bir biyografi olmasın; Franz Kafka’ya dair biyografik noktalar taşıyan bir kurgu bu. Evet, basbayağı bir kurgu filmi.

Kafka, işçi kazaları ile ilgili bir sigorta şirketinde çalışan; hamam böceğine dönüşen bir adamla ilgili bir hikâye yazan, babasıyla ilgili sorunları olan ve hayata döneminden biraz daha farklı bir açıdan bakan biridir.

Tabii, filme sadece bir kurgu gözüyle de bakarsanız “kötü bir polisiye” de demeniz kuvvetle muhtemel. Filmin bir gerilim ve polisiye olduğu doğru ancak Kafka’nın yaşamını ve eserlerinde verdiği alt metinleri ve hatta dönemi de bilmek gerek. Çünkü film bunlar üzerinden anlatacağını anlatıyor.

Theresa Russell, Jeremy Irons (Kafka 1991)

Dava ve Şato’nun üzerinden bir kurgu oluşturulmuş; ve başta bürokrasi olmak üzere, (Kafka’nın hukuk geçmişini unutmamak gerek), adalet sisteminin eleştirisi yapılmakta, toplumun yarattığı sözlü ve yazılı olmayan “sosyal normların” ve insanın bilinçli bir şekilde yapmadığı kendi içindeki sorgulama sisteminden tutun da, dönemin paranoyasına kadar her şeyi bulmak mümkün.

Bu konunun üzerinde özellikle durmak istiyorum; Kafka tam olarak ne olup bittiğini anlamasa da, ilginç bir şekilde olup bitene de ayak uydurması ve aslında kendinin bile çok da farkında olmadığı paranoya oldukça iyi bir şekilde verilmiş. Dava ve Şato’yu okuyanlar direkt duruma aşina olacaktır zaten.



Dönem, dönem, dönem… Alman Ekspresyonizmi filmde çok rahat bir şekilde kendini hissettiriyor. Özellikle duvarlardaki dışavurumcu göndermeler aklımda kalan detaylardan, pek tabii oldukça hoşuma gitmişti. Filmi yeni izlemedim onun için direkt buraya göndermeyi aktaramıyorum ancak izlerken bu konuda dikkatli olmanızı tavsiye ederim (Yazar burada, bir miktar tembel bir blogger olduğunu aktarıyor) Yine diyaloglardan birinde Kafka’nın modernizmine yapılan işaret harikaydı.

Filmin en sevdiğim yönü ise Kafka’nın Şato’ya ulaşınca yaşadığı kısımlar. İşte filmin renkli olan yüzde beşlik kısmı burası: bir anda oldukça sürrealist bir havaya giriyoruz. Bu, yine göndermelerle desteklenmiş; Rene Magritte’in tablolarına olan göndermeler harikaydı. Filmin siyah beyaz olan kısmında da Magritte’e gönderme vardı zaten. The Menaced Assassin ve The False Mirror tablolarına gönderme olduğuna emin olmakla birlikte; The Mysteries of The Horizon, The Musings of the Solitary Walker, Pandora’s Box ve A Friend of Order tabloları da aklımdan geçmedi değil. Ancak bu ikinci kısımda saydığım eserlerden emin değilim, sanırım her melon şapkalı adamı Magritte’e bağlama hastalığına yakalandım :d Olsun, yine de söyleyeyim dedim.



Filmimizin sonunda Kafka, Gregor Samsa’nın yapamadığı dönüşümü yapmış gibi hissettim; Kafka “intihar” olduğunu söyleyerek, Samsa’nın aşamadığı yabancılaşmayı aşmış, topluma ayak uydurmuş gibiydi. Ancak bu sefer de onun sonunu getiren bu mu oldu? Kafka’nın hastalığının ortaya çıkışıyla sonlanıyor film; ölümü gösterilmese de ben bunun yukarıda söylediğim gibi bir metafor olduğunu düşünüyorum. Özellikle mektup sahnesi oldukça iç burkan sahnelerdendi.

Son olarak, bu film aslında oldukça fazla eleştirilen filmlerden biri. Eleştirilen yönü ise Kafka’yı ve eserlerinin derinliğini verememiş olması yönünde. Evet, filmin çok çok zayıf yönü var ve ben de “hayranı” değilim. Ancak dürüst olalım; hangi adaptasyon, Kafka’nın verdiğini verebilecek? Bunu yapmak o kadar kolay olsaydı Kafka zaten Kafka olmazdı. Tabii ki her daim daha iyisi yapılabilir ancak ben filmde, Kafka’yı ve eserlerini içselleştirenlerin, mutlaka seveceği noktalar bulacağını düşünüyorum. Özellikle Dava ve Şato’yu okumuşsanız mutlaka izleyin derim, bu eserleri –pek ihtimal vermiyorum ama- sevmemiş bile olsanız göz atın bence.

Hah bu arada, az kalsın unutuyordum! Max Brod’un kim olduğuna çok dikkat edin efem, buraya kadar dev spoiler vermiş olabilirim ancak bunu keşfetme keyfinizi hiç edecek değilim! (:


Her şeye rağmen Jeremy Irons'ı Kafka olarak izlemek müthiş <3<3<3

14 Ağustos 2017 Pazartesi

2

The Last Princess


Merhabalar!

Bugün biraz nostalji yapayım ve bir Kore filminden bahsedeyim dedim. Filmimiz; The Last Pincess ya da Deokhye-ongju (덕혜옹주). Açıkçası filmi çıktığı zamanlar duymuş; ancak izlememiştim. Geçenlerde legal bir online film / dizi izleme platformunda denk geldim (pek memnun olmadığım için isim vermedim ^^) ve “Aaa, izleyeyim o zaman yahu” diyerek izledim.

Film, Kwon Bi-young’ın bestseller romanından uyarlama. IMDb’de biyografi, drama kategorilerine girmiş; iki saat yedi dakika uzunluğunda. Yönetmeni ise Hur Jin-ho. Başrolde canımız ciğerimiz Son Ye Jin var, Prenses Dokhye’nin gençliğini ise I Miss You’dan bildiğimiz Kim So-Hyun oynamış. Bu kız da hem Yoon Eun Hye’nin gençliğini oynadı hem de Son Ye Jin’in ve ilginç olan ikisine de benziyor (:

Filmin konusu şöyle: Joseon döneminin son prensesini tanıyoruz Yi Deok-Hye. Babası öldürüldükten bir süre sonra, Japon istilasının söz konusu olduğu dönemler tabii, zorla Japonya’ya götürlüyor. Orada yaşadığı sıkıntılardan tutun da, zorla evlendirilmesine, Kore’ye dönme çabalarından pek çok şeyi izliyoruz.

Film bir romandan uyarlama, yani kurgunun kurgusu. Haliyle film başlarken görülen pek çok şeyin doğru olmadığı da bize hatırlatılıyor. Gerçekten de öyle, Deokhye’yi araştıranlar gerçek olmayan kısımları da fark edeceklerdir. Bunun yanında –doğal olarak- yanlı kabul edilebilecek de bir film. Bu benim için sıkıntı değil, doğaldır bunlar. İnsan kendinden olanı işlerken her zaman biraz daha objektiflikten uzaklaşır, bu çok çok normal.



Filmi sevdim mi? Evet ancak rahatsız eden kısımları var. Sevmediğim yanları pek çok, ancak yine de film bittiğinde memnun olarak kapattım bilgisayarı. Peki sevmediğim yönleri neler?

Birincisi dönemin içine çekilemedim: Bir şeyler bana oldukça yapay geldi ve dönemin akışına kaptıramadım kendimi. Belki de bundan mütevellit pek çok yerde “bitse de gitsek” moduna girmedim değil. Filmin inandırıcılığı ve akışında bir sıkıntı vardı yani. Belki süresi biraz daha kısaltılsa böyle olmayacaktı, ya da daha doğal çekimler olsaydı, mekanlar biraz da inandırıcı hale getirilseydi yine bu sorun bu kadar göze çarpmazdı.

Haliyle birkaç doldurma sahneyi çıkartıp atmak istedim filmden. Bununla birlikte oldukça güçlü, göze çarpan sahnelerin olduğunu söylemem gerek. Hani, gayet epik, efektif, insanı duygulandıran sahneler de mevcut. İşte keşke sahneler arası böyle iniş çıkışlar olmasaydı da filmin geneli tansiyonu yüksek tutabilseydi daha iyi olurdu.

Bir de ben filmi daha felsefik ele alırlar diye düşünmüştüm - Hanedanın son kadınını işledikleri içini biraz da böyle farklı yerlere gider diye hayal etmiştim. Beklentimi de yüksek tutarak başladım filme anlayacağınız bu "hafif" memnuniyetsizlik biraz da benim suçum (:

Valla bu Capon'a da içim gitmedi değil. Coffee Prince'de de çok severdim kendisini Ay ne tatlış bir Japondun sen ya. İçim kan ağladı sana sayın yakışıklı Japon :') Biz de Matsumoto Jun'a falan yakşıklı derdik. Sen efsanesin, resmen hayallerimin Japon'usun (asdfghjk) Neyse ben yine cıvıdım, iyice likit kıvama geçmeden bu notu bitireyim. (**Aşağıda notun notuna bakmayı unutmayın, ehe!)


Tabii, hep hoşlanmadığım kısımları söyledim, şimdi de sevdiğim kısımları söyleyeyim: film aksıyor mu? Evet aksıyor – üst paragrafları buraya taşımama gerek yok, ancak vermek istediği mesajı da veriyor. Duygusal sahneler oldukça iyi, kıyafetleri de oldukça hoş buldum. Hatta Son Ye Jin’in giydiği birkaç kıyafeti “diktirilir mi ki bu ya :d” diye aklımdan geçirmedim değil.

Joseon Hanedan’lığını son dönemi güzel işlenmiş. Dönem filmi sevenlerin ve Kore’ye ilgi duyanların mutlaka bakacağı bir film olmuş. (Onlar zaten izlemişlerdir bile:d) Ancak Kore’ye ilgi duymuyorsanız da bakın derim. Batının dönem filmlerini büyük bir ilgiyle izleyen biri olarak söylüyorum, biraz da Asya’ya; bu konuda bilhassa Kore’ye göz atmak lazım.

Böyle işte. Ne kadar da uzun zaman olmuş Son Ye Jin’i izlemeyeli. Özlemişim valla <3<3<3


Giderayak notu: Yahu bu hatun estetik mi yaptırdı ben takip etmeyeli? Sanki ufaktan bir değişmiş.

Giderayak notu 2: Yukarıdaki nota (**) işareti koymuştum ona geliyorum (asdfghjk). Hayallerimin Japon'u diye övdüğüm adam orijinalde Capon değil tabii ki arkadaşlar manyak mısınız asdfghjkl. Kendisi has piremslerimizden biriydi, valla hatırlamadıysanız çok kırılırım. (Bkz: Coffee Prince) Yalnız kaşları aldırmayı bırakmış, çok iyi olmuş o. 

He, benim biloka çizgi romandan ötürü gelmiş, Kore'yle alakası olmayan okuyuculara takdim edeyim kendisini: 7 yaşına kadar Japonya'da büyümüş sonra Kore'ye dönmüş, Koreli tatlış bir modelimiz kendisi. (Bu yazı nereye gidiyor bilmiyorum ama fazlasıyla 2010 - 2012 koktu buralar ^^) İsmini de bırakıyorum hadi yine iyisiniz: Kim Jae Wook. Coffee Prince isimli güzeller güzeli, harika ötesi, muhteşem dizide oynamıştı zamanında. Kendisi dizide yan roldü ancak ben yine de Coffee Prince'i izlemenizi öneririm ^^

Notlardan ayrı bir post olurdu yahu, neyse ben gidiyorum. Hadi sağlıcakla kalınız. 

Ende. 
Hatcik.


12 Ağustos 2017 Cumartesi

12

Bu Blog 5 Yaşında!

Vay be! Zaman nasıl da geçiyor! 12 Ağustos 2012'de kesin olarak bu blogdan yayın yapmaya başlamıştım. Dün gibi gözümün önünde ancak çok zaman geçti aradan, blogum da benimle birlikte değişti.

Aslında bu blog yayın hayatıma başladığım yer değildi: 2011'de çok yazarlı bir blogda yazıyordum, Kore içerikleri üzerineydi. (O yazıları da ulaşabilirsem bloga eklemek istiyorum, bir kısmı elimde ancak bir kısmı değil - bakalım) Daha sonra Ocak 2012'de blogumu açtım, çizgi roman ve diğer şeyler hakkında da yazmak istiyordum çünkü. Bundan dolayı da Ocak 2012'de Gogol'ün Palto'sunu yazdım buraya. Ancak kısa bir süre sonra sildim yazıyı; "kendi" blogumun olmasına hazır değildim demek ki (:

Daha sonra kafamdaki çizgi roman odaklı, film & dizi & kitap blogunu gerçekleştirmek için, 12 Ağustos 2012'de ilk yazımı yayımlamış oldum: Franz Kafka | Dönüşüm Hangi cesaretle, nasıl bir yürek yemişlikle Kafka üzerine yazmayı gerçekleştirdim bilmiyorum. Blogun temellerini attığımda 15 yaşımdaydım, bu yazı yayımlandığında henüz 16 olmuştum. Yaşıma başıma, cücük kadar tecrübeme bakmadan Kafka üzerine atıp tutmaya çalışmak iyi cesaretmiş :') Zaten pek de yazamamışım kabul edelim (asdfghjklş)

İlginç olansa ilk dönemler yayınlarım daha çok Kore dizileri ve filmleri üzerine olmuş. Kafamda çizgi roman odaklı bir site varken bir anda çizgimin kayması bir miktar ilginç bence ^^ Tabii o dönemde takip ettiğim (şimdi o ortamdan eser kalmadı) blogların etkisi de çok büyüktü. Bir de hiçbir zaman çizgi roman konusunda yetkin yazılar ortaya koyamayacağımı düşünüyordum (hâlâ da öyle düşünüyorum aslında ^^) Çünkü çizgi roman her daim benim için dipsiz bir kuyu, her daim öğrenecek çok şeyin olduğu; ne kadar okuyup öğrenirsen bilginin o kadar küçüldüğü bir medium oldu. Haliyle aslında bu "yetersizlik" hissiyatının bir sonu yok.

Bu sebepten 2015'te ilk çizgi roman yazımı da yazmış oldum. 2015'te -yine- çok odaklanamamış olsam da (sınavdan ötürü), bırakmadım. 2016'da ise biraz daha yoğunlaşabildim. Şimdi de bloguma yine çok vakit ayıramasam da, bir standardı yakalamaya çalışıyorum (:

Böyle işte, bu blog sayesinde çok insanla tanıştım, pek çok insanla iletişime geçtim. Ben değiştikçe o da değişti, pek çok zaman kişisel şeyler içerdi. (Hâlâ da öyle!) Çoğu zaman kendimi ifade aracım oldu, gerçek hayatta hiç değinemediğim şeyleri burada konuşabilme imkanı buldum. Ve şu zamana kadar bana kazandırdıkları, negatif yönlerinden çok çok çoook daha fazla!

O yüzden zannediyorum ki, daha çook uzun süre bu blog açık kalacak. Belki kimi zaman hiç yazmayacağım, kimi zaman üst üste post paylaşacağım; ama -umarım ki- unutup, arkamı döneceğim bir mecra olmayacak.

Böyle işte. Nice yıllara blogcum! Daha söyleyeceğim şeyler var. ^^

Bu süreçte beni okuyan, okumayan, olumlu - olumsuz eleştiri yapan, destek olan ya da hiçbir şey düşünmeyen, yolu bir şekilde buraya düşmüş olan herkese çok çok teşekkürler! (:

Not: Blogun beşinci yılı için bir nostalji yapayım dedim: Kafka (1991) filminin yazısı gelecek (umuyorum ki) ve bir de Kore filmi var sırada ^^




5 Ağustos 2017 Cumartesi

2

Batman #25



En son yirmi dördüncü sayıda Batman, (Bkz: Batman #24) Selina’ya evlilik teklif etmişti. Biz de artık iki kötünün savaşına giriyoruz: Joker ve Riddler! Açıkçası sitede oldukça çılgın bir Riddler hayranı yazar varken eventi benim yazmam bir miktar ayıp oldu – ancak ben kendisinden icazet aldım (vay be kelimeye gelin asdfgh) yani sorunsuz bir şekilde olayımıza giriyorum.

Yazıya başlamadan önce bir şeyi itiraf etmeliyim: Riddler çok sevmeme karşın kafasına girebildiğim bir karakter değil. Yani kendisi, hakkında kolay kolay yorum yapabildiğim; teoriler üretebildiğim karakterlerden değil. Haliyle geçtiğimiz dönem içinde sevdiğim birkaç Riddler hikayesini baştan okudum; içlerinde çok sevdiğim Four of a Kind da vardı, pek hayranı olmadığım Zero Year da. (Hayır Hush yoktu :d) Yani pek tabii karaktere aşinaysanız okumanıza gerek yok ancak Batman okumaya Rebirth ile başladıysanız, size tavsiyem Four of a Kind’a göz atmanız olabilir. Dediğim gibi ben bile daha iyi yorumlayabilmek için tekrardan bir okudum.

Spoiler:

Bruce’un öykülemesi ile hikayemizi öğrenmeye başlıyoruz. Daha ilk sahneden Joker’ı görüyoruz, insanları sırayla sahneye çıkarıyor ve onu güldürmesi için zorluyor. Pek tabii güldürmediği için de herkesi öldürüyor. Tam bir psikolojik terör söz konusu. Daha sonra Edward Nigma’yı görüyoruz, hapis altında tutulurken polisler kendisinden yardım almaya başlamış. Çözemedikleri durumda ona başvuruyorlar. Joker’in nerede olduğunu bulmasını istiyorlar kendisinden. İlk etapta yardımcı olmayan Nigma, polisi yardımcı olacakmış gibi geri çağırıp öldürüyor. Daha sonra Gordon’u görüyoruz. Joke Factory’ye adamlarını gönderiyor derken bir patlama oluyor ve tekrardan Joker görüş alanımıza giriyor. Ölü bir GCPD elemanını güldürmeye çalışıyor, başka bir kadını öldürüyor ve oradan uzaklaşıyor. Derken yine Riddler’a dönüyoruz, bir oda dolusu GCPD polisi elinde silahlarıyla durdurmaya çalışıyor. Ancak Riddler, isimler saymaya başlayarak elini kolunu sallayarak oradan kaçıyor. Polislere yardımcı olduğu sıralar her biri hakkında bilgi kazanmış meğerse. Orada da hepsinin yakınlarının isimlerini sayarak fiske dahi almadan uzaklaşıyor.



Yine Joker’e dönüyoruz, kırmızı bir arabanın içinde şoföre bir şaka anlatıyor. Arabayı süren kişi gülüyor ancak Joker “komik değildi” diyerek tekrar cinayet işliyor. Araba kazası oluyor, Batman duyar duymaz olay yerine gidiyor ancak Riddler, Batman’den önce davranmış. Joker mekanına gidiyor ve Riddler da peşinden gidiyor. Riddler konuşmaya başlıyor, Joker’a Batman’e karşı birlik olmak için teklifte bulunuyor. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi, Joker, Riddler’ı vuruyor. Derken Batman camdan olay yerine giriş yapıyor. Riddler’ı yerde buluyor ve Riddler Batman’e, Joker’in onun bombasıyla uzaklaştığını söylüyor. Riddler’ın yaşamasına ihtimal vermeyen Batman, Joker’in peşinden gidiyor. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi, Riddler kaçıyor. Biz de Bruce’u hikayeyi Selina’ya anlatırken görüyoruz ve kapanış. Savaşımız başladı!



Şimdi özellikle sayıya gelmeden önce söylemek istediğim bir iki şey var: Sürerlilik. Sürerlilik konusunda yamulmuş durumdayız. Malum hâlâ DC evreninde hala zaman eğilip bükülüyor, hangi hikayelerin canon olduğunu tam olarak söyleyemiyoruz. Heh işte bu noktada bizim olayımız War of Jokes and Riddles’ın nerede olduğu da bir miktar muamma.

Zero Year sonrası mı? Batman Year One sonrası mı?

Eğer Batman sayıları üzerine geniş çaplı bir okuma yapıyorsanız, yabancı kaynaklı birkaç sitede eventin Zero Year sonrası olarak belirtildiğini görmüşsünüzdür. Açıkçası ben buna katılmıyorum. Neden?

Çünkü, Tom King’e hikayenin yeri sorulduğunda “Year one plus a year or so” cevabını vermiş. Bir de kendisinin şöyle bir tweeti var:

Bunu da geçersek New 52’nin Riddler’ı Nygma idi. Bizim buradaki Riddler’ımız ise Nigma. Year One’ın devam serilerinden olan Four of a Kind’ın Edward Nigma’sı. Diyeceğim o ki bence bu seri Year One’dan sonra geçiyor. Evet, geçtiğimiz sayılardan birinde Zero Year’a gönderme oldu ancak, aynı zamanda Year One ve 1940 Batman’i de hatırlatılmıştı bize. Ha, kesin cevaba ileride ulaşacağız, Year One değil de Zero Year sonrasındaysa eğer, gelip bana “Sen bize Year One demiştin, Zero Year çıktı bu!11!!1!” şeklinde atar yapmayın gözünüzü seveyim (asdfghjkl)



Artık tamamı ile sayımıza giriyorum, Joker’ın oldukça sert olduğu sayılardan biri bu. Scott Snyder’ın Joker’ini andırmıyor değil. Ancak fazlasıyla iyi tasvir edilmiş olduğunu düşünüyorum, yarattığı psikolojik ve fiziksel terörizm oldukça iyi hissediliyor. İnsanları sahneye çıkarıp bir bir öldürmek ne? Evet tam da Joker’ın yapacağı bir iş, daha kötülerini yapmadı mı? Fazlasıyla yaptı, ancak hâlâ tüyler ürpertici.

Joker’ın espri anlayışını kaybettiği söylenirken, pek tabii burada kendi dünyasının sembolize edildiğini düşünüyorum. Riddler’ın ise bazı noktalarla Joker’a benzediği de bir gerçek, işte bu noktada bu ikisinin farklı göz önüne konmaya başlanmış, Tom King nasıl bir yol izleyecek kestiremiyorum ancak iki karakterin de neden Batman evreni için “olmazsa olmaz” karakterler olduğunu ortaya koyarsa, iki karakterin de birbirine olan benzerliklerini değil de; farklılıklarını ele alırsa tadından yenmez.



Tabii bu bir giriş sayısı olduğu için pek bir şey söylenmiyor, teori filan üretmekse gereksiz. Çünkü sayı kesinlikle güçlü bir izlenim kurma, cliffhanger bırakma üzerine kurulu.

İlerleyişi ise oldukça merak uyandırıcı ve güçlü. Aslında burada hem artı hem de eksi bir puan var. Bruce’un anlatıcılığını okumak keyifli, bir anlatıcılık ile ilerlediği için hikâye anlatımı biraz parça parça hissini uyandırıyor, sanki büyük noktalar Bruce’un gözünde canlanıyormuş gibi bir his yakaladım ben. Bu ilginç olabilmekle birlikte bazen dikkat dağıtıcı olabiliyor, yani hikâyenin içine girebilmek için bir geri dönüşler yaşanmıyor değil, ancak bu benim için pek de sorun değil.

Yani, iyi bir giriş sayısıydı. Benim açımdan sıradaki sayıya merak uyandıran, dinamizmi iyi olan bir girişti. Bu arada bu zamana kadar Tom King’in Joker’ı hikayeye sokmamasına seviniyor, “Biraz farklı karakterler okuyalım yahu” diyordum. Ne yalan söyleyeyim, özlemişim Joker’ı. Bir de Tom King gönderme yapmamış mı yoksa ben mi yakalayamadım? Yapmadıysa başımıza taş yağacak demektir arkadaşlar.

O değil de Mikel Janin muhteşem değil mi? Hele o Rogues Gallery sahnesi harikaydı <3<3


Puan: 8/10

2 Ağustos 2017 Çarşamba

2

Pyongyang: A Journey in North Korea



Selamlar! Bugün oldukça ünlü bir eser olan, Pyongyang: A Journey in North Korea (Pyongyang: Kuzey Kore'ye Bir Yolculuk) ile buradayım.

Öncelikle Guy Delisle’in ulaşabildiğim tüm eserlerini okudum (Hostage var sırada), yani işleri hakkında az buçuk da olsa yorum yapabileceğimi düşünüyorum.

Pyongyang için, Graphic Memoir diyen var, Graphic Nonfiction diyen var, bu tanımlamaları daha da geliştirenler var. Garphic Memoir ve Graphic Nonfiction yanlış olmasa da ben eseri daha genel tanımlayacağım.

Pyongyang: A Journey in North Korea, Guy Delisle'in Drawn and Quarterly'den çıkan, gezi ve anı nitelikleri taşıyan, siyah beyaz grafik romanı. Guy Delisle, bir animasyon işi için Kuzey Kore'ye yaptığı iki aylık seyahati anlatıyor.

Öncelikle kitap hakkında söyleyeceğim birkaç şey var, ondan sonra çizgi romana getirilen bir takım eleştiriler üzerinden söyleyeceklerimi topralayıp, yazıyı bitireceğim.

Yukarıda belirttiğim gibi, bu gezi özellikleri taşıyan ama anı yönü ağır basan ve kurgusal olmayan bir grafik roman.

Guy Delisle’in uçaktan inişiyle başlayan Kuzey Kore macerasına tanıklık ediyoruz. Uçaktan iner inmez gözlemlerini aktarmaya başlayan Guy Delisle’in macerası ilginç olmakla birlikte, sinir bozucu bir hale bürünüyor.

"Biraz ışık alabilmek için pencerenin yanına oturduk.
-Siktir! Korumalara söylemeyi unuttuk...
Kore'de üç aydan sonra, Sandrine belirli refleksler geliştirmiş. 
-Kim takar? Hemen yan taraftayız. 
Bu Richard'ın ikinci haftası."

Benim favori çizgi romanlarım arasında. İngilizce olarak iki kere, en son da Türkçe olarak bir kez okudum. Bloga yazmak için de şöyle bir tekrardan göz gezdirdim, ve “ben neden bloga yazmıyorum ki” diye düşündüm.

Aslında bunun cevabı basit, iyi eserler / yapımlar hakkında çiziktirmek daha zor oluyor, çünkü yazı övgüden ileri gitmiyor. “Şurası çok iyi, burası çok iyi”lerle boğulmuş bir girdiyi kişinin bloguna taşıması aslında daha zor oluyor. İşte tam da bu yüzden Guy Delisle’in herhangi bir eseri hakkında bir tanıtım yazısı yazmadım bugüne kadar. Ancak sanırım, Pyongyang için “şu kadar iyi” demekten daha fazlasını söyleyebileceğim şeyler var.

Öncelikle Guy Delisle’in anlatım tarzını oldukça seviyorum, genelde en başından itibaren kolaylıkla içine gireceğiniz bir anlatımı var ki, bunu kurgusal olmayan eserlerde yapmanın daha zor olduğunu düşünürsek, Guy Delisle burada tam puanı alıyor.

Tabii öykülemesinden ziyade, bakmamız gereken başka şeyler de var. Çünkü bu bir roman değil, bu blogda şu an bu yazıyı okuyorsanız ve şu an yazının üç yüzüncü kelimesini okuyacak kadar sabırlıysanız, çizgi romanı –hele hele grafik romanı- başlı başına bir “medium” olarak, bir sanat olarak ele aldığınızı varsayıyorum. Eh, Guy Delisle animatör de olduğu için sayfaları nasıl “akıtacağını” çok iyi biliyor. Az değil; 175 sayfalık, kurgu olmayan bir kitaptan bahsediyoruz; ve kitap tek oturuşta, hiç yormadan bitiyor.

İşte tam bu noktada Guy Delisle’in animatör kimliğinin, çizgi romanına ne kadar yakıştığını görüyoruz. Scott McColud’un “Understanding Comics” isimli eserini okuyanlar bilir, Scott McCloud daha ilk anlardan bir çizgi romanın nasıl daha okunabilir olabileceğini bize göstermişti. Guy Delisle de işte bunu çok iyi yapıyor. Çizgisini basit tutarak akıcılığın temposunu çok iyi sağlıyor. Tabii bu Pyongyang’daki mimarinin üstünkörü çizilmiş olduğunu düşündürmesin, Guy Delisle kendini betimlerken işini çok “temiz” ve sade tutuyor. Böylece çok öz olarak vermek istediği duyguyu veriyor.

"Lanet olsun, burada 40 vattan daha aydınlık tek bir ampul yok. Muhtemelen kör olacağım, ama sanırım Orwell buna değer"

Onun haricinde de binaları, anıtları vesaire olması gerektiği gibi aydınlatıyor, abartıya kaçmadan güzel bir tasvirle gösteriyor bize. Panellemesine girmemin gerek olacağını düşünmüyorum zaten (: Ay hadi tamam gireyim, çok deneysel değil ancak, Guy Delisle’den bahsediyoruz, panelleri nasıl kullanacağını bilmese sabahtan beri akıcılıktan bahsedebilir miydim? ^^

Guy Delisle’in gözlemlerini okumak çok keyifli. Özellikle bazı noktalarda çizgi romancı kimliğiyle öyle bir yaklaşıyor ki, benim en sevdiğim kısımlar buralar oldu pek tabii. Özellikle propaganda amacıyla yapılanları aktarmasını da sevdim Guy Delisle’in.

Anlayacağınız üzere, kitapta Guy Delisle’in bakış açısına çok kolay girdiğiniz gibi onun gibi hissetmek de çok uzun zaman almıyor. “Hımm ilginçmiş,” diye başladım çizgi romana, kitabı bitirirken Guy Delisle’in uçurmaya çalıştığı kağıt uçaklara “Hadi git be!” diyerek bitirdim.

Ha, bu arada, Guy Delisle’in siyah beyaz tarzının Pyongyang’e ayrıca yakıştığını söylemeden geçemeyeceğim. “Cuk” diye oturmuş Kuzey Kore’ye ^^


Her ikisi de daima Oğul Kim'i veya Baba Kim'i tasvir eden resmi rozetlerden birini takıyor. Portrelerden bir şey söyleyemezsiniz, ancak birbirlerinin resmini taşıdıklarını düşünmek çok cazip, animatörlerin sevdiği bir çeşit kısa devre oluşturuyor...  


Şimdi gelelim eleştiri kısmına. Aslında söyleyeceğim birkaç şeyi de bu vesileyle söylemiş olacağım; kitaba getirilen, birbiriyle bağlantılı, iki tane eleştiri var.

Birincisi: Kuzey Kore hakkında yeterince eleştiri yapmaması.

Şimdi öncelikle, George Orwell’ın kitapta kısım kısım bize hatırlatılması bize bu kitabının amacının eleştiri yapmak olduğunu göstermez. Tam aksine, bu kitap oldukça kişisel bir seyahat güncesi, mevzu bahis ülkenin Kuzey Kore olmasından kaynaklanan bir eleştirel durum yok değil, ancak Guy Delisle’in ilk amacı bu değil. Duruma göre düşündüklerini aktarıyor ancak dediğim gibi esas amacı bu değil.

İkincisi ise Kuzey Kore ile ilgili “yeni şeyler” söylememesi.

E, evet?!

Arkadaşlar, Dünya’nın en ama en izole ülkesinden bahsediyoruz, sizce içeri giren yabancı birinin yeni şeyler görmesi, yeni bilgiler edinmesi ne kadar olası? Zaten gördükleri ve görebilecekleri her şey planlı programlı, rehbersiz nefes alamıyorlar. (Ya da çöpün resmini bile çekemiyorlar:d) Haliyle kitap size Kuzey Kore’yle ilgili “aman aman” yeni şeyler söylemeyecek. (Ki kitabın bir yerinde de geçiyor, dışarıdayken burayla ilgili bilgi almak daha kolay diye.) Yani bu kitabı okuyacaksanız, talep ettiğiniz şey Guy Delisle’in gözlemleri olmalı, ikincil olarak diğer kısım geliyor açıkçası.


Yazının son kısmına geleyim artık. Guy Delisle’in yazıp çizdiği bu kurgusal olmayan grafik romanının okunması tarftarıyım. Çizgileriyle, akıcılığıyla, Guy Delisle’in bakış açılarıyla okunması gereken çizgi romanlardan.

-Buranın internete bağlantısı olmayan tek ülke olduğunun farkındasın değil mi?
-Oh hayır... Öyle söyleme!
-Bu doğru... 

Ayrıca;


Ülkeye George Orwell sokmak ne be adam? Çılgın mısın nesin yani?