29 Haziran 2017 Perşembe

0

Batman & The Flash #21 - 22: The Button



Öncelikle okuma sırası şu şekilde:
  • Batman #21
  • The Flash #21
  • Batman #22
  • The Flash #22
Eveet, artık Batman’i yazmaya devam edebilirim. Ancak şunu belirtmem gerekir ki, aslında The Button’ı yazmayıp direkt #23’den devam edecektim. Daha sonra blogda yazılar arasında boşluk kalmasına gönlüm el vermedi ve yazayım dedim. Crossover’ı yayımlandığı zaman okumuştum – eh takdir edersiniz ki üzerinden epey zaman geçti. Onun için aklımda kalan bir iki duruma değinip yazıyı bitirmeyi planlıyorum. Öyleyse gelsin spoiler bölümü:



Bizim Watchmen’in butonu mevzu bahis malumunuz; bu buton Psycho-Pirate’ın maskesi ile etkileşime giriyor ve Batman de bu durumu Barry’ye haber veriyor. Barry de bir dakika içinde yanında olacağını söylese de Batman bir anda Barry’nin geldiğini sanıyor. Oysa ki gelen kişi, Eobard Thawne’dı. Evet evet, Reverse Flash’ın ta kendisi. Daha sonra Batman, Flash gelene kadar zaman kazanmaya çalışıyor ancak Eobard Thawne, Batman’i oldukça sağlam dövüyor. Derken Eobard Thawne, Watchmen butonunu eline alıyor ve bir anda mavi bir ışık görüyoruz. Eobard Thawne ölüyor, cesedi saniyeler içinde çürürken de “I saw God” diyor.

Bunun üzerine Bruce ve Barry bir zaman yolculuğuna çıkıyor. Bu yolculuk sırasında pek çok gönderme görüyoruz, bu noktada Crisis on Infinite Earths ve Identity Crisis göze çarpıyor. Bu yolculuk sırasında Flashpoint sürerliliğine gidiyoruz. Thomas Wayne’i görüyoruz. Aquaman ve Wonder Woman, Thomas Wayne’i öldürmek için ittifak olmuş. Ancak burada Flashpoint sürerliliği siliniyor, Bruce babasını kurtarmaya çalışsa da babası orada kalıyor ve oğluna Batman olmamasını, bir hayat kurmasını tembihliyor.

Batman ve Flash, Flashpoint sürerliliğinden çıktıktan sonra, akışta Eobard Thawne’ı elinde buton ile görüyorlar. Barry ölümü konusunda onu uyarsa da Eobard Thawne bildiğini okuyor ve aslında ölüme gidiyor. Bu sırada Jay Garrick piyasaya çıkıyor ve bizimkilere yardım ediyor. Tıpkı Wally gibi, kendini hatırlatmaya çalışsa da amacına ulaşamıyor. En azından şimdilik.



Eveet, böylece asıl kısmımıza geliyoruz. Bu crossover’da Watchmen ile ilgili hiçbir şey öğrenemedik. Açıkçası zaten pek bir şey beklemiyordum ancak yine de evrenin kurgusuyla alakalı bir şeyler öğrenebiliriz diye düşünmüştüm ki, öyle olmadı.

Seride ilk göze çarpan aksaklık, Batman’in Reverse Flash’e –neredeyse- hiçbir şey yapmamış olması. Tamam Eobard Thawne’dan bahsediyoruz, kendisinin villainların arasındaki yeri bellidir; oldukça iyi bir karakterizasyonu olan karakter, yapabilecekleri yazarların hayal dünyası ile sınırlı ancak tüm bu söylediklerim Batman için de geçerli. Batman’den bahsediyoruz, kimlere kimlere ayar çekmiş bir karakter, potansiyeli sınırsız; ancak kendi “yuvası”nda tek yapabildiği şey Reverse Flash’in ayağına batarang saplamak olmamalıydı. Demek istediğim şu; Batman kazanmak zorunda değil, ancak yapabileceklerini ben bile hayal edebiliyorken, bu neydi şimdi? Yazılarıma daha önce denk geldiyseniz, öyle her şeye saldırmam. Genel olarak “daha iyisini yazabilecek miydim?” sorusunu sorarım kendime ve bu doğrultuda sevmediğim kısımları da “şu yüzden bana hitap etmedi” diye açıklarım. Ancak ben bile burada oldukça muhteşem bir çekişme potansiyelin heba edildiğini söylüyorum. Halbuki epik sahneler görebilirdik, neyse.

Bununla birlikte Barry ve Bruce’un arasındaki dinamikleri ortaya temiz bir şekilde koyduğunu söyleyebilirim: Neden birbirlerine benzediklerini ve birbirinden neden ayrı şeyleri yansıttıklarını, arkadaşlıklarının diğer karakterlere göre biraz daha empatiye dayandığını ortaya koyuyor. Ha, açıkçası bunlar standart bir DC okuyucusunun, hele hele iki karakterin de takipçisi olan insanların söyleyemeyeceği şeyler değil pek tabii, ama yine de okumak başka bir şey. Yüz kere de okusam keyif alırım ben, çünkü kurguya her daim derinlik katıyor. Derinlik demişken;

ALL HAIL THOMAS WAYNE!!!

O nasıl güzel bir tasvirdi! Ay yerim! Açıkçası Thomas Wayne’in ölü kalması gerektiğine inananlardandım, tıpkı Jason Todd’ın ölü kalması gerektiğine inandığım gibi. Ay cani demeyin hemen açıklıyorum: Bunlar Batman’in psikolojisini, dönüştüğü “şeyi” direkt etkileyen olaylar. Travmaları yani. Travmaları sayesinde yakınlık kurabildiğimiz bir karakterin karşısına geri getirirsen o “şeyler” aynı kalmaz. Yani kurgunun etkisi geçeeer gider… Çizgi romanın doğasında vardır bu: karakterler genellikle ölmez, bir şekilde geri gelir. Ancak bazıları değil. Bazıları öyle kalmalı.

Dolayısıyla olası bir baba ve oğul birleşmesinin, Batman’in psikolojisini etkileyeceğinden korkuyordum. Seride de böyle düşünülmüş olacak ki, son kısımda Bruce’un babasını tekrar kaybetmesi vurgulanmış. Yani karakter konusunda bir noktada daha vurucu bir etki olmuş olabilir.

Ayrıca itiraf edeyim; Eobard Thawne'nın, Bruce’un babasından gelen mektubu yok etmesine bildiğiniz dertlendim, üzüldüm. "Duur yapma" diye haykıracaktım ki, bir çizgi roman kurgusu olduğunu hatırlayıp kendime geldim. Evet, sakinim.

Serideki bir mantıksız durum ise Aquaman ve Wonder Woman’ın ittifak oluşturmasıydı. Maskenin altında kim olursa olsun, Batman’in her daim oldukça güçlü bir karakter olduğunu ve onu durdurmak için en olmayacak karakterleri bile bir araya getirmelerini anlıyorum. Ancak bu Fashpoint’in Aquaman’i ve Wonder Woman’ı için geçerli olabilecek bir durum değil. Hayır FP’de dünyayı yerle bir eden iki karakterin, Thomas Wayne’i indirmek için bir araya gelmesi nedendir? “Sebebi neydi ki?” diye soruyor insan. Altını doldursalardı bir şey demezdim ancak, sırf baba & oğul Batman’leri birlikte savaştırmak için de bu yapılmaz. Yani yapılabilir pek tabii, ancak böyle havada bırakılmaz. Yine heba edilen bir potansiyel görüyorum. Üzülüyorum sonra :/

Ayrıca muhteşem bir Wayne draması okuyabilirdik? Yine beklediğimizi aldık mı? Maaalesef :(




Diğer ilginç bir nokta ise yine sürerlilik. Evet artık Dr. Manhattan olduğu kesin; Watchmen’de Laurie’ye söylediğini birebir buraya aldılar. Yani Dr. Manhattan, Laurie ile konuşurken bizim sürerliliğimizi görüyor olabilir, buna tamamım. Ancak Watchmen sürerliliğini bizim evrene nasıl dahil edecekler, nasıl toparlayacaklar işte bunu çok çoook merak ediyorum. Ya kurgu harikası bir şey olacak ve okurken yerimizde duramayacağız, ya da yine soru işaretleri tamamlanmayacak ve biz kendi zihinlerimizde kurduğumuz evrenle yola devam edeceğiz. Bilemiyorum. Ancak yapılan göndermelerle de Crisis on Infinite Earths’ü ve Identity Crisis’i sürerliliğe kabul edebiliriz bence.

Toparlamadan önce son söyleyeceğim şey ise, finalde Watchmen’in yazılma stilini görmek beni oldukça memnun etti. Kabul ediyorum gönlü çok çabuk çalınan bir okuyucuyum, bir gönderme ya da bir bitirme şekli memnun olmama yetebiliyor asdfghjklş



Yani elimizde şunlar var:

(+) Thomas Wayne’i görmek güzel. Temiz bir ayrılış oldu.

(+) Barry ve Bruce’u bir arada görmek çok keyifli.

(+) Yapılan göndermeler iyi.

(-) Reverse Flash ve Batman’in ele alındığı kısım kötü.

(-) Akıllardaki soru işaretleri hiç gitmedi. Sürerlilik konusuna pek takılan bir insan değilim ancak bunu ciddiyetle bekleyen, her şeyin artık tastamam yerine oturmasını bekleyen insanların beklentisi hâlâ havada.

(-) Göndermeler iyi olsa da kısım kısım eski çizgi romanları okuyormuş gibi bir hava vardı. Dergiler artık yirmi küsuruncu sayılarına geldi, Rebirth başlayalı aşağı yukarı bir yıl oldu. Yeni okuyucular artık aşinadır evrene, her şeyi kutu kutu açıklamaya gerek yok sanırım.


Toparlarsak kendi içinde iyi noktaları olan ancak pek çok potansiyel vadeden noktayı kullanamamış bir crossover olmuş. Daha iyisi olabilir miydi? Kesinlikle. Ancak Watchmen hastası olarak bir insan olarak, yine de beni kazanan bir crossover oldu. Hem, Barry ve Bruce’u bir arada görmek her daim çok keyifli.



Böyle işte.

28 Haziran 2017 Çarşamba

2

We Teach Love



We Teach Love ya da I'll Teach You Love yahut Sarangeul Gareuchyeo Deurimnida (사랑을 가르쳐 드립니다) 2010’da MBC için çekilen, romantik komedi türünde bir TV filmi.

Durun, sakin olun filmi yeni izlemedim (: 2012 yılında bambaşka bir site için yazısını yazmışım We Teach Love'ın. Bugün -tabii bu yazı ne zaman yayınlanır bilemiyorum, şu an bu satırların yazılma tarihi 18.04.2017- o yazıma tamamiyle tesadüfi bir şekilde denk geldim. Varlığını bile unutmuşum. Eee, iki bin on yılından beri Kore konusunda bir şekilde aktiftim, nereye ne yazdım, ne çevirdim hatırlamıyorum bile. Neyse, "bu yazıyı bloga atayım anı olarak kalsın" dedim. Daha sonra da "Yok ya, dur ben bu filmi tekrar izleyip, bloga yeniden yazayım" diye düşündüm. İyi ki de böyle yapmışım, bulunca sevineyim diye yatağın altına para, sigara falan koyan insanım, filmi izleyince ayyynen böyle bir mutluluk hissettim çünkü.

Bilemiyorum bu blogu okuyup da -ilk dönem okuyucularından bahsediyorum gerçi- bu filmi hâlâ izlemeyen kaldı mı ancak ben yine de işim sağlama alayım: Plot Twist severler koşun gelin! Çünkü tam sizlik bir film bu.



Kore’deki çöpçatanlık şirketleri malumunuz, bunu işleyen pek çok yapım da var. Ancak, I’ll Teach You Love; çok naif, çok sıcak bir film.

Lee Jin Yi, alanında epey meşhur olan bu çöpçatanlık şirketlerinden birine başvurur; ünlü danışman Kwon Tae Joon ilk etapta bir kadınla çalışmayı kabul etmese de daha sonra, el mahkum, evet diyecektir. On iki yıldır platonik aşk yaşayan Lee Jin Yi ile çalışmaya başlayacak, bu süre zarfında onunla ilgili fikirleri de değişecektir.

Jin Yi, Kore yapımlarında klasik “evrilen” kadınlardan. Tae Joon, Jin Yi’yi değiştiriyor. Onu kendince (kendince diyorum çünkü erkeklerin hoşlanacağı ya da hoşlanmayacağı kadın mevzusuna girersem buralar hep feminizm olur) hoşlanacağı yönde değiştirir ancak bir şeyin farkında değildir, Jin Yi hoşlandığı kişiye onu tamamiyle olduğu gibi göstermenin peşindedir. Aslında Jin Yi’nin çok çok farklı bir amacı vardır; “ben hep aşkımı içimde yaşadım, benden hoşlanmasa bile beni hatırlasın” düşüncesi var kızcağımızda.

“Eee, ne var ki şimdi? Bunun nesi naif yani?” diyebilirsiniz, demeyin. Size neredeyse hiiiiç spoiler vermedim. 2012’de yazdığım yazıda bodoslama anlatmışım her şeyi. Şimdiyse konuyu bile yarım yamalak anlattım.



Film bir televizyon filmi yani öyle çok büyük beklentiye girmeyin. Büyük bütçelerle hazırlanmış bir film değil ama çok samimi. Neredeyse aşka inanmayan, bunu profesyonelliğe dökmüş; üzerinden para kazanan, haliyle aşkın saflığını neredeyse hiç benimsememiş birinden bahsediyoruz. Diğer yanda da birini on iki yıl karşılıksız sevebilecek bir bünye var. Bu ikilinin geçirdiği zaman dilimi, değişimleri çok çok güzel. Karakter derinliği pek yok ancak olmasına da gerek yok, çünkü her şey çok öz bir şekilde verilmiş. Fazlasını aramıyorsunuz yani, film söyleyeceğini söyleyip gitmiş resmen. Velhasıl kelam, izleyin gençler. Sürprizli son severler mutlaka baksın. Tamam, tahmin edilemez değil ancak yine de güzel.

Yazının bundan sonra ki kısmı spoiler ateş etmektedir. Benden söylemesi. Okumaya devam edecekler bunu bilsin de okumaya devam etsin.



Tae Joon çok tatlış değil mi ya? Hani beeyle “Karizmatik erkek, severiz” klasmanında olanlardan. Böyle bir çok bilmişlik (Senin zevkine *küfür* Hatcik asdfghjkl) efendime söyleyeyim, bir kendine güven, severiz ;) Olur yani ;) Bana teklif etse hayır dememasdfghjklşi Ve içimdeki fangirl dışarı çıkarak erkeği metalaştırdı.

Ha, şimdi ironiyi anlamayan arkadaşlar için belirteyim; metalaştırmanın her türlüsüne karşıyız efem, erkek / kız olsun hiiiç fark etmez.

He ne diyordum, Tae Joon; sevdiğim bir karakter oldu. Böyle bir içim burkuldu, hele o –çok klişe- palyaço sahnesinde nasıl üzüldüm nasıl üzüldüm; “Kıııız gel ben seni severim” demiştim yılar önce, yine dedim. Yazık ya, üzülüyorum olm ben böyle şeylere.

Filmin plot twist kısmı, Tae Joon’un “avlamaya çalışırken avlanması” olayı değildi. Lee Jin Yi’nin ameliyat olup, beyninden tümör alındığı için hatırlamayacak olması kısmıydı. Ne yalan söyleyeyim, orada da bir iç burktu. Yani düşünsene on iki yıl sevmişsin ve bunu hatırlamıyorsun. On iki yıl bir insan için ağlayıp gülmüşsün, sadece varlığıyla mutlu olmuşsun, sadece görmen yetmiş ama sen bunu hatırlamayacaksın. “Eee unutmak ne güzel işte” demeyin, tam tersi. Hiçbir şey olmadan sevebilecek kadar güzel bir insan olmayı unutmamalı insan. Böyle harika bir insan olunabiliyorsa, kesinlikle bunu bilmek yani hatırlamak gerek.

Neyse ki mutlu sonla bitti. Severiz mutlu sonları.



Böyle sevgiler de bir tek filmlerde olur zaten.



19 Haziran 2017 Pazartesi

2

Dizi Önerisi: Younger

Hikaruivy ile frekanslarımız o kadar uyuşuyor ki, artık önerdiği her şeye bodoslama atlıyorum. Bugüne kadar da bu önerilere uyduğuma hiç pişman olmadım. <3<3<3



Younger da Hikaru'nun şu yazısından (tıktık) sonra izlemeye başladığım bir dizi, ancak hiç yabancı değilim kendisine. Çünkü Sex and the City tandanslı bir dizi kendisi. Ben de bu janrdaki pek çok yapımı izledim açıkçası. O yüzden Younger'a başlamakta hiç tereddüt etmedim.

Konusu şöyle: Liza, iyi bir üniversiteden mezun olmuş; yayıncılık hayatına hızlı bir giriş yapmıştır. Ancak evlenip, çocuğu olduktan sonra çalışmayı bırakmıştır. Gelin görün ki, kırk yaşına geldiğinde kocası tarafından aldatılır Liza. Bu doğrultuda evliliği biter ve yine kocası yüzünden para sıkıntısı çeker. Liza iş aramaya başlasa da kaldığı yerden devam edemeyecektir. Yaşı yüzünden bir türlü işe giremeyecektir. Bunun üzerine arkadaşı ona 26 yaşında gibi davranmasını tavsiye eder. Liza kıyafetlerini, saçını, tavırlarını ve kimliğini değiştirir. 26 yaşında, Hindistan'da gönüllü çalışan ve iş dünyasına dönen birini iş dünyası kabul edecektir. Böylece Liza, yayın dünyasına büyük bir yalanla geri döner.



Sex and the City tandanslı demem boşuna değil; yapımcılığını ve yazarlığını Darren Star yapıyor. Kendisi Sex and the City'nin de proje tasarımcısıydı. Yani bu konuda epey deneyimli kendisi.

Dizi tabii ki Liza üzerinden gitse de, oldukça iyi karakterleri var; lezbiyen en yakın arkadaş Maggie, yirmili yaşlarına tapan iş arkadaşı Kelsey, Kelsey'nin şu an ismini hatırlayamadığım ilginç arkadaşı, yer yer tuhaf olan ancak sevimli patron Diana, olgun ve yakışıklı bir diğer patron Charles, dövme sanatçısı ve yine oldukça yakışıklı olan -Liza'nın sevgilisi olacak- Josh.


Dizinin en sevdiğim yönü, bir bölümün yirmi dakika olması. Zaten çıtır çerezlik bir dizi, yani bu yapımdan böyle hayat sorgulamaları, efendime söyleyeyim toplum eleştirileri, fikir propagandaları filan beklemeyin. Yemeğinizi yerken, işten geldiğinizde açıp bakacağınız, eğlenceli ancak yormayan dizi türünde kendisi.Yakışıklı erkekler, güzel kızlar, yayıncılık hayatı, New York manzaraları, güzel kıyafetler var. Ki kendisini bu yüzden sevdim, yirmi dakikada vereceğini veriyor ve bitiyor.

Tabii dizinin eksik yönleri yok mu? Var. Mesela bazı kısımlar oldukça zorlama oluyor, ancak önceki paragrafta dediğim gibi bu "iyi vakit geçirten" dizilerden. Fazlasını beklememek lazım ^-^

Bir kıyaslama yapacak olursam: Gossip Girl gibi cıvık değil, Sex and the City gibi -henüz- ilişki odaklı değil, The Carrie Diaries gibi üstün körü değil, The Devil Wears Prada gibi de kariyer odaklı değil. Evet böyle bir harman işte, her şeyden biraz var ve biraz yok.

Hilary Duff'ın aydınlatıcısını merak ediyorsam amacına ulaşmış bence asdfghjklşi


Söylemeden duramadım, 3. sezonun sonuna geldim ben. Yani:

JOSH! :O :O :O Üzüldüm çocuğa bildiğiniz :(

7 Haziran 2017 Çarşamba

2

Wonder Woman: Bir Amazon Meselesi



“Please take my hand. I give it to you as a gesture of friendship and love, and of faith freely given. I give you my hand and welcome you into my dream. Please” -Wonder Woman  #167

Konumuz malum; Wonder Woman. Öncelikle yazının gidişatını söyleyeyim, öncelikle blogumdaki diğer film yazıları gibi genel olarak birkaç şey söyledikten sonra çizgi romana paralel mi konusuna gireceğiz. Daha sonra toparlayacağım ve herkes evlerine dağılacak. Yazının hangi kısmını okumak size kalmış. Ve buraların oldukça fazla miktarda spoiler barındırdığını söylememe bile gerek yok bence. Filmiz izlemediyseniz okumanızı önermem. Öyleyse başlıyorum dın dın dııınnn!

Filme çıktığı gün git gittim ben, ancak –migren atağımdan dolayı- 23.15 seansına gidebildim. Zaten Meydan’da alt yazılı iki seans vardı yamulmuyorsam; biri gündüz –ki o saatte gitseydim bile yer bulabileceğimi sanmıyorum- diğeri de benim gittiğim seanstı işte. Açıkçası ben o saatte, alt yazılı da olmasından mütevellit, pek kalabalık olacağını düşünmüyordum. Çok yanılmışım, beklemediğim bir şekilde doluydu salon. Tabii Batman v Superman gibi tıklım tıkış değildi ancak dediğim gibi beklentimin üzerindeydi. Aferin gençler, böyle filmleri sinemada izlemek gerek. Ayrıca gerekli yerleri de esefle kınıyorum alt yazılı seansını bu kadar kısıtlı tuttukları için. Bir de yanımdaki her halta kahkaha atan ergenler olmasaydı daha da iyi izlerdim. Seks göndermesine kahkaha atan insan kaldı mı yahu? Kalmış işte.



Şimdi gerçekten konumuza giriyorum. Wonder Woman’ı nasıl bilirsiniz? Hani meşhur “Trinity”nin parçası olsa da bu zamana kadar üzerine gerektiği gibi yoğunlaşılmamış kahramanımız. Themyscira’da dünyaya gelen tek çocuk; Themyscira’nın Prensesi: Diana.

İşte filmimiz tam da bu kadını konu alıyor, Themyscira’nın Prensesi’ni tanıyoruz. Diana’nın köken hikâyesini öğreniyoruz, Paradise Island’dan çıkışını ve kendini bulmasına tanıklık ediyoruz. Diana’nın çocukluğundan beri Themyscira’da geçirdiği günleri, yetiştirilme tarzını, Amazon’ların kökenini öğreniyoruz ve bir gün I. Dünya Savaşı sıralarında Steve Trevor’ın Cennet Adası’na düşmesiyle esas hikâyemiz başlıyor. Diana bu denli büyük bir savaşa bir tek Ares’in (evet, savaş tanrısı olan) sebep olabileceğini savunuyor ve Man’s World diye tabir edilen bizim dünyamıza, Ares’i durdurmak için açılıyor.



Filmin ilk yarısının çok çok çooook iyi olduğunu söylemek zorundayım. Themyscira’nın tasviri muhteşem olmuş. Tüm savaşçı Amazon’ları, barış yanlısı olsalar da adanın her yerinde yapılan talimler, tüm o bakış açıları; müthişti ya müthiş! Özellikle burada Diana’nın karakterizasyonunu sevdim, annesi tüm o “eğitim”den uzak tutmaya çalışması ancak Diana’nın yine de bir savaşçı olmak için ısrarı, motivasyonunun verilmesini gayet yerinde buldum. Amazon’lara öğretilenlerin Diana’da sadece bir “öğreti” olarak kalmaması, görev bilincinde sonuna kadar gitmesi ve bu doğrultuda Themyscira’ya –belki de- dönemeyecek olmasına rağmen geri adım atmaması, Diana’nın profilini çok iyi yansıtmış. Çünkü bizim bildiğimiz Wonder Woman savaşmaktan asla geri durmaz.

Ben en çok Themyscira sahnelerine hayran olsam da, Diana’nın no man’s land ilan edilen yerde “eeeh, yeter be” deyip kendini artık tutamadığı sahneye de bayıldım. Bu gerçekten de Diana’dan beklenilen bir hareket J Yine bizim dünyamızda yaşadığı şaşkınlıklarını, gördüğü şeyleri, -her ne kadar kitaplarda okumuş olsa da onu yaşamak farklı bir durum sonuçta- izlemeyi çok keyifli buldum. Kar yağışı, dondurma, bebek bu doğrultuda çok hoş detaylardı. Pek tabii kıyafetler de. Zırhları zaten biliyorduk da, kıııız, kıyafetler ne güzeldi öyle?



Dönem demişken yine yapılan göndermelere (kadınların oy hakkı meselesi vs) bayıldım. Zaten Lunderdoff gerçekte de olan bir generaldi, filme aktarmak oldukça mantıklı olmuş. Savaşın yine önemli insanlarından birinin Dr. Maru olması da tabii ki kaçınılmaz ama hoş bir noktaydı. Savaşı bitirmek için Savaş Tanrı’sını arayan bir kadın ve savaşın seyrini değiştirebilecek çalışmalar yapan başka bir kadın; oldukça şık bir detay.

Ares’in “Sir Patrick” kimliğinde dolaşması da ayrı bir noktaydı. Malumunuz, Aziz Patrick’e bir gönderme olduğunu düşünüyorum ancak çok da teori kasmayacağım bu konuda. Gözüme öyle çaptı açıkçası bir gönderme yahut bir eleştiri olduğuna da emin değilim.

Diana’nın hümanist yanı oldukça iyi konmuş ortaya. Belki izleyen mizantropist arkadaşlar, Diana’nın bu kadar saf bir şekilde hümanist yansıtılmasına kızmış olabilir ancak ben çok beğendim. İnsanın hümanist doğmadığını ancak sıkı bir eğitimden geçmiş bireyin yolunun hümanizmden geçtiği mesajını tartışabilir miyiz burada? Eh pek tabii pek çok mesaj tartışılabilir ancak yazının bu kısmını artık pek de uzatmaya niyetim yok ^^ Diana’nın “inancı”ndan vazgeçmemesi, o saflığı; aradığımız, olması gereken kahraman özelliklerini oldukça doğal bir şekilde aktardıklarını düşünüyorum.



Şimdi “çizgi romana paralel mi?” sorusu pek de yeterli bir soru değil. “Hangi çizgi romana paralel veya değil?” sorusu daha yerinde olacaktır. Themyscira ve Wonder Woman deyince aklıma gelen şeyler belli benim: Tarihte erkekler tarafından öldürülen kadınların Themyscira’da toplanmış olması ve yine ilk öldürülen kadın olan Kraliçe Hippolyta’nın doğmamış bebeğine duyduğu özlemle kilden bir çocuk yapması ve bu bebeğe –Diana işte bildiğimiz- Zeus tarafından can verilmesidir. Orijinal köken hikayesini kabul ediyorum yani ben.

Ancak New52 ile bu köken değiştirildi biliyorsunuz. Diana Zeus’un çocuklarından biri olarak geçiyor ve Hippolyta bunu ona söylememek için kil hikayesini anlatıyor. Daha sonra Diana bunu öğrenince Ada’dan gidiyor, Hippolyta ise Hera ile karşılaşıyordu. Neyse, daha fazla detaya girmeyeyim.

Açıkçası ben hiçbir zaman bu köken hikayesini kabul edemedim, -hele Amazonların denizcileri damızlık olarak kullandıktan sonra onları öldürmeleri ve erkek çocuklarını kabullenmemeleri benim zihnimde WW evreninde oturtabileceğim şeyler değildi- ancak yine de bu hamleyi başarılı bulmuştum. Özellikle Zeus’un kızı olmasıyla yaratılan yeni “tanrı” imajı ve seriye Sandman’vari bir hava katılmasıyla okuması –yukarıda saydıklarımı saymazsam- oldukça keyifli bir hâl almıştı.



Themyscira’nın kökeni ne New52 kökeni, ne de bizim aşina olduğumuz köken; konunun Ares’e bağlanması için değiştirilmiş. Açıkçası ben öldürülen kadınların toplandığı köken hikâyesini hiçbir şeye değişmem – bu yüzden de eski hâlinin kullanılmasını daha çok severdim. Ancak kurguyu böyle bağladıkları için, pek de bir şey diyemiyorum.

Diana ise New52’deki gibi Zeus’un kızı; Hippolyta çizgi romandaki gibi bunu ondan saklıyor, ancak kalan kısım ise bizim Steve Trevor ile aşina olduğumuz gibi. Dolayısıyla eski – yeni karışımı olmuş. Oldukça mantıklı çünkü Diana’nın daha güçlü görülmesi açısından bir Tanrı’nın kızı olması her daim daha fazla tutar. New52’de Diana’yı Antiope değil, War (yani Ares işte) eğitiyordu. Açıkçası bunu değiştirip Antiope yapmaları hoşuma gitti benim.

Yani, eski Wonder Woman çizgi romanları ile yeni hikayelerin karması bir film var karşımızda diyebiliriz.

Aaa, unutmadan! Diana’nın sivilleşmeye çalıştığı sırada gözlük takması oldukça klişe ama çok hoş bir detaydı! Çizgi roman okurları klişeyi sever efem; çizgi romanla ilgisi olmayan insanlara büyük ihtimalle çok sıkıcı gelse de of kors ay layk it! ^^

Tabii 226 elbise ile yapılan bir gönderme de gözlerden kaçmadı: 1987 – 2006 yıllar arası yayımlanan Wonder Woman serisi #226’da son bulmuştu. Bir de dondurma göndermesi vardı ki, epey sırıttırdı beni: Geoff Johns’un yazdığı Justice League (2011) #3’de geçiyordu bu sahne. Ben sırıttım valla.



Değinmek istediğim bir nokta daha var; bir orijin filminin DC film evreninin “son şansı” olduğu gibi bir misyon yüklenmesi. He bir de filmin en iyi DCEU filmi olduğunun iddiası.

Hakiki bir çizgi roman okuyucusunu (olduğumu iddia etmiyorum – daha okunacak tonlarca şey var^^) tatmin etmek zordur. Özellikle en ilginç şeyleri bile merak etmeye başlıyorsunuz bir yerden sonra, mesela “Diana’nın ismi neden Diana?” gibi bir noktaya takılabiliyorsunuz. (çünkü Steve Trevor’ın annesi a.k.a Diana Trevor a.k.a Diana Rockwell) Evet, oldukça zordur çünkü çizgi roman okuyucusu hem edebi olarak hem de görsel olarak beslenir zaten; bu yüzden her türlü uyarlamaya kötü bir şey bulabilir (çoğu zaman kendince haklıdır da), zamanla karakterin kökenine sadık kalması yetmeyebilir ona, çünkü o “sequential art” denen en temel terimi filmlerde arayabilir, hatta büyük ihtimalle bunu yaparken farkında olmaz. Ama filmler de temelde ardışık sanat kavramına uysa da, yıllarını çizgi roman dünyasına vermiş insanlar “panel”in yarattığı etkiyi filmlerde görmek istiyor gibi geliyor artık bana. Bu yüzden Batman v Superman bazılarımıza –well, hi!- bir şaheser gibi gelse de diğerlerine “bu neydi be şimdi?” tepkisini verdirebiliyor.

Bu doğrultuda Batman v Superman –şu anlık- benim en sevdiğim DC filmi. Verdiği o paneller arasında dolaşıyormuşum hissine bayılıyorum ben. Ancak Wonder Woman’ın böyle bir misyonu yok. Hatta tam tersine hedef kitlesi pek de çizgi roman okumayanlar; dolayısıyla potansiyel yeni çizgi roman okurları. Haliyle aslında beklenmesi gereken tek şeyin Diana’nın orijini iyi anlatıp anlatmadığı olmalıydı, ki ben de hem eski hem de yeni okuyucuya yönelik iyi bir köken filmi görüyorum.

Bunlar dışında yukarıda bahsettiğim gibi, DCEU’nun son şansıymış gibi yaftalamalar –üzgünüm ki- bana boş muhabbet gibi geliyor. Orijin filmi bu, karakter tanıtılır, sevilirse üstüne gidilir sevilmezse başka bir yerde imajı tekrar yaratılır ve ya o da yapılmaz. Yani koskocaman evreni asla ama asla tek filme bağlayamayız. “En iyi film” mevzusu da kişiden kişiye değişir; yukarıda da söylediğim benim en sevdiğim Batman v Superman ancak bu başkasına göre Man of Steel de olabilir. Kişinin filmden beklentisine göre değişir yani bu durum.



Toparlayacak olursam artık, Warner Bros. yapılmayan bir şeyi yaptı, (korkmayın burada feminizm manifestosu yazacak değilim^^) kadın bir kahramana yöneldi. Üstelik bunu, sadece bunun arkasına sığınarak üstünkörü bir şekilde yapmadı. Bize iyi bir hikayeyi, iyi bir kurgu ve iyi bir yönetmenlikle verdi, bundan da öte filmin verdiği pek çok mesaj daha şimdiden pek çok kişiye ilham vermiş durumda (hayır gizli romantik falan değilim). Üstelik verdiği mesajları “aha buradayım ben, komple baştan aşağı mesajım, fikir filmiyim abi ben” diyerek yapmadı, iyi bir şekilde harmanlayarak verdi bize.

Şu an yazıyı buraya kadar okuduysanız, tebrikler bin dört yüz küsur kelimelik bir yazıyı okudunuz. Pek tabii filmin kötü yanları vardı, bir bin dört yüz küsur kelimeden fazla da kötülemek için sarf edilebilir. Ama açıkçası hiç canım istemiyor. Wonder Woman gibi bir karakteri beyaz perdede görebildiğim için mutluyum. Tabii ki her zaman daha iyisi yapılabilir. Her zaman çıkılacak bir üst seviye vardır. Umut ediyorum ki, o üst seviyeye de çıkarız da bu filmi kötüleriz. Evet, umarım o günleri de görürüz ^^


Öbür türlü 2011’de yapılmaya çalışılan projemsiyi beklediğimiz günleri hatırlıyorum. Aman iyi ki iptal oldu o iş, epeyce kötü olacaktı çünkü.



Edit: Eşekliğimden okuma listesi eklememişim. Bir kaç kişi nereden başlayalım, okuma sırası nedir diye sorunca ekleyeyim dedim: http://www.cizgikafe.com/1995/03/wonder-woman-okuma-rehberi.html