30 Temmuz 2017 Pazar

0

Colder


Merhabalar!

Yine bir çizgi roman yazısı ile buradayım. Beni birazcık tanıyorsanız korku türüne olan ilgimi de bilirsiniz, ancak maalesef ki bu janrda o kadar harika şeylerle karşılaşmıyoruz. İşte ben de bu türün çizgi roman kolunu kovalamaktayım uzun zamandır. Daha önce blogda başka korku çizgi romanları (Bkz: Outcast) (Bkz: Wytches) hakkında çiziktirmiştim, ancak Outcast ve Wytches Image Comics çıkışlıydı. Blogda az buçuk Dark Horse rüzgarı essin istediğimden, bu sefer Colder’ı tanıtmaya karar verdim.


Ay ne uzun bir girizgah oldu! Seri hakkında genel bilgileri vereceğim, konusundan bahsedip kritiğe geçeceğim, isteyen istediği bölüme atlayabilir ^^

Kasım 2012’den bu yanan çıkan serinin on beş sayısı yayımlandı, ciltler beşer sayı olarak ayrılmış yani toplamda üç cildimiz var; Colder: Volume 1, Colder: The Bad Seed, Colder: Toss The Bones – ve evet ciltler birbiriyle bağlantılı. Serinin yazarı Paul Tobin (Bandette, I Was the Cat) ve çizeri ise Juan E. Ferreyra (Gotham By Midnight, Prometheus) Serinin 2014 yılında Eisner Ödülleri’nde Best Limited Series kategorisinde adaylığı bulunmakta. 



Konusu ise şöyle: 12 Ekim 1942. Massachusetts’te (bakmadan yazdım :d), Sansid Asylum’dayız. Bir yangın çıkar ve bir portal açılır. İçeriden serimizin kötüsü çıkar: Nimble Jack. Nimble Jack, Declan’ı tanır ve ona “You will grow colder,” der. Aradan yıllar geçer ve Declan’ın yaşaması imkansız bir vücut sıcaklığında buluruz: Konuşmamakta, hiçbir şeye tepki vermemektedir. Tıbben yaşaması bir mucize olan Declan’ın suskunluğu bir gün sona erecektir. Günümüze geliriz (aslında 2012’ye işte ^^) İnsanların göremediği Nimble Jack, Reese ve dolayısıyla Declan’ın yaşadığı yere ufak bir ziyaret yapmıştır, ve bunun üzerine Declan’ın hikayesini öğreniriz.

Nimble Jack delilikle beslenen biridir. Declan ise, deliliği iyileştirebilmektedir. Ancak bunun da bir bedeli vardır, her iyileştirme sırasında Declan’ın vücut sıcaklığı düşmektedir ve sıfıra ulaştığı an her şey bitecektir… Eh, bilin bakalım bunun olmasını kim bekliyor (:



Şimdi geçelim esas kısmımıza, bu nasıl bir seri?

Çizgi romanın oldukça hızlı okunduğunu söylemeliyim. Çok çabuk ikinci ve üçüncü volüme geçiyorsunuz. Ancak bununla birlikte karakter derinliği pek yok desem yanlış olmaz.

Şöyle ki, Declan’ın bazı testlerden geçmiş olduğunu görüyoruz ancak panelleri dikkatle inceleyen bir okuyucu değilseniz, bunu kaçırmanız çok olası. İkinci ciltte neyin ne olduğuna yöneliyoruz. Ve üçüncü cilde geçiyoruz ancak, arada bir “kötü” değişse de aynı formül işleniyor. Declan’ın deliler dünyasına gitmesiyle şekilleniyor olaylar.

Deliler dünyası doğru kavram mı şu an bilemesem de, Declan mental rahatsızlığı olan insanlar aracılığıyla bir çeşit paralel evrene gidiyor, ve deyim yerindeyse “deliliğe” ulaşıyor. Olayların büyük bir kısmı burada geçiyor ve söylemeliyim ki, yukarıdaki paragrafta her ne kadar yakınıyormuş gibi bir his versem de çizgi romanda en sevdiğim kısımlar buradakiler oldu. Tasvir edilişi, o karanlık hava, çok güzel yansıtılmıştı gerçekten. Ancak benim kızdığım nokta mekan değil, hep aynı işlenen formül. –Hafif spoiler geliyor- Reese’i bu paralel evrenden kurtarma olayı bir noktadan sonra gerçekten sıktı.Spoiler Bitti-

İkinci ciltteki kötümüz Swivel’ın ilginç olduğunu söylemem gerek. Aslında konuyu oldukça güzel genişletebilirlerdi bununla ancak, yeterince iyi kullanılmadığını düşünüyorum. Ah, bu potansiyeli kullanılmamış kötüler!

Üçüncü ciltte aslında tahmin ettiğim olay gerçekleşti ancak, “Onun” geri dönmemesi imkansızdı zaten. Burada da sonu beni biraz üzdü. Neden? Çünkü nereye gittiği belli değil. Yani dördüncü bir cilt yolda olsa “Çok iyi bir cliffhanger olmuş,” derdim ki böyle bir haber henüz ortada yok (en azından ben bilmiyorum) Haliyle o ortada kalmışlık hissi beni bir miktar hoşnut etmedi.



Fakaat, bir şeyin kötü yanlarını söylemek kolay. Bakmayın burada hoşnut olmadığım yönlerini söylediğime. Eğer korku janrında "delilik” temasını seviyorsanız, tam size göre, bir solukta bitireceğiniz bir çizgi roman serisi Colder. Çünkü bu temayı saçmalamadan işleyebilen pek fazla örnek önümüzde yok. Özetle American Horror Story’de en sevdiğiniz sezon “Asylum” idiyse, buyrunuz, başlayın.

Değineceğim bir diğer nokta ise Nimble Jack’i, oldukça Joker’vari bir karakter olarak bulmam. Okurken sürekli Joker’ın hikayelerinin gözümün önüne gelmesi, o çılgın hareketleri, her şeyi Joker’ı anımsattı. “Saçmalama Hatcik, her haltı Batman’e bağlama hastalığından muzdaripsin işte,” dedim. Ancak daha sonra yazıyı yazmadan önce hakkında bir şeyler okuyayım diye açtığım yazılarda da, internet yazarlarının Nimble Jack’i oldukça Joker’a benzettiğini okudum. Buradan aldığım gazla serinin bir miktar Batman: Arkham Asylum – A Serious House on Serious Earth’ü anımsattığını söyleyebilirim. Anımsatıyor ama, yani öyle aman aman bir benzerlik yok.

Yazıyı fazla uzattım sanırım, son birkaç şey söyleyip gideceğim. Serinin hızlı okunuyor olması, alt metinlerinin dolu olmamasından ya da verecek bir fikri olmamasından kaynaklanmıyor. Kendi içinde gayet tutarlı bir fikri ve üzerine düşünecek pek çok noktası var. Açıkçası seriyi yeni okumadım – taze taze bir yazı yazıyor değilim, yani göndermelerini yahut üstü kapalı imalarını hatırlamıyorum ancak ilk sayısında bir gönderme vardı ki unutmadım:




Nimble Jack bir deliden beslenmek için bir mahkûmun yanına gidiyor ve mahkûmun duvarında Ary Scheffer’ın Temptation of Christ (1854) adlı tablosunu görüyoruz. Malumunuz Arij / Ary Scheffer’ın Dante’ye dair olan tablosu meşhurdur ( Farklı varyasyonlarda isimler görebilirsiniz ancak “The Shades of Francesca di Rimini and Paolo Malatesta Appearing to Dante and Virgil” diye arattığınızda bahsettiğim tabloyu kuvvetle muhtemel bulursunuz) Peki, Inferno’ya dair olan bu tablo değil de Ary Scheffer’ın neden bu tablosu? (: Burayı size bırakıyorum çünkü ben net bir cevaba ulaşmış değilim (asdfghjkj) Olur da bir gün bulursam güncelleme yaparım (hepimiz biliyoruz ki, yapmam ^^)

Toparlayacak olursam korku türünde iyi, oldukça okunabilir bir çizgi roman serisi Colder. Özellikle korku içinde delilik teması sevenler baksın derim. American Horror Story: Asylum, yahut Batman: Arkham Asylum seviyorsanız mutlaka bir şans verin. Evet, yukarıda hoş bulmadığım yerleri belirttim ancak totalde iyi bir çizgi roman serisi diyebiliriz.

Hah, az kalsın unutacaktım! Serinin +16 olarak geçtiğini belirteyim. Ben çok mantıklı bulmasam da yine de uyarayım asdfghjklşi






16 Temmuz 2017 Pazar

0

I Hate Fairyland



Ne zamandır şöyle güzel bir kara mizah yapan çizgi romanlara bakıyordum. Bu doğrultuda da I Hate Fairyland tavsiye edebileceğim seriler arasına girdi.

“Ne dilediğinize dikkat edin, gerçekleşebilir” temalı şeyleri sevenleri buraya alalım, çünkü hikaye tam olarak bunu anlatıyor.

Ekim 2015 ten beri Image Comics’ten yayımlanan serinin yazar ve çizeri Skottie Young. Henüz 15 sayısı çıktı.

Altı yaşındaki protagonistimiz Gertrude, bir gün büyüyle, harika şeylerle, kahkaha ve eğlenceyle dolu bir dünyaya yolculuk yapmak ister. Bu dileği bir anda gerçekleşir. Yerden bir portal gibi bir şey açılır ve Gertrude’un yolculuğu başlar: Artık Fairyland’dedir, yani masallar ülkesinde.



Her tarafın rengarenk olduğu, yenilen şeylerin şeker, şeker ve şekerden ibaret olduğu Fairyland’den anında nefret eder Gertrude. Kraliçeye de geri dönmek istediğini söyler. Kraliçe tabii ki geri dönebileceğini ancak bunun için bir yolculuktan geçip bir anahtarı bulması gerektiğini söyler. Böylece Gertrude’un Fairyland’den kurtulma macerası başlar.

Yalnız şöyle bir durum vardır, Fairyland ile bizim dünyamızın zaman işleyişi farklıdır – Gertrude bu yolculukta otuz yılı devirir. Yani dışarıdan altı yaşında gözükse de içten içe oldukça değişmiştir.

Yolculuğu sırasında bunu söyleyen Mr. Moon’u öldürür Gertrude, şahitlik yapamasınlar diye bütün yıldızları da öldürür tabii. Terasından gökyüzünü izleyen Kraliçe hayatı boyunca böyle bir yıldız kayması görmediğini dile getirir ve yanına düşen, ölmek üzere olan yıldızlardan biri bunu Gertrude’un yaptığını söyler. Böylelikle Kraliçe, Gertrude’un işini bitirmeye karar verir ancak Fairyland’in kurallarına göre Kraliçe misafirlerin saçının teline bile zarar veremez. Bunun üzerine Kraliçe başka planlar yapacaktır.



Seri çocuklara yönelik bir çizgi roman gibi gözükse de asla öyle değil. Hatta eğer Tarantino bir çizgi roman yapacak olsaydı ancak bu kadar şiddet içerirdi herhalde.

Seri için çok da söylenecek bir şey, çok da irdelenecek bir konu yok aslında. Yukarıda da söylediğim gibi bol bol kara mizah olan, şiddet seviyesi yüksek, güldüren ve çok çabuk okunan bir seri. Ama Gertrude’un geçtiği aşamaları görmek çok keyifli, -hafif spoiler geliyor- ejderhasını bile buradan kurtulmak için bırakan Gertrude, zamanla “ya ben niye buradan kurtulamıyorum, acaba iyi bir insan olmadığım için mi” deyip kendini değiştirmeye çalışıyor filan. Oldukça keyifli bir çizgi roman yani.

Yaza girdiğimiz şu dönemlerde tam da kafa boşaltmak için okunabilecek, bağımsız olmasından kaynaklanan pek çok artı yöne sahip, kendini çok iyi okutan bir seri. Hatta çocuksu bir çizgide ilerliyormuş gibi gözükmesinden ötürü biraz Beautifiul Darkness’a (çok değil ama) benzettim, cliffhanger bırakması yönüyle de biraz Paper Girls’ü andırdı bana.

Ejderha falan var ya <3 Gertrude’un post-apokaliptik halini bile görmüştük zaman yolculuğuyla, o sayıyı da çok sevmiştim. Ha bir de Gertrude bana çok nevrotik geliyor ama şimdi hiiiç teori üretip kafaları bulandırmayayım. En temizi gidip okuyun bence. ^^

11 Temmuz 2017 Salı

5

Get Out



Get Out, 2017 yılın da çıkmış, Jordan Peele’ın yazıp yönettiği bir film. IMDb’de korku, gizem türlerine girse de korku asla değil. Kesinlikle bir gerilim filmi.

Eteğimdeki taşları dökmeden önce konusundan bahsedeyim: Afro-Amerikan Chris’in, oldukça beyaz kız arkadaşının ailesiyle tanışma vakti gelmiştir. Bir haftasonu Rose’un ailesinin yanına giderler. Eve varınca bir tuhaflık sezse de aldırış etmez. Ancak Afro-Amerikan olan ev çalışanları bariz bir şekilde tuhaf davranmaktadır. Bunun yanında Rose’un annesi oldukça iyi bir psikiyatristtir ve çok etkili bir hipnoz tekniği geliştirmştir. Chris’i sigara için tedavi etmek istese de Chris buna karşı koyacaktır. Chris oldukça tuhaf durumların içinde bulacaktır kendini.

Yazının belli bir kısmına kadar spoiler vermeyeceğim, vereceğim kısımda belirteceğim zaten, oradan sonrasını filmi izlemeden okumanızı önermem.



Şimdi öncelikle epey uzun bir zamandır böyle güzel ilerleyen bir gerilim filmi izlememiştim kabul ediyorum. Kurgusu oldukça iyi ilerliyor, her şey çok iyi gözükmesine rağmen o tekinsizliği hissettim ben, ki bu çok çok uzun zamandır yakalayamadığım bir şey.

Açıkçası hikâyeyi de ilginç buldum ki, bazıları da tam tersine klişe bulmuş. Açıkçası filmi konusuna bakmadan izlemiştim, “korku” sanarak izlemeye başladığım için de lanetli ev temasına evrilecek sanmıştım, daha sonra alakası olmadığını görmek de oldukça mutlu etti tabii.

Filmin psikolojik gerilim temasına uymasını da oldukça iyi buldum. Hatta sonunda bilim kurguya biraz da fantastik havaya kaymasını da oldukça başarılı buldum. Filmin sonu hakkında spoilerlı kısımda bahsedeceğim için bunu burada bırakıyorum.

Eğer konuyu şu an bu yazıda öğrendiyseniz bilin ki, hiçbir şey vermedim size. Ancak izlemeye karar verirseniz de ekstra bir şey öğrenmeden başlayın derim ben. Bana güvenin bu konuda (:



Filmin alt metinleri de aslında oldukça dolu; “Ben insan ayrımı yapmıyorum, benim X arkadaşım da var” gibi leş muhabbetlerin Amerikanya versiyonunu görüyorsunuz, güzel bir eleştiri var. Ayrıca Afro-Amerikan vatandaşların ayrımcılığa uğraması konusundaki ince göndermeleri de başarılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Bunlar haricinde yakın ve uzak Amerika tarihine de referanslar ve dokundurmalar mevcut.

Filmi başarılı bulduğum bir diğer nokta ise, Rod gibi bir yan karakter barındırması. Gerilim filminde kahkaha ile güler misiniz? Evet, Rod gibi bir karakterle bunu başarmışlar. Bir anda dedektif tirplerine girmeyi çalışması, en başından beri haklı olması, harikaydı ya harika! filmi tekrar izleyecek olursam sırf Rod için olur büyük ihtimalle.

Anlayacağınız, ilginç, konusu yönüyle farklı, gidişatı yönüyle bir miktar değişen ve bilim kurgu havasına giren çok çok sevdiğim bir gerilim filmi oldu. Alt metinlerini de düşünerek izleyecek olursanız, daha bir keyifli olur benden söylemesi.



Şimdi spoilerlar!

Chris’in hipnotize edildiği kısımları oldukça başarılı bukdum. Belki mükemmel değildi ancak sürrealizm gayet kendini hissettiriyordu. O boşlukta olma, dışarıdan bakma hissi oldukça iyi ifade etti filmi. Ayrıca Chris’e klişe belki ancak bir çocukluk travması verilmesi oldukça mantıklı, karakterin altını dolduran bir durumdu.

Kadın çalışanın, telefon sahnesindeki oyunculuğunu da oldukça yerinde buldum. “Her şey çok güzel”vari bir konuşma yaparken hissettirdiği şey tam aksiydi. Evet, alırız bir dal iyi oyunculuk. Bunu kaçırılan Afro misafir için de söyleyebilirim, tüm o “iyiyiz” muhabbetlerinin arkasındaki o tuhaflığı sezdirmesi ve flash patladıktan sonra kendine geldiği anda Chris’i üstü kapalı ordan kovması oldukça iyi sahnelerdi. Özellikle son anda intihar eden arkadaşın psikolojisini o kadar iyi anladım ki; gerçekten verilmek istenen çok öz bir şekilde verilmiş ve bitmiş.

Filmin sonunda Chris’in herkesi öldürmesini de oldukça iyi buldum. Hayır, cani değilim açıklıyorum. Klasik korku / gerilim filmlerinde protagonistimiz o evden kaçmaya çalışır ancak bu kaçışta pek kimseyi öldürmeye çalışmaz ya, hah o öyle değil. İnsanın hayatta kalma güdüsü ile yapmayacağı şey yoktur, hele güven duygusu için daha bile fazlasını yapar. Yani Chris’in orada öldürerek ilerlemesi aslında verilen en mantıklı hareketti. Son anki durumu katmayın buna, o son dakikalar gerilimiydi. Bu olmasa başka bir sahne konacaktı oraya. 

Spoiler bitti! 


Ayrıca ters köşe olan filmdir. Şöyleki, filmin başından biri Chris’i tutuk biri olarak gördük. Çocuk filmin sonunda -tam da olması gerektiği gibi- açıldı. İşte buna plot twist mi dersiniz, deux ex machina mı dersiniz orasına siz karar verin.

Ay Rod ya yine hatırladım asdfghjkldfghjk Helal sana Rod!

Ayrıca –filmi izleyeli çok olmadı ama unutacak kadar çok olmuş aslında- şu an hatırlayamıyorum ancak Rose da dahil olmak üzere ailesindeki her bireyin psikojik bir sorunu göze çarpıyordu. Filmi tekrar izlersem ve yine gözüme çarparsa editlerim burayı. (Ya da ben teori kasıyorum ^-^)

Öyle yani, gidin izleyin.



(ROD, ay yine hatırladm, ROD! ASDFGHJKLŞJGFDFGHJKLŞLKJHG)

6 Temmuz 2017 Perşembe

1

Batman #24



Yirmi üçüncü sayıda (Bkz: Batman #23) dergiye Swamp Thing gelmişti. Yirmi dördüncü sayıdaysa Gotham Girl’ü ve Catwoman’ı görüyoruz tekrar. Aslında bu sayı için bir spoiler bölgesi açmaya hiç gerek yok, çünkü ecnebi dostlarımızın “Filler Issue” olarak adlandırdıkları sayı bu. Doldurma bir sayı olduğu için kurguya ahım şahım bir etkisi yok, spoiler yeseniz de keyfinizi kaçıracak büyük bir şey yok ancak ben yine de ibaremi ekliyorum:

--Spoiler--

Sayı Gotham Girl ve Batman’in diyaloglarından oluşuyor. Batman bir nevi akıl hocalığı yapıyor. Uçamamasından, Batman olmak isteyip istememesine kadar pek çok şeye değiniyorlar. En sonunda da Bruce, Selina’ya evlenme teklifi ediyor ve bitiyor.



Açıkçası yorumlayacak da pek bir şey yok ama deneyeyim. Batman’in korkularını ve motivasyonunu hatırladık. Dövüş sahnelerinin, kötü adamların olmadığı bir sayıydı. Gotham Girl meselesi pek tabii tekrar önümüze çıkacak ama en azından bir sürelik ortadan kalktı diyelim: İyileşti, kahraman olmaya devam etmeye karar verdi, gerekli eğitimleri görecek vesaire…

Asıl ilgilendiğimiz olay ise, Batman’in teklifi. Açıkçası karakterlerin yaşadıkları ilişkileri garipseyen / olmasını istemeyen biri değilim, hatta Batman’in ilişkileri konusunda her daim (özellikle Talia ile karşılaştırınca) Selina’ya destek vermişimdir. Ama niyeyse bu sayıyının sonunu “-.-“ ifadesiyle okudum. Neyse, şimdiden ön yargılı olmak istemiyorum, bakalım Tom King nasıl bir yol izleyecek. Bekleyip görelim, umarım efsane bir iş ortaya çıkar da benim “-.-“ ifademin boş yere olduğunu görürüz. 

Hah, ama bu doldurma sayıları karşılaştıracak olursam, her türlü yirmi üçüncü sayı daha iyiydi derim. Tamam burada da yine Batman’in karakterizasyonu hatırlatılmış ama geçtiğimiz sayı çok başkaydı gerçekten. Önceki yazıyı buraya taşımayayım ama, mizahı ile, panel kullanımı ile, sonundaki “Wayne Draması” ile kalbimi çalan bir sayı olmuştu. Bu sayı maalesef ki, ortalama olmuş.



Ama şu yönünden bir değişim göstermiş: Tom King mutlaka çok çılgın gönderme yapardı. Göndermeler üzerinden anlatacağını anlatırdı. Burada ise tek gönderme “Up, up, and away” idi. Söylemek istediğini çok öz bir şekilde söylemiş Tom King. Batman’in kahraman olmak istemediğini, mutlu biri olmadığını söylemiş ancak bunu bizi sürekli teori ürettirerek değil de, direkt olarak vermiş. Tebrik ediyorum kendisini, biz de burada yazarken canımız çıkıyor yahu (asdfghjkl) Şaka şaka, ama yine de arada böyle okuması kolay sayılar versin bize.

Böyle işte, söyleyeceklerimin sonuna geldim sanıyorum. Batman’i karakter olarak inceleyen bir sayıydı. Ha unutmadan, Gotham Girl gitti gelmeyecek diye bir şey yok arkadaşlar. Neden mi? Beşinci sayıyı unutmayalım derim. 

Puan: 7/10

Sıradaki hikayemiz ise: The War of Jokes and Riddles!

5 Temmuz 2017 Çarşamba

0

Batman #23


Yazarken dinlemekteyim: Haggard - In A Pale Moon's Shadow

The Button’ın ardından tıpkı Rooftops gibi iki geçiş sayısı yayımlandı. Rooftops yayımlandığı sırada Swamp Thing ile ilgili bir sayı yayımlanacağını sanıyorduk, ancak DC sonradan geri çekmişti. Tom King daha sonra yayımlanacağını söylese de bir burukluk yaşamıştım ne yalan söyleyeyim. Swamp Thing ile ilgili bir şeyi gerçekten okumak istemiştim.

Veee Batman #23: The Brave and the Mold ile karşımızda: Swamp Thing!

Her zaman ki gibi küçük bir özetten sonra yazımızın esas bölümüne geçeceğim. İstediğiniz kısma atlayabilirsiniz.

Spoiler Bölgesi:

İlginç bir açılışla karşımızda pek de genç olmayan birini görüyoruz. MY Wild Irish Rose’un şarkı sözlerini söylüyor ancak bitiremeden biri iki kere ateş ediyor. Batman ve Gordon olay yeri incelemesi yapıyor ve orada Swamp Thing beliriyor. Ölen kişinin Alec Holland’ın (a.k.a. Swamp Thing) olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra Swamp Thing, Bruce’a misafir oluyor ve katilin kim olduğunu öğrenmek istediğini görüyoruz. Bunun üzerine Batman Kite Man’i buluyor. Ondan bilgi alıyor ve araştırmalarının devamında Lloyd McGinn’i öldürenin Headhunter olduğu cevabına ulaşıyor. Batman ve Swamp Thing, Headhunter’ı buluyorlar ancak Headhunter ve Swamp Thing’in yüzleşmesi pek de hayırlı olmuyor: Swamp Thing onu oracıkta öldürüyor. Batman de pek tabii onu kullandığı için Swamp Thinge kızıyor ancak iş işten geçmiş oluyor…



Tom King’e bakış açınız nasıldır bilemiyorum, hatta kendiminkini de bilemiyorum. Kimi zaman öve öve bitiremiyorum, kimi zamansa tam tersi oluyor.

The Button’dan sonra direkt olarak War of Jokes and Riddles’a geçmedik ki, iyi de oldu bir bakıma. Böyle geçiş sayılarını faydalı buluyorum ancak okumaya başlarken (tamam kabul ediyorum Rooftops’dan ötürü olabilir) beklentim oldukça aşağılardaydı. Hatta yoktu. Ancak yine de Batman ve Swamp Thing’i bir arada görmek de aynı zamanda çok heyecan verici.

Sayının beklentilerimin tam tersi yönünde iş çıkarttığını söyleyebilirim. Aslında evet; sevdim ben bu sayıyı. Çünkü oldukça uzun zamandır hissedemediğim bir şeyi tekrar hatırladım: Batman’in bir dedektif olduğunu.

Batman’in dedektif yönünün komediyle harmanlanarak verildiği bir sayı olmuş. Hatta bence Tom King, Kite Man’i kullanmak için yer arıyor. Onun haricinde ise Alfred’i ve Batman ve Swamp Thing’in Batmobile sahnesini oldukça sevdim. Evet, bildiğiniz güldüm, itiraf ediyorum.

Bunun haricinde Swamp Thing’in ölüm ve yaşamla ilgili felsefik konuşmalarını da oldukça sevdim. Tom King yine bir nebze düşündürmeye çalışmış bizi - ki Tom King’in Felsefe ve aynı zamanda Sanat Tarihi bölümlerinden mezun olduğunu da hatırlatmam gerek. Yani açıkçası onun bu yönü de hoşuma gidiyor.

The Button’da görmeyi dilediğim ama pek de alamadığım “Wayne Drama”sını burada iki üç panelde almam ise ilginç bir durum. Swamp Thing, Headhunter’ı öldürdükten sonra Batman’in “Benim kim olduğumu sanıyorsun? Ne? Hayır hayır, bitmedi. Bana tekrar açıklamak zorundasın. Bana söylemek zorundasın – Anne ve babamın hayata döndüğünü söyle!” cümleleri aslında tüm sayıyı özetliyordu. İster zaman yolculuğu yapsın, suçluları Arkham’a tekrar tekrar tıksın, Batman her zaman Batman olacak: Travması maalesef ki, onu hiç bırakmayacak.



Değinmek istediğim son bir nokta var: Panel kullanımı. O sinematografik yaklaşım nasıl da yakışmış öyle! Bilirsiniz, hikayede panel kullanımı da aslında çok önemlidir. Panellerin uzun ya da kısa olmasıyla, ya da “ima edilen” panel kullanımıyla; ne bileyim yarım çerçeveli panel kullanımı bile bizim zihnimizde zaman algısını değiştiren bir şey (Bunun hakkında bir şeyler okumak istiyorsanız Scott McCloud’un Understanding Comics’i mutlaka okuyun derim. Tabii sadece panel kullanımı anlatılmıyor Understanding Comics’te – Çizgi romanın mutfağını merak edenler için muhteşem bir kaynak, yani çizgi roman) Konumuza dönecek olursak, buradaki sinematografik yaklaşım belki yeni değil, ancak yine de oldukça başarılı. Sevdim ben.

Bir de –algıda seçicilik yapmıyorsam- Lloyd McGinn’i Alan Moore’a benzetmemin dışında diyalogları da oldukça Alan Moorevari buldum, yani Tom King’in amacı buyduysa iyi bir saygı duruşu olmuş diyebilirim.

Bu arada villain’ımız yine tarihin tozlu sayfalarından gelmekte: Headhunter. Kendisi Batman #487’de (1992) görülmüştü. Bir iki tane de gönderme vardı onları sayayım:

Şöminenin üzerinde gördüğümüz tablo Batman & Robin #10’dan alınmaydı. The Brave and Bold #122’de Swamp Thing görülmüştü. Girişteki sözlerin My Wild Irish Rose’dan alındığını belirtmiştim. 



Bitireyim artık, oldukça düşük beklentiyle okumaya başlamama rağmen tam tersine oldukça hoş bir sayı olmuş. Oldukça başarılı panel kullanımı ve yerinde mizahı ve yerinde felsefesi ile, “olmuş bu.”
Puan: 8/10