27 Nisan 2017 Perşembe

0

Buraya Bir Şeylerin Dayanılmaz Hafifliği ile İlgili Başlık Gelecek



Arada geliyorlar bana. Keçileri falan kaçıracağımdan korkuyorum, genetiğim de müsait yani. Olur mu olur. Onun için çok da “şey yapmadan” mevcut durumdan uzaklaşmaya çalışıyorum. Ay ne iğrenç anlamsız b*ktan bir giriş oldu allahım yarebbim, neyse baştan alalım. bııızzzt!

Geçenlerde Batman R.I.P’i baştan okuyorum; ay yine olmadı ben tekrar başlayayım.

Benim çok pis bir huyum var, hatta bir entaride yazmıştım onu buraya kopyalayayım:

İzlediği filmi tekrar izleyen insan
“bazı insanlar için takıntıdır. mesela ben. yeni bir filmi izlemeye niyetlendiysem, önce çok sevdiğim 3 - 4 filmi elden geçiririm. bir de film - dizi ağırlıklı blog tutuyorum. yeni bir film yazısı yazabilmek için ne kadar vakit geçirdiğimi siz düşünün^^”

Heh benim böyle ilginç takıntılarım vardır. Bu çizgi roman okurken de -tam olarak böyle olmasa da- geçerli. Durup durup çok sevdiğim çizgi romanları okumak, yeni bir şeyler keşfetmekten, okumaktan -daha kolaydan ziyade- daha çekici gelir. Yine böyle bir dönemdeydim, No Man’s Land’i okudum. Sonra da üstüne Batman R.I.P atayım dedim. Neyse, güzel güzel okuyorum ediyorum derken böyle bir fenalık geldi bana.

Ha peşin peşin söyleyeyim, durumun Grant Morrison’la hiçbir alakası yok, hatta gerekli / gereksiz pek çok ortamda savunmuşumdur kendisini; severiz sayarız.

Neyse, böyle bir boşluk duygusu, böyle bir “lan ne yapıyorum ben” hissiyatı; efendime söyleyeyim bir zaman akıp gidiyormuş da ben geriden takip ediyormuşum duygusu hasıl oldu.

Lüzumsuz sayıda çizgi roman okuyan herkesin başına gelir sanırım bu durum. Çünkü iş, size keyif veren bir aktiviteyi, bir hobiyi gerçekleştirmekten daha farklı bir duruma dönüşebiliyor. Mesela kötü olduğu bilinen bir eseri bile sırf “e ama DC / Marvel külliyatında var, okumasam olmaz” mantalitesiyle okuyabiliyorsunuz, yahut bir süre sonra, -daha temelde- iyiyi / kötüyü seçip okumaktan ziyade, bir “açlıkla” okunuyor / biriktiriliyorsa bu çizgi romanlar; zannediyorum ki “ya ben ne yapıyorum” düşüncesi bir yerde su yüzüne çıkıyor. (He ben biriktirme konusunda henüz o kadar manyaklaşmadım)

Böyleyken böyle, ben de bir süre çizgi roman okumayayım dedim. Bunu şeye benzetebilirim, çok fazla parfüm koklayan birinin, bir yerden sonra koku almaması gibi örnekseyebilirim. Bakın bir migren hastası bu durumu böyle betimliyorsa, ciddi anlamda bir sıkıntıdan bahsediyordur. Bir süre bırakayım da “tat alma duyularım” tekrar bir aktive olsun dedim.

Yahu sonra fark ettim ki, benim sıkıntım çok başka. Daha derinlerde bir şeyden bunalmışım ben; hayatımın hep aynı döngüde olmasından sıkılmışım. Hep aynı insanlar, hep aynı eylemler, aynı, aynı, aynı…

Ciddiyim, 2014 yılından bu yana –ki mezun olmama tekabül eden yıldır- hayatımda hiçbir şey değişmedi. Nesnel anlamda söylüyorum ve söylüyorlar bunu. Ama yazık ki ben değiştim, sıkıntı da buradan kaynaklanıyor. Hımmm bunu da örnekseyeyim o zaman, farklı ürünlerle aynı kek tarifini uygulamak gibi, görüntüyü tutturuyorum ama ben eski tadı istiyorum, ancak eski malzemeleri bulmamsa artık mümkün değil…

Hele son bir yılda hayatım hiç değişmedi ama ben gözle görülür bir şekilde değiştim. Hem fiziksel, hem ruhsal. Geçen yıl benim için sıkıntılı bir süreçten geçtiğim için altı kilo verdim mesela -1.78 insanın 52 kilodan 46 kiloya düşmesi pek de hoş değildi-, sanki 2010 – 2014 dönemine geri dönebilecekmişim gibi saçlarımı kestirdim falan falan falan…

Eee bunları niye anlatıyorum yani şimdi değil mi? Bundan bir çıkarımım oldu tabii ki. Bir süre önce değişim hakkında yazmıştım. Değişmek şart, değişim bir parçamız. Belki her gün büyümüyoruz ancak her gün yaş alıyoruz, “ah eski arkadaşlıklar, sohbetler, ne güzeldi” diye nostalji yapmamız da buradan geliyor belki de, içten değişiyoruz ya, o değişime ayak uydurmamız gerek. Yoksa değişime ayak uyduramadığımız her an o “zamana ayak uyduramama” ya da “bir şeyler kaçıyor”muş hissi bir anda bir yerlerden pırtlayıverecek. Her ne kadar “ya ben değişmek istemiyorum bana ne yaaaağ, hayatım böyle güzel benim” diye bir çocuk gibi zırladıysam da, bir noktadan sonra buna direnmeye çalışmak, intihar etmeye çalışmak gibiydi. “Ölmezsen o sıkıntı” derler ya, “değişmezsen o sıkıntı”.

Böyle işte; bir döngü teklemesine kapılmış bulundum ben de geçenlerde, neyse ki teşhisi hemen koydum. Bir şey izleyecek / okuyacakken, önceden sevdiğim şeyleri tekrar etmem de işte bu yüzdenmiş, hayatımdaki hareketin mutlak değerinin sıfır olmasını istememdenmiş. Ancak fark ettim ki, insanın hayatındaki güzel insanlarla beraber yol alması da ayrı güzel. Onlar gitmesin de, gerisi çok da önemli değil…

Öyle işte, bir mezuniyet nelere kadirmiş. Az kalsın veletliğimden beri sürdürdüğüm mis gibi hobimden –çizgi roman okumaktan bahsediyorum- olacaktım.

Yine kafanızı patlattım, bir daha ki “ilginç düşünmeli” yazımda görüşürüz diyeyim.

Ha öbür ihtimal mi? Renkli bir kostüm giyip sokaklarda kahramanlık yapmam ve kendi kendime konuşmamla sonuçlanabilir. Şaka şaka - arada bir kendime Zur-En-Arrh deyip, cıvatalar sağlam mı diye kontrol ediyorum. Henüz bir sıkıntı yok!(?)



17 Nisan 2017 Pazartesi

0

Me Before You


Sadece denk gelerek izledim filmi, öncesinde konusunu, oyuncularını hiçbir şeyi bilmiyordum. Neyse ki, iyi filme denk gelme yönüm iyidir, bu da şansıma güzel çıkanlardan ^-^ İşte evrendeki bütün şanslarımı film izlerken harcıyorum, sonra ortalıkta "ya benim hiçbir işim neden yolunda gitmiyor" diye zırlıyorum. Tamam zırlamıyorum, daha çok kendimle dalga geçme evresindeyim ^-^

2016 yılında çıkan film bir roman uyarlaması. IMDb puanı da (şu an için): 7.4
Konusu ise şöyle: Lou Clark garson olarak çalışmaktadır ancak işten çıkarılmıştır. Bunun üzerine yeni bir iş aramaya girer ve bulur, felçli olan birine bakıcılık yapacaktır. Bakacağı kişiyi yaşlı biri olarak düşünürken ters köşe olur. Will Treynor, bir motor kazasında felç kalmıştır. Başlarda oldukça huysuz davranmaktadır Will. Ancak zamanla iletişimleri değişecek, bu süreçte Lou Clark, kendini bulacaktır.



Konunun klişe olduğunun farkındayım, karakterler ilginç değil. İşleyiş ilginç değil. Ancak ilginç bir şekilde klişeleşmiyor, bunun da ötesinde bayağılaşmıyor. Hatta şöyle söyleyeyim, klasik olan olsun ve Will o sandalyeden kalksın diye çok bekledim. Ancak öyle olmadı.

Hatta uyarayım ki, sonu mutlu biten filmlerden değil. 

Will aşkı bulsa da kafasına koyduğunu yapmaktan vazgeçmiyor. Hiçbir şey onu "sonundan" geri koyamıyor. Bu doğrultuda Clark üzülüyor, acı çekiyor ancak bu da onun evrilmesine giden yol. Bunları da gerçekten yaşamalıydı. Böylece ne yapmak istediğine karar verecek daha da önemlisi çok sağlam bir hayat tecrübesiyle yoluna devam edecektir.

Tabii filmin eleştirilecek yönü de çok, Clark'ın yedi yıllık sevgilisine yapılan hiiç etik değildi ancak, bu Will ve Clark'ın hikayesi olduğundan diğer karakterlerin bir önemi, derinliği yok. Bu da eleştireceğim  noktayı daha da çok arttırıyor, neden sadece Will ve Clark?



Durum hikayesinden çok olay hikayesine yakın bir film. Bu doğrultuda karakterlerimiz hakkında çok fazla bir şey öğrenemiyoruz, önceki hayatları hakkında pek bir şey verilmiyor. Ciddiyim, "Will çok yakışıklıydı, yaşamayı severdi işte ama elim kaza :///" ve "Clark, hayat dolu genç kızımız, Will'i hayata bağlamaya çalışacak, çok fakir ama modaya meraklı"dan öteye gitmemiş. Ha bir de olmazsa olmazımız, evlenen eski sevgili var. Yani ben de derin psikolojik tahliller yapın demiyorum ancak protagonistlerin üzerine biraz daha gidilmeliydi bence. Canımız, ciğerimiz Will'i biraz daha tanısaydık fena olmazdı bence?

Bununla birlikte İngiltere kırsalının muhteşem manzaraları için bile izlenir. Ayol ne güzel yerde yaşıyorsunuz ya <3 Filmin pastel - soft renklerine bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. (Ancak Clark'ın kaşlarını az biraz inceltseydiniz fena olmazdı sanki?)

Toparlayacak olursam, klişe ama bayağı olmayan, bir fikri olan ama bunu gözümüze gözümüze sokmayan "çıtır çerezlik" bir film olmuştur. Kendilerini sevdim ancak tekrar izler miyim? Pek sanmıyorum. İzleyin ama, muhteşem manzaralar var, pişman olmazsınız ^-^ 

9 Nisan 2017 Pazar

1

Batman #16 - 20: I am Bane



Yayınlandığı Tarih: 01.02.2017 - 05.04.2017
İçerdiği Sayılar: Batman #16 - 20
Hikaye: I am Bane
Yazar:Tom King
Çizer: David Finch
Yayıncı: DC Comics

Bane'i I am Suicide'da görmüştük. Sağolsun Tom King psikolojik göndermelerden gönderme beğendirmiş, Freud denizinde yüzdürmüştü. Daha sonra I am Bane'e geçilmedi, iki sayılık bir geçiş hikâyesi yayınlandı, burada da Catwoman'ın cinayetlerinin arka planını öğrenmiştik. Şimdi odak noktası, Bane'de! Yarasayı Kıran Adam olmak kolay değil tabii, öyle bir arc yeterli gelmiyor. Psycho-Pirate ile kendini "temizlediğine" inanan Bane, bu sefer de Batman'in oluşturduğu timden, Catwoman tarafından kırıldı. Hem ruhani hem de fiziksel olarak kırılan Bane, Venom'a geri döndü ve de Batman'in peşinde.

Hikayeyi okuyanlar bu kısmı atlayabilir.


Spoiler Bölgesi

Psycho-Pirate, Arkham Asylum'da tutuluyor. Bane oldukça yaklaşmış durumda, Arkham'a adam sokabilmiş. Durumun ciddiyetinde olan Bruce, Yarasa Ailesi'ni topluyor. Onlara Bane'in Gotham'a geldiğini söylüyor. Ancak Claire'ın iyileşebilmesi için beş güne, yani beş seansa ihtiyacı var. Bruce, bizimkilere bu işten uzak durmalarını söylüyor ve o gece Claire'ı Arkham'a götürmek için kızı Batcave'e indiriyor ki ne görsün: Damian, Dick ve Jason asılmış. Üzerlerinde de "I am Bane" yazıyor hem de.

Tabii ki ölmemişler, Batman üçünü alıp, Fortress of Solitude'a götürüp uyur vaziyette Superman'e emanet ediyor. İkinci günde Alfred, Jeremiah Arkham'ın kılığına girerek, Claire'ı içeri sokuyor ve ikinci seans da gerçekleşiyor. Bu arada yıkık yetimhanenin orada, kılık değiştirmiş Selina'yı ve Bane'in yaveri Bird'ü görüyoruz. Selina'yı vuruyor. Bane'in timi Gordon ve Thomas Duke'u da esir alıyor. Derkeen, Bane de Batman'e gözüküyor.

Psycho-Pirate'a karşı, Selina'yı, Tiger'ı Gordon'u ve Duke'u teklif ediyor. Batman tabii ki reddediyor ve ikisinin köken hikayelerinin bir nevi karşılaştırmasını görüyoruz. Sonra savaşmaya başlıyorlar, Batman yenilmiş gibi yaparken aslında Selina'ya zaman kazandırıyormuş, bizimkileri salmış; Bird'ü, Zombie'yi Trogg'u tersten asıp üzerine de "I am Cat" yazmış çılgın kadın. (asdsdfghjkl) Bane de Arkham'a yol alıyor tabii.

Bane'i Maximillian Zeus karşılıyor. Bane Batman'e ulaşana kadar bir villain ordusuyla karşılaşıyor, Batman eğer Bane'i canlı getirirlerse onlara güzel şeyler vadetmiş. Alfred de Bruce'a köpürüyor, aklın yerinde mi sen diye. Ancak Bane yaklaşıyor, ve Batman'e ulaşıyor. Biz de son sayıya gidiyoruz.

Bane ve Batman'in final karşılaşması gerçekleşiyor, Bane Batman'e, onu bunun son olduğunu söylüyor. Batman de "Yıllar her gece bunu duyuyorum." diyor. Bane de "ama ölmedin çünkü seni kurtardılar değil mi?" diyor. Sonra işte tehditler geliyor, işte "senden sonra uşağını, polisi, Robin'lerini öldüreceğim"ler filan. Batman bayağı haşat olsa da "Ama unutuyorsun, Ben Batman'im" diyerek kalkıyor ve zaferi kazanan oluyor. Tabii bunlar olurken Batman'in bir anlamda ne olduğunun sorgulanmasını görüyor, I am Gotham hikayesine, Bruce'un ailesinin öldüğü geceye dönüyoruz.


Değerlendirme

Tom King Batman'ini sevenler ve sevmeyenler olarak ikiye ayrıldık resmen. Yer yer eleştirsem de ben seven taraftayım. Tom King neyi ne kadar vereceğini bilen bir yazar, yeri geldiğinde tam olarak fanboylara / fangirllere göz kırpıyor, yeri geldiğinde de istediği noktayı başarılı bir şekilde revize edebiliyor. Hatta bunu genellikle beraber yapıyor, aksiyonun dinamiğini kurabiliyor. Ancak tam da bu sebeplerden ötürü "aptalca" bulan da çok. (Kalbimi kırıyorsunuz gençler) Mesela bu kadar çok eski kötü cameosu yapmasını ticari kaygılarla yaptığını düşünenler var, aslında bunu kendisi de açıklamıştı: Kendisi zaten bir Batman hayranı olduğu için bir nevi yine kendisini tatmin ediyor, öte yandan da kankası Scott Snyder'la kapışıyor. (asdfghjk evet ben yine cıvımaya başladığıma göre asıl konumuza dönelim)

Bane ismi geçince pek çok kişinin beklentisi çok yükseliyor sanırım. Tom King, I am Suicide'da karakterizasyonu yapmaya başlamıştı, burada da son noktayı koymuş. Kökenini eğip bükerek Bruce'un bir farklı versiyonu haline getirmiş. "Sosyal faktörler"in insan üzerinde nasıl etkili olduğunu göstermiş. Klasik bir detaylandırma.

Bu beş sayı aslında oldukça doluydu. Direkt göndermeleri sayayım ben, (iki gönderme var ki onlara sonra geniş geniş değineceğim) 17. sayıda "Lower Gotham, Nolan Alley" ile Graham Nolan'a, "Arkham Asylum, Morrison Hall" ile Grant Morrison'a, "Arkham Asylum, McKean Clock Tower" ile Dave McKean'a gönderme vardı. 18. sayıda Bane ve Bruce'un kökenleri karşılaştırılırken, Bruce'un ağaç tekmeleme sahnesi birebir Year One'dan alınmıştı.

19. Sayıda Bane, Arkham'a giderken bir nevi kendi Arkham Asylum'unu yaşayacak diye düşündüm (A Serious House on Serious Earth'den bahsediyorum - ki 17. sayıda hem Grant Morrison'a hem Dave McKean'a gönderme yapılmış olması teorimi biraz destekliyor) Burası yeri değil çok dağıtmak istemiyorum ancak, en amiyane tabirle Arkham Asylum, iki durumu ele alıyordu. Birincisi, Batman bir bakıma kendi korkularını sorguluyordu, ikincisi Batman'in kendini bulmasını konu alıyordu; ya da şöyle söyleyeyim, en temel noktada Arkham'a ait olmaktan korkan Batman'in yaptıklarının akılcılığını sorguluyordu. Tımarhaneyi ele geçiren suçluların Batman'i yönlendirmesini baz alıyordu.

Bu bir noktada bizim arc'ımızın temeline bakıyor, tımarhaneyi devralan Batman'in, Bane'i yönlendirip "onu bulmasını" sağlıyor. İşte bu çok hoş bir ayrıntı. Bane, Batman'i sorguluyor, önceki hikayelere de göz kırparak "çevrendeki herkes öldü, ve senin ilk ölümün benim elimden olacak sonra sevdiğin herkesi öldüreceğimi ardından da bu şehri yakacağım" diyor. Bane'in mizantropist yönü öne çıkarılırken, Batman mitosunda oldukça aşina olduğumuz kelimeler olan, olmadığı "intikamcı" kimliğinden ve sağlamaya çalıştığı "adalet" gibi kavramlardan da uzaklaşıyor; sadece Gotham Girl'e yardım etmek istediği veriliyor. Yani bir nevi Bane, Batman'in bu kadar saf bir amaç doğrultusunda hareket etmesini sorguluyor.

Tabii Tom King kafasında sadece Batman'i saf olarak konumlandırmıyor, Bane'in altyapısını veriyordu. Şöyle ki, 19. sayıda Bane'i Maximillian Zeus karşılıyordu. Mutlaka fark etmişsinizdir, Dante Alighieri'nin, İlahi Komedya'sından bir kısmı seslendiriyordu:


Adettendir, İlahi Komedya'dan bahsedeyim biraz. Eser, alegorik yapıda, Dante'nin çıktığı yedi günlük bir yolculuğu ele alıyor. "Karanlık Orman"da ne yapacağını bilemeyen Dante'nin karşısına Vergilius çıkar ve Cehennem, Araf ve Cennet'e olan yolculuğu başlar. Bizi ilgilendiren kısımsa Maximillian'ın okuduğu kısım; Inferno (Cehennem)

“Through me you pass into the city of woe: 
Through me you pass into eternal pain: 
Through me among the people lost for aye.

Justice the founder of my fabric moved: 
To rear me was the task of Power divine, 
Supremest Wisdom, and primeval Love. 

Before me things create were none, save things 
Eternal, and eternal I endure. 
All hope abandon, ye who enter here.”

Bu kısım, Cehennem'in üçüncü kantosunda (Vestibule of Hell) yer alıyor, Türkçesi de şöyle (1):

“Buradan gidilir acılar kentine,
buradan gidilir bitmek bilmeyen acıya,
buradan gidilir yitmiş insanlar arasına.

Adalet yol gösterdi ulu rabbime,
kutsal güç, yüce bilgelik, ilk sevgi
yarattı beni.

Benden önce her şey sonsuzdu; 
sonsuza dek süreceğim ben de.
İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu.”

Sayının sonunda Maxie Zeus, kapanışı William Blake'in (Dante'nin İlahi Komedya'sına dair çalışmaları bulunan ressam ve şair) "Cennet ve Cehennemin Evliliği" ile yapmış:



Rintrah roars and shakes his fires in the burden'd air;
Hungry clouds swag on the deep

Once meek, and in a perilous path,
The just man kept his course along
The vale of death.
Roses are planted where thorns grow.
And on the barren heath
Sing the honey bees.

Then the perilous path was planted:
And a river, and a spring
On every cliff and tomb;
And on the bleached bones
Red clay brought forth.

Till the villain left the paths of ease,
To walk in perilous paths, and drive
The just man into barren climes.

Now the sneaking serpent walks
In mild humility.
And the just man rages in the wilds
Where lions roam.

Cennet ve Cehennemin Evliliği'nin Türkçesi (2):

Kükrer Rintrah ve savurur ateşlerini kasvetli havada,
Derinlerde sürüklenir aç bulutlar.

Uysaldı eskiden ve adil insan,
Tuttu ölüm vadisi boyunca
Tehlikeli bir patikanın yolunu.
Güller dikilir çalıların arasına,
Ve kıraç fundalıkta
Vızıldar bal arıları

O tehlikeli patika yapıldı sonra, 
Ve bir ırmak ve bir pınar
Her uçuruma, her mezara, 
Ve kızıl balçıkla sıvandı
Ağarmış kemiklerin üzeri.

Kötü adam terk edene dek kolaylığın patikalarını,
Tehlikeli yollarda yürümek ve sürmek uğruna
Çorak iklimlere adil insanı.

Az bulunur bir tevazuyla
Sinsice ilerliyor şimdi yılan
Ve aslanların dolaştığı diyarlarda
Öfkeden kuduruyor adil insan

Şimdi elimizde olan şeyler şunlar;

İlahi Komedya'da, "Karanlık Orman" aklın çelindiği ve ahlak kurallarının önemsenmediği bir dönemi simgeliyor, Yine İlahi Komedya'da, "Aslan" şiddeti simgeliyor. Bu doğrultuda Arkham Asylum, cehennem olarak niteleniyor (özellikle "İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu" bu bağlamda çok etkileyici - Dante'nin tasvir ettiği cehennemse katmanlardan oluşuyor) Bane'i de "Aslan" yani "Şiddet olarak ele almamız yanlış olmayacaktır.

Tabii Maxie Zeus'un,  William Blake'in eseriyle kapanış yapması, sadece Bane'i Aslan / Şiddet olarak görmemiz için değil, başka şeylere işaret edilmesi için de koyulmuş. Kitaptan bir alıntı yapmam durumu, benim yapamayacağım kadar açıklığa kavuşturacaktır:

"Karşıtlıklar yoksa ilerleme olmaz. Çekim ve  İtim, Akıl ve Enerji, Aşk ve Nefret, insan varoluşu için gereklidir. Bu karşıtlıklardan dinin 'iyi' ve 'kötü' dediği ortaya çıkar. İyi edilgendir, Akıl'a boyun eğer. Kötü, Enerji'den doğan ve etkin olandır. İyi Cennettir. Kötü Cehennem."

Batman akılcıdır, edilgendir (Blake'e göre "Arzu" kısıtlanınca insan edilgen hâle gelir - Batman edilgendir çünkü arzularını kısıtlamakta); yani iyidir. Oysa Bane şiddettir, dolayısıyla motivasyonu enerjiye dayalıdır. Enerji sonsuz hazdır (Burada şiddeti temsil eden Bane'e haz veren şeyin, güç olduğunu kabul edersek Venom da o hazzın dinamiklerinden oluveriyor bu denkleme göre)

Benim çıkarımlarıma göre bu iki eserin verilmesiyle, Tom King'in kafasındaki Batman evreninde, Batman ve Bane'in durumları konumlandırılmış, en nihayetinde de birbirinden bağımsız iki güç olamayacağı ortaya konmuş.

Toparlayacak olursak artık, I am Bane ilginç bir hikaye oldu. Batman'in kökenine yeniden göz gezdirdiğimiz, onun imkansızı gören değil de, kimsenin görmediği olanakları gören biri olduğunu, bu yüzden Batman olduğunu, niyetinde "salt" veya "saf" iyi olabildiğini gördük. Bane'e gelecek olursak, her ne kadar Bruce yaklaştırılsa da alt metinlerle karakterin hiç olmadığı kadar doldurulduğunu düşünüyorum. Yani bu arc, belki ilk okumada değil ancak üzerine düşününce gayet iyi bir hâl alıyor
Puan: 9 / 10

1)Burada not düşmek istediğim birkaç nokta var; Tabii ki bu çeviri bana ait değil. Ben yazıyı yazarken elimdeki kitaptan yararlandım; Oğlak Yayınları - Rekin Teksoy çevirisi. (Ayrıca Divine Comedy olarak okuduysanız fark etmişsinizdir, "Through me you pass into the city of woe(...)" bu kısım İtalyancadan İngilizceye çeviride bir takım varyasyonlar içeriyor. Konumuzla ilgili olaraksa, Tom King'in neden bunu aldığını bilemiyorum)

2) Cennet ve Cehennemin Evliliği, (The Marriage of Heaven and Hell, 1790) ben yine elimdeki kitaptan faydalandım. Yani Altıkırkbeş basımını kullandım. Ben yıllaar önce Kadıköy Akmar'da bir yerden almıştım, açıkçası yeni / güncel basımı ya da çevirisi var mı bilemiyorum. 

5 Nisan 2017 Çarşamba

0

"Batman and Harley Quinn" Filmine İlk Bakış!

2017'de gelecek olan Batman and Harley Quinn animasyon filminin sneak peek videosu yayınlandı!


Filmin genel tanıtımı şu şekilde: Batman ve Nightwing, Joker'in ex-moll'u (inanın bunu çevirmemi istemezsiniz) Harley Quinn ile, Poison Ivy ve Jason Woodrue -a.k.a. the floronic man ve yine a.k.a. Plant-Master- tarafından ortaya çıkarılan küresel bir tehdidi durdurmak için bir araya geliyor.

Filmde Batman'i, yüceler yücesi Kevin Conroy seslendiriyor. Harley Quinn'i ise, The Big Bang Theory'den tanıdığımız Melissa Rauch seslendirecek. Filmin yönetmenliğini Sam Liu yaparken, yazarlık koltuğunda Paul Dini var. 

Bugün yazdığım ikinci haber girdisi bu, ikisi de çok heyecan verici. Ancak takdir edersiniz ki, bunun yeri bir başka! ^^

Ay, eski DC animasyonlarının kokusunu mu alıyorum ne? 

Buram buram Batman The Animated Series havası sezdim ben. Ay hadi inş! 

0

Wytches Geri Dönüyor!

Wytches, Image Comics'den çıkan, sevilen de bir çizgi roman serisiydi. Hatta ben de blogumda yazmıştım kendisini; Bkz: Wytches

Serinin devam edecek olması bilinmesine rağmen, ortalıklarda 7. sayıyla ilgili bir haber dönmüyordu. Film olayları duyuldu derken, yedinci sayının çıkış tarihi ile ilgili bir haber hâlâ yoktu. Ancak Scott Snyder dün şu tweeti paylaştı:

Gelişigüzel bir çevirisi ise şöyle:

"Wytches #7
Scott Snyder tarafından
Jock için
Image Comics
Nisan 2017

NOT: Jock, sonunda buna döndüğüm için ne kadar mutlu olduğumu anlatamam, kardeşim. Biliyorum bu çok uzun bir araydı, ancak bunu hikayeye dahil ediyoruz, zaman geçti. SAILOR, en son gördüğümüzden bu yana 3 yılda çok büyüdü. IRON'a katıldı ve onlarla birlikte, ülkenin dört bir köşesinde BURROWS'u ayıklamak hayatının bir parçası haline geldi. Yani bu arc, çok fazla mitoloji, tarih alacağız. Büyük bir ilerleme. "

Benim için güzel bir haber, Sailor'ın maceralarını okumaya devam etmek istiyordum. Sonunda Scott Snyder da Sailor'a zaman ayırmaya karar vermiş demek ki. Yey! Güzel haber. ^-^

1 Nisan 2017 Cumartesi

0

Black Swan

Bazı filmleri birkaç kez izledikten sonra sevebiliyorum. Hayır, Black Swan onlardan biri değil. Çünkü hâlâ sevmiyorum. Ancak bu filmin iyi olmasını engellemiyor; bilhassa oldukça kişisel sebeplerden sevemiyorum.

Black Swan, 2010 çıkışlı bir Darren Aronofsky filmi. Ya da modern zaman eleştirisi. Yahut insanoğlunun sahip olduğu en belli güdülerden birinin dışa vurumu. İstediğiniz tanımı kabul edebilirsiniz, hiçbiri yanlış olmaz.

Thomas Leroy, Tchaikovsky'nin Swan Lake'ini yeniden yorumlayacaktır. Siyah ve Beyaz Kuğu, aynı kiş tarafından oynanacaktır. Bunun üzerine Nina, rolü alacak ancak bundan sonrası onun için pek de hayırlı olmayacaktır. Filmde derin psikolojik durumlara inilecek, mükemmeliyetçi Nina'nın Beyaz Kuğu'dan, Siyah Kuğu'ya dönüşümü ele alınacaktır.

Günümüz modern insanının propagandası gibi "mükemmelliyetçilik". Herkes kendini bir şekilde böyle tanımlamanın peşinde, ancak gerçek mükemmelliyetçilik gerçekten de iyi bir şey mi? İşte Aronofsky tam da bunu irdeliyor. 

Nina, tekniği mükemmel bir balerin. Ancak tam bir kontrol manyağı. Bulimik ve farkında olmadan kendine zarar veriyor. Anladığınız üzere bir şeyler kendi yönetiminin dışına çıktığı an o kontrolü devralıyor; en azından vücudunu kontrol ediyor. Altından kalkamayacağı bir duygu durumu mu var, kus gitsin. İçindekiler sifonla birlikte gittiğinde beynindekiler de gider belki. Tabii bu Nina'nın yaşadığı problemlerden sadece biri, hatta Nina öyle şeyler yaşıyor ki, Aronofsky bunun üzerinde durmamış bile. Karakterizasyonun olmazsa olmaz özelliklerinden olduğundan, anlatacak pek çok şeyi de bulunduğun görmek isteyene bırakmış burayı. Olsun, ben anladım Nina'yı. 



Bir de ebeveyn faktörü vardır Nina'nın hayatında. Başarıyla mutlu olan ebeveyn tipi. Bu tarz anne - babalar için, çocuğun nasıl yaşadığının, neye inandığının pek de bir önemi yoktur. Sadece ama sadece başarı mutlu eder onları. Ya da tatmin. İkisi aynı şey değil ve bu ebeveynlerin mutlu olduğu da pek görülmez. Konumuzun dışında ama bu çocuklar es kaza inançlı filan olurlarsa tuhaf da karşılanırlar, "ama sen pek öyle bir tip değilsin" diye. Neyse bu yazı bir denemeye dönmeden filme geri dönüyorum.

Aronofsky'nin çekim teknikleri de gayet güzel. Sürekli Nina'nın boynunun arkasından görüyoruz dünyayı, o balerin topuzu her zaman mükemmel. İşte filmin sonunda balerin topuzu da dağılıyor, Nina da dağılıyor. Nina'nın düşüşü kesinleşiyor, artık geri dönüş olmuyor. Her şey kontrolden çıkıyor.

Kişilik çatışması, sanat camiası, depresyon, hırs, her şeye giydirilmiş filmde. Söz gelimi "formal" (iğrenç bir kelime evet) diye tabir edilen mesleklerden sanata, bir yarış içinde olduğumuz, modern zaman toplumunu her şeyiyle eleştiriliyor filmde. 

Film mükemmel değil, ancak metaforlarıyla, depresyonun işleniş biçimiyle, şizofreninin işlenişi, Nina'nın paranoyaklaşması, her şeyiyle çok gerçekti. Yalnız sadece görsel olarak hayal görmesini değil, sesler duymasını da beklerdim. 



Velhasıl kelam, beyaz ve siyah kuğu dolayısıyla pek çok kavrama ilişilmiş, Nina'nın düşüşünü çok iyi aktarmış filmdir. Gerçi düşüş olarak adlandırmak da olmuyor; Nina'nın ölüyor olması (Ooppss, spoiler verdim) gerçekten umurunda değildi, çünkü o an o "mükemmeldi". Siyah kuğuya dönüşebilmişti, içindekileri dışarı vurabilmişti, adımlarını kontrol etmesine gerek yoktu, çünkü koreografisi "mükemmeldi". Duyguları ve adımları senkronizeydi artık, Nina'nın yapabileceği bir şey kalmamıştı. Kendini tüketmişti. 

İyi film iyi. Empati kurabildiklerimden.


Bu arada filmin '97 yapımı anime olan Perfect Blue'dan etkilenmiş olduğu söyleniyor. Daha önce blogumda da yazmıştım Perfect Blue'yu: https://haticehayal.blogspot.com.tr/2016/06/perfect-blue-pafekuto-buru.html

Satoshi Kon gerçekten ilginç bir isim; nice otakular tanıdı bu gözler Satoshi Kon'un ismini duymayan, nice animeyle uzaktan yakından alakası olamayan insanlar tanıdım "O film Perfect Blue'dan uyarlamaya yeaa" diyen. Gerçekten ilginç bir durum.

Ha bana sorarsanız birkaç sahnede etkileşim olmuş olabilir ama fazlası pek değil.