23 Mart 2017 Perşembe

2

Senden Benden Bizden

Eveeet, bir dönemin bloggerlarına ya da blog okuyucularına bu başlığın çok tanıdık geldiğinin farkındayım. Egosantrikrapsody'nin izni dahilinde onun formatını kullanıyorum. Çünkü Egoid olmak bunu gerektirir ^-^Bu yazıyı okumadan önce onunkileri okumanızı salık veririm. Egosantrikrapsody'nin yazılarına gitmek için başlıklara tıklamanız yeterli:


Hikaruivy'nin yazısını unutmadım tabii:


Evet, linklemeler bittiğine göre yazıma başlayabilirim artık ^.^


Forushande, bu yılın öne çıkan filmlerindendi malumunuz. Boydan yazısını yazmak istesem de vakit olmadı filan, ben de diyeceğimi unuttum derken buradayım. Asghar Farhadi, Death of Salesman'i uyarlayarak bir Oscar'a daha sahip oldu. Pek mümkün değil ancak izlemediyseniz ya da hakkında bir fikriniz yoksa konusuna bakmamanızı öneririm. Ben de bu yüzden konuyu yazmayacağım çünkü izleyicinin aktif olduğu filmlerden biri, o yüzden ne kadar az bilirseniz o kadar iyi. 

Film İran filmi olduğu için bir miktar oranın yaşam tarzına konuk oluyoruz. Çeşitli kavramları irdeleyen yer yer gönderme yapan (Bkz. Uzak) şık bir film olmuş. Yalnız yine de beklentinizi arş'a çıkarmayın tabii. Sonu bir miktar üzebilir sonra. Sonuç olarak ben beğendim atın fav'a.


In Secret, Emile Zola'nın meşhuur Therese Raquin romanının uyarlaması. Yani uyarlamalardan çok bir şey beklemiyorum, bu filmi sırf Jessica Lange için izledim. Kendisine bir miktar hayranım da. Ayyh çok seviyorum. Şansıma film de güzel çıktı, ben sevdim. Yalnız dediğim gibi, uyarlamalardan çok da bir şey beklemiyorsanız keyif verir. ^^



Bir Lucky Luke çizgi romanı okumayı ne kadar da özlemişim. Geçenlerde aklıma düştü, neden okumuyorum dedim. Bildiğiniz unutmuşum :D Üzerinden o kadar geçmiş ki, yeni okuyormuş gibi heyecanla okudum. Red Kit çizgi romanları bende antidepresan etkisi yaratıyor onu fark ettim. Sizde okuyun öneririm. Bu arada toplu albümleri Yapı Kredi'den çıkıyor. Kaçırmayın bence ^^


Vertigo'yu nasıl bilirsiniz? Hani DC'nin alt yayını olan? Ben çok iyi bildiğimi iddia etmeyeceğim ancak çok seviyorum. Unfollow da Vertigo etiketiyle çıkan bir çizgi roman serisi. Mind-fuck diye tabir edilen türden bir seri. Ben çok sevdim. Ancak anlamamam gerekiyormuş. Ben de ortalıkta "Ya anlıyorum ama acaba yanlış mı anlıyorum?" diye dolanıyorum. Bunun boydan yazısını yazmak istiyorum da yakın zamanda yazamam diye buraya bırakıyorum, okuyun.

Konusu şöyle: Bir sosyal medya zengini ölmek üzeredir ve servetini seçilen 140 kişiye dağıtacaktır. Ancak şöyle bir olay vardır, bu 140 kişinin içinden biri öldüğü zaman onun payı diğerlerine devredecektir. Yani bu 140 kişi zengin birer bireyken aynı zamanda birbirinin hedefidir. Bunun üzerine geri sayım başlar: 138, 137... Serinin karakterleri çok ilginç, babasının parasını bir kenara savuran halihazırda zengin hanım kızımızdan tutun da, İran'lı aktivist birine kadar ilginç bir skalası var.

Vertigo olduğundan yetişkinlere yönelik olduğunu söylememe gerek yok bence.



Beş bin yıldır (tamam abarttım) manga namına bir şey okumadığımdan bir şeyler okuma arayışına girdim. Ey blog ahalisi, 2012 yılına dönelim. Hani her birimizin bloglarına yazdığı korku türünde bir anime vardı, hani hepimizin izleyip, yorumladığı şeyi beş bin blogda okuyup yorumlarda tekrar tekrar tartışmıştık. Evet, evet Another'dan bahsediyorum. Mangasını okuyorum bu ara. Nostalji yaratıyor daha çok, eski blog zamanlarını hatırlayıp duvar diplerinde ağlıyorum, sonra yatağa çaprazlama atlayıp depresyona giriyorum, ama yok. Zamanı geri alamıyorum. Olm niye bıraktınız bilok yazmayı ya? :( Valla siz önermiyorsunuz diye artık kore dizisi bile izleyesim gelmiyor :/ 


Annarasumanara, bir Kore webtoon'u. Yani işte çok övdüler bunu ay nasıl güzel nasıl güzel diye. Ben de okumaya başladım da, niyeyse ben aynı randımanı alamadım ve yarıda bıraktım. 

Konusu şöyle, Yun Ai diye tabii ki liseli bir kızımız var. Bu kızcağız küçüklüğünden beri büyücü olmak istiyormuş. Yalnız gelin görün ki, hayat şartları filan derken bu kız aşırı fakir bir hale düşüyor. Bir de küçük kız kardeşine bakmakta. İşte gel zaman, git zaman yine fakir edebiyatı yaparken bir yakışıklıyla tanışıyor. Yakışıklı beyimiz buna "Do you believe in magic?" diyor, olaylar da başlıyor. Ha bir de Ildeung var, ikinci erkeğimiz tabii ki.  Okulun en başarılı, en zeki çocuğu. Yüzdelik dilimde bilmem kaçtaymış. Haliyle geleceğin zengini de Ildeung.

Ay hazır girmişken ben bir çirkefleşeyim; bildiğimiz dramalardaki muhabbet burada da var yahu. Yun Ai (kızın adı buydu yamulmuyorsam ama yanlış da hatırlıyor olabilirim) "Ay Ildeung'a mı gitsem, yani şimdi Ildeung'la geleceğim garantide ama magician çocuk da var :s:s:S Allam n'apsam ki ben yha.s.s.s" triplerine giriyor. Yer yer kendimi, "kızım sen liselisin ne diyon, ne seçimi, otur dersini çalış, çalışmıyosan git sosyalleş bu ne be püğğğ!!11!!" diye çıkışırken buldum. Ego'nun deyimiyle faqir olduğum halde benim bile içim kalktı. Sonra da, aman başka zaman bakarım diye bıraktım.

Eee madem bu kadar beğenmedim niye buraya yazıyorum bunu? İngilizce seviyesi kolaydan ortaya doğru. Yani pratik yapmak için bu seviyede bir şeyler arayan varsa buna bir baksın. Yok ben konusunu beğendim Türkçe isterim diyorsanız Türkçeye çevrilmişi de var.

İki de anime var başladığım; Sakamoto desu ga? ve Boku no Hero Academia diye. Sakamoto'ya devam etmem, sevmedim. Boku no Hero Academia'ya yazın bakacağım. Kenarda dursun şimdilik.



The Raven, Edgar Allen Poe'nun muhteşem eseri. gidip gelip bunu dinliyorum son zamanlarda. Kuzgun zaten bence kutsal bir şeyken bir de Vincent Price'tan dinlemek muhteşeeeeemmm! Sorarım size bu kutsal değil de ne? Bir de sanırsam şu linkteki ses kaydı daha düzgün, en azından ben buradan dinliyorum:





Ya, halihazırda sevdiğin bir şeyi tekrar keşfetmek muhteşem değil mi? Gidip gelip David Garrett dinliyorum. Her şeyini dinliyorum yalnız, buraya Hungarian Dance No.5'i sembolik olarak bıraktım. Diğer çaldığı ettiği şeyleri de dinleyin <3

Hayır yani, bu insansa ben neyim? Çok yeteneksizim yeminle :(


Bu ara sigara içer-- he bi dakika,

KAMU SPOTU: SİGARA İÇMEYİN, SAĞLIĞA AŞIRI ZARARLI.

heh devam, bu ara sigara içerken hep bunu dinliyorum ama nasıl dinliyorum anlatamam. Kafa radyomda filan hep çalıyor. Seviyorum işte bence siz de seversiniz.

Ay benim daha anlatacak çok şeyim vardı da şimdiden devasa bir yazı oldu. Onun için başka bir yazıdan devam ederim.

Gitmeden Ego'cuğumun diğer yazılarına da mutlaka bakın: https://egosantrikrapsody.wordpress.com/

Formatı kulanmama izin verdiğin için tekrardan teşekkür ederim, secose Ego <3






20 Mart 2017 Pazartesi

2

Amy Lee - Speak To Me


Dün gece bir şey yapmak zorundaydım. Değişik bir kafa yaşadım da biraz. Bir şeyler üretmek zorundaydım yoksa aklımı çıldıracaktım (: Çizgi roman ya da film yazısı yazmak istemedim. Çılgınca müzik dinledim. Sonra Amy Lee'nin "Speak to Me" parçası bilinçaltımdan adeta fırladı. Amy Lee kendi kanalına daha iki gün önce yükledi parçayı. Dinledim ancak böyle, benimseme hali zuhur etmemişti açıkçası. Dün gece öyle bir anda sözler aklımdan geçmeye başladı, ben de çılgınlar gibi üst üste dinledim. Dedim bari çevirisini yapayım. İnterntte var mı bilmiyorum, kontrol etmedim açıkçası. Çünkü kendime sahip çıkmakla çok meşguldüm.

Bilirsiniz belki -gerçi nereden bileceksiniz- yazdığım, çevirdiğim, ürettiğim ettiğim şeyleri tekrar kontrol edemem. Dalga geçmiyorum. Lisede yaptığım ödevlerden tutun da, yazdığım kompozisyonlardan / hikayelerden, çeviri ödevlerime kadar çook büyük bir kısmını tekrar kontrol etmedim, edemedim. Deşifreler hariç tabii. Onları sıkıysa kontrol etme.^-^ Çok zor olsa da geri dönüp bakabiliyordum onlara. Kendi ürettiğim şeyleri dönüp okuyamıyorum, ne buradaki yazılarımı ne de  Çizgi Kafe'ye gidenleri. Editlenmiyor yani, en azından benim tarafımdan. Dün de aynı şey oldu. Çeviriyi yapıp taslaklara kaydettim, şu an bunları üstüne yazıyorum (: Arada gözüm kaysa da şu anda da okumuyorum. Sözün özü, sağlam bir ruh haliyle yapmadım bu çeviriyi, tamamiyle "ayaküstü, üstünkörü" yapılan bir deneme. Hatalar varsa şimdiden affola. Çok konuştum buyrun;




Be still my love,
Aşkım olarak kal

I will return to you
Sana geri döneceğim

However far you feel from me
Benden her ne kadar uzak hissetsen de

You are not alone
Yalnız değilsin

I will always be waiting
Her zaman bekliyor olacağım 

And I’ll always be watching you
Ve  her zaman seni kolluyor olacağım

Speak to me (x3)
Benimle konuş 

I can’t let go
Bırakamam 

You’re every part of me
Sen benim her parçamsın

The space between is just a dream
Aramızdaki boşluk sadece bir hayal

You will never be alone
Asla tek başına olmayacaksın 

I will always be waiting
Her zaman bekliyor olacağım

And I’ll always be watching
Ve her zaman kolluyor olacağım

We are one breath apart, my love
Bir nefes kadar ayrıyız, aşkım

And I’ll be holding in it 'till we’re together
Ve onu, birlikte oluncaya değin tutuyor olacağım

Hear me call your name
Duy beni, ismini çağırıyorum

Just speak, speak to me
Sadece konuş, benimle konuş

Speak to me, speak...
Benimle konuş, konuş...

I feel you rushing all through me
Tamamiyle bana koşuşturduğunu hissediyorum

In these walls I still hear your heartbeat
Bu duvarlarda hâlâ kalp atışını duyuyorum

And nothing in this world can hold me back
Ve bu dünyada hiçbir şey beni alıkoyamaz

From breaking through to you
Sana doğru kırıp gelmekten

We are one breath apart, my love
Bir nefes kadar ayrıyız, aşkım

And I’ll be holding in it 'till we’re together
Ve birlikte olana değin onu tutuyor olacağım

Hear me call your name
İsmini çağırıyorum, duy beni

Just believe and speak…
Sadece inan ve konuş...

Speak to me (x3)
Benimle konuş

Şarkının üzerine biraz konuşmak istiyorum. Ancak ondan önce Amy Lee'den Türkiye'ye bir mesaj var, onu paylaşmak isterim:


Deşifresi şöyle: "Hi Turkey! This is Amy Lee. Check out my new single "Love Exist" and stay tune for more news from Evanescence. Love you, miss you!"

Şöyle bir çevirecek olursak: "Selam Türkiye! Ben Amy Lee. Yeni single'ım Love Exist'ı dinleyin ve Evanescence'ın yeni haberleri için takipte kalın. Sizi seviyorum, özledim!"

Speak to Me'yi sevdim ben. Voice From The Stone filminin soundtracki olacak. İlk dinlemede bir bağ kuramasam da daha sonra sürekli başa aldığım parçalardan oldu benim için. Yani Amy'nin, dinleyicinin emek harcamasını istediği şarkılardan biri olmuş zannımca. Evanescence'ın son albümü Evanescence'da da vardı böyle bir ton şarkı; My Heart Is Broken, Lost In Paradise gibi gibi. Onları da hâlâ dinliyorum.

Aslında Evanescence'la ilgili söylemek istediğim çok şey var. Amy, Terry, yeni üye Jen hakkında bahsetmek istediğim çok şey olsa da bu bir Evanescence postu değil. Haliyle çenemi kapatıp, başka bir yayına bırakıyorum. 

Speak to Me ise, oldukça içten bir şarkı olmuş. Özellikle üçüncü dakikadan sonrasını çok çok sevdim. Amy'nin güzel sesinin öne çıktığı, gerçekten hissedilerek yazılmış bir şarkı olmuş. Tebrikler beğendim.

En azından şu anki psikolojimi bire bir yansıttığı kesin ^-^


16 Mart 2017 Perşembe

0

Hausu

House ya da Hausu, korku janrında bir Japon filmi. Ancak bu, film için yapılabilecek en kaba tabir olmakla birlikte en yetersizi de büyük ihtimalle. çünkü adam akıllı bir tanım yapmaya çalıştığınızda inanın bir duraksıyorsunuz, adeta nutkunuz tutuluyor. Aha bu satırları yazarken buldum tanımımı! Hausu, 1977 çıkışlı, doğru dürüst tanımlayamadığınız, Japon yapımı bir korku filmi.

Konudan bahsedip hemen diyeceğimize geçelim, çünkü film üzerine söyleyecek çok şey var.

Gorgeous takma isimli genç hanım kızımız (Angel diye görürseniz de şaşırmayın), yaz tatilini babasıyla geçireceği için çok heyecanlıdır. Sergio Leon'un (evet tahmin ettiğiniz Leon) film müzikleri kaydı için İtalya'da bulunan baba kişisi eve döndüğünde Gorgeuos'a bir sürpriz yapacaktır: Gorgeous'a bir üvey anne getirecektir. Annesinin ölümünün üzerinden sekiz yıl geçmiştir ancak Gorgeous yine de bu haberi hoş karşılamayacak ve halasına bir mektup yazacaktır. Arkadaşları ile onu ziyaret etmek istediğini ileten bu mektuba halasından hemen olumlu cevap gelecek, Gorgeous da, Prof, Melody, Kung Fu, Mac, Sweet ve Fantasy ile seyahatine başlayacaktır. Kırsaldaki eve varır varmaz gariplikler de baş göstermeye başlayacaktır.

Tabii gariplik kelimesi bu film için çok normal kalıyor. Çünkü "tatile giden bir grup genç" klişesinin evrilmiş hali de olsa "ne kadar yaratıcı" olabilir ki diyebilirsiniz. Buna cevap veremem, söyleyebileceğim şey, yaratıcı olup olmadığı tartışılır olsa da bu filmin "garip" olduğu kesin.

Film şirketi Nobuhiko Obayashi'ye, Jaws etkisi yapacak bir film yapmasını söylemiş. Obayashi de bundan sıyrılarak daha ilginç bir şey yapmak istemiş ve kızına ona nelerin korkutucu geldiğini sormuş. Kızı da, eski büyük saatlerin, piyano derslerinin ve tatlı ancak gizemli yaşlı akrabaları ziyaret etmenin ona korkutucu geldiğini söylemiş. İzlediğiniz üzere Nobayashi de tüm bunları filmin içine serpiştirmiş.



Filmin korkunç olmaktan ziyade, komik gelen bir havası var. Bunun da filmin başından sonuna kadar absürdizmi taşıyan havasından kaynaklandığını söyleyebilirim. Tabii taşı tek şey absürtlük değil, Japon yapımı bu kendilerinden pek çok şey katmış, Batı'nın da pek çok ögesiyle çok iyi harmanlanmış. Örnekse, II. Dünya Savaşı'ndan geri dönemeyen Japon askerini sonsuza bekleyen gelin teması üzerinden ilerliyor. Bunun birlikte, kızların yedi kişi olması ve ilk ölenin "obur" diye tabir edilen kızımız (Mac) olması, tesadüf müdür sorarım size? ^-^

Filmin yapısı gereği karakterler hakkında bilgi sahibi olmuyoruz, bilmemiz gerekenler zaten kızların takma ismiyle yansıtılıyor. Yani film Gorgeous ve teyzesi üzerinden temellendiriliyor. Bu arada İkinci Dalga Feminizm Hareketi'nin hissedildiği yıllar. Filmde neredeyse erkek karakterin olmamasını -olan da muz kabuğuna dönüşüyor, ya da askerlikten dönemiyor ya da kızına üvey anne getiren bir baba modeli- bir miktar buna bağladım ancak bundan çok da emin değilim. Yine de feminizm dalgasının etkin olduğu bir dönemde bu tarz bir filmi çekmek de biraz yürek isteyen bir iş tebrik etmek gerek.



Filmin çoğu rüya gibi, biraz bilinçdışına ve altına göndermeler olduğunu düşündüm, bundan pek emin olamasam da sürrealist bir hava taşıdığı kesin. Özellikle bazı sahnelerde aklınıza direkt Dali'nin The Persistence of Memory'si (Belleğin Azmi) geliyor. Bunun yanında zaten yağlı boya tablolardan fırlamış görüntüler boolca bulunmakta.

Tabii filmin sadece sürreal bir hava taşıdığını söylemek haksızlık olur. Film hem psikedelik (halüsinatif, psychedelic), hem karikatürize hem de grotesk bir hava taşıyor. Bununla birlikte -yukarıda da söylediğim gibi- hem Japon kültürüne hem de başka şeylere gönderme yapıyor. Gorgeous'un üvey annesiyle tanıştığımız sırada süzülürken bir nevi kadının "vampir" olmasına işaret ediliyorken diğer yanda piyano başında ölen bir kızcağız görüyoruz, bir yandan da dans eden bir iskelet kadrajımıza giriyor. Evet dans eden bir iskelet dedim, size de tanıdık gelmiştir: Walt Disney'in 1929 yılında yaptığı bir kısa film vardı, The Skeleton Dance. Ona bile gönderme yaparken, başka bir sahnede cinsel gönderme yapmadan da geri kalmıyor.



Yazının dağınık olduğunun farkındayım; hah işte bu tam olarak filmin yapısından kaynaklanıyor. Çünkü pastel renklerle bezenmiş bir sahneden, kızcağımızın poposunu ısıran bir kesilmiş kafaya geçen bir film, bu etkiyi yaratıyor. Ne olduğunuzu şaşırıyor, anlam veremiyor, bir yandan da ayak uydurmaya çalışıyorsunuz. Söylemeden geçemeyeceğim bir noktada çizgi roman okuyormuş havası vermedi değil.

Benim favori karakterim -büyük ihtimalle herkes gibi- Kung Fu oldu. En çok üzüldüğüm kısımsa malum olan, saatli sahneydi.

Toparlayacak olursam, korku türünü sevenlerin mutlaka göz atması gereken bir film. Efektleriyle, temalarıyla, göndermeleriyle, alt metinleriyle beyni allak bullak eden bir film oldu. Evet bu film '77 yılının filmi. V çok "acayip". Tabii izleyin diyorum ancak seveceğinize garanti veremem. Sonra bana küfretmeyin ^-^



Gitmeden, filmin Quentin Tarantino'yu, Tim Burton'ı, Sam Raimi'yi etkilediği söyleniyor. Söyleniyor yani, bilemem ^^

Ay tam bitiriyordum aklıma geldi, olan Gorgeous'un müstakbel üvey annesine oldu. Üzdü valla. Tamam tamam bu kez kesin gittim.
Fin.

12 Mart 2017 Pazar

0

Batman and the Mad Monk


Yayınlandığı Tarih: Ağustos 2006 - Ocak 2007
Hikaye: Batman and the Mad Monk
Yazar: Matt Wagner
Çizer: Matt Wagner
Yayıncı: DC Comics

Batman and the Mad Monk, altı sayılık, 2006 - 2007 yıllarında çıkmış bir seri. Matt Wagner'in yazıp çizdiği bu seri, direkt olarak Batman and the Monster Men'in devamı niteliğinde. Ayrıca, Batman and the Mad Monk, Detective Comics #31-32 (1939, Batman versus The Vampire, Gardner Fox & Bob Kane)'in yeniden kurgulanmış hali.

Dark Moon Rising olarak geçen bu iki seri (Batman and the Monster Men ve Batman and the Mad Monk) Year One'ın devam serilerinden sayılıyor. Zaman akışı olarak Year One ile The Man Who Laughs'ın arasında bir yerde yer alıyor. Hatta Dark Moon Rising serisi kimi yerlerde "Batman: Year 1.5" olarak geçmekte. Tabii ki seri birbirinden bağımsız olarak okunabilir: Mad Monk'un Monster Men ile bağlılığı sadece Norman Madison. Genel hikayeyi anlamakta bir zorluk çekmezsiniz ancak benim kişisel tavsiyem önce Monster Men'in de okunması yönünde. Okuma eylemi daha kaliteli olmuş olur böylece.

Çok kısa sayılarda neler olup bittiğini anlatacağım. Seriyi okumak istemeyen ancak neler olup bitmiş diyen arkadaşlar okuyabilir. Yok seriyi zaten okudunuz, sadece yorum kısmını okumak için buradaysanız bu kısmı gönül rahatlığı ile atlayabilirsiniz.

Batman and the Mad Monk #1

Catwoman'ı görüyoruz çok kısa. Batman'i göğsünden çiziyor haliyle Batman'in kafası uçuyor. Bir yandan Julie Madison, uzun süredir Bruce'u beklemekte. Alfred Julie'ye gelemeyeceğini haber veriyor. Öbür yandan Gordon Batman'i beklerken bir saldırıya uğruyor. Bu sırada Batman geliyor ve Jim'i kurtarıyor. Julie eve dönüyor ve babasının paranoyak hallerine şahit oluyoruz. Gordon ise Batman'i morga götürüyor ve bir kaç ceset gösteriyor. Vücutlardaki kanın neredeyse tamamı çekilmiş ve boynundan yaralı halde bulunuyorlar. Batman ilk etapta bu duruma bir yanıt bulsa da bu şekilde bulunan cesetler birden fazla olunca bunun bir tesadüf olmadığına kanaat getiriyor. Daha sonra Dala isimli bir kadını görüyoruz ve bardan genç bir kızı bayıltıp kaçırıyor.

Batman and the Mad Monk #2

Maske içinde Dala'yı görüyoruz. Bardan kaçırdığı kızı bağlamışlar ve bir çeşit ayin yapıyorlar. Kırmızılar içinde Mad Monk'u da görmemiz uzun sürmüyor. Mad Monk kızın boğazını ısırıyor ve kanını bu ayindeki herkes içiyor. Daha sonra Julie ve Bruce'u görüyoruz, Julie babası hakkındaki endişelerini anlatıyor. Bu arada Norman Madison, Maroni ile borcu hakkında konuşmaya gitmiş. Maroni ona borcu olmadığını söylüyor. Daha sonra Batman, Harvey Dent'in yanına Roman ve Maroni hakkında konuşmaya gidiyor ve anlaşmaya yapıyorlar. Gordon da istismar edilen yeni bir ceset buluyor. Batman cesedi kontrol ediyor. Dala'yı ve Mad Monk'u maskesiz görüyoruz. Batman'se bu "kardeşlikten" olan iki kişinin konuşmasına şahit oluyor.

Batman and the Monk #3

Batman şahit olduğu konuşmanın üzerine gidiyor ve bir kardeşliği ve "The Monk"u öğreniyor. Jullie ise bir barda arkadaşlarıyla takılmakta. Onlara babasıyla olan durumu anlatmaya çalışsa da arkadaşları umursamıyor. Bunun üzerine biri muhabbete dahil oluyor, anladığınız üzere Dala. Julie'yi dinliyor ve ona biriyle görüşmesini tavsiye ediyor; Niccolai Tepes. Carmine Falconi ise Sal Maroni ile konuşuyor. Norman Madison'ın borcunu istiyor. Julie ise Niccolai ile görüşmeye gidiyor. Niccolai kanının bir kısmını içse de Julie'nin gitmesine izin veriyor. Bruce da boynundaki yarayı fark ediyor ve sayı bitiyor.


Batman and the Mad Monk #4

Niccolai ve kardeşliği ihanet eden adama işkence etmesiyle başlıyor. Bruce da vampirlik hakkında düşünüyor ve gümüşten Batarang yapıyor. Gecenin bir vakti, Niccolai, etkisine almış olduğu Julie'yi şatosuna tekrar çağırıyor. Tabii Batman de onu izlemekte. Şatoya varan Batman, Niccolai'nin kutlarıyla kapışıyor. Şatoya birinin sızdığını fark eden Niccolai, kurtlarına güvendiğinden bunu çok umursamıyor.

Batman'se bu kurtları aşıyor ancak, bir labirentte takılıp kalmış gibi başka bir engelle karşı karşıya kalıyor: Birbirine yaklaşan iğneli duvarlar.

Batman and the Mad Monk #5

Batman, birbirine yaklaşan iğneli duvarlardan kıl payı ancak hasarlı bir şekilde kurtuluyor. Julie'nin güvenli gittiğine kanaat getirerek şatodan ayrılıyor ve Gordon'ın yanına gidiyor Gordon'sa Batman'in her zaman orada olup olamayacağını sorgulamakta yine. Batman ona, kendisini neden çağırdığını sorunca, "çünkü yapabiliyorum" diyor. Batman'in ona iletişim kurması için verdiği aleti atıyor ve ileride onunla iletişim kurmak isterse bunu daha açık bir şekilde yapacağını söylüyor. Batsignal'in işaretlerini alıyoruz yani. Daha sonra Batman, Julie'nin penceresinden ona bakıyor ve mağaraya dönüyor. Alfred'le, bu vampir hakkında konuşuyorlar ve konu Superman'e gidiyor. Bruce'un aklına tabii ki o anda bir şey düşüyor. Daha sonra Julie'yi ve babasını görüyoruz. Norman Madison, vasiyetini, hesaplarını, şifrelerini, her şeyi Julie'ye bırakarak gidiyor. Julie'nin, Niccolai'nin etkisinde olduğunu unutmayalım; elinde ne var ne yoksa ona götürüyor. Daha sonra, Bruce, annesi ve babasının öldüğü geceyi rüyasında görüyor. Tek bir farkla, annesinin yerini Julie almış, o ölüyor. Bu rüyadan uyanıp, Batmobile'e atladığı gibi şatoya gidiyor. Julie, kurban edilmek üzere.

Batman and the Mad Monk #6

Son sayıya geliyoruz, Batman, Batmobile ile ayinin tam ortasına dalıyor. Mad Monk'un oldukça hızlı olduğunu görüyor ve tabii ki gümüş Batarang işe yaramıyor. Mad Monk kaçıyor. Bu arada Norman Madison'ı görüyoruz, Sal Maroni'nin karşısına çıkıyor. Maroni'nin adamları Madison'ı vuruyor. Batman, Mad Monk'u takip etmişti. Onlar da çarpışır. Bir yandan Julie ve Dala karşı karşıya gelir. Daha sonra Batman büyük bir patlama olmadan Julie'yi dışarı çıkarır ve suni-teneffüs yaparak geri getirir. Julie'ye gerçek kimliğini açıklar. Mad Monk'un hikayesini, reenkarne oluşunu çok kısa bir şekilde öğreniyoruz ve Julie'nin Bruce'u terk ettiğini görüyoruz. Bruce'u, daha doğrusu Batman'i terk ederek Afrika'da yardım işlerine katılmaya gitmiş. "Savaş devam eder" ve biz "Flying Graysons" posterini görürüz. Seri de burada biter.

Değerlendirme


Her zaman, her şeye profesyonelce yaklaşan, "her duruma hazırlıklı olan" ve karşısındakini bırakın yanındakilerin bile üç beş adım ötesini hesaplamaya çalışan bir karakterin, yani Batman'in acemilik yıllarının merak konusu olduğu bir gerçek. Sonuçta en yakın arkadaşının bile zayıf noktasını aklının bir köşesine yazan ve her şeyden, herkesten şüphe edebilen bir karakterin "böyle olmadığı" zamanlarda vardı. Tabii bu bakış açısına göre değişeceğinden, herkesin kabul edebileceği şeyi söyleyelim: Tabii ki Batman de bir zamanlar acemiydi.

Okuyucu bunu seviyor olsa gerek DC, Batman'in bu "ilk yıl" sonrası zamanlarına değinme ihtiyacı duymuş. Bunun kesinlikle "duygusal" sebeplerden olduğunu söyleyebiliriz, hayır canım ne parası? DC kesinlikle biz hayranları düşündüğünden çıkarmış bu serileri, yoksa öyle şeyler düşünür mü hiç?!

Şahsen eğer kaliteli bir iş sunacaksa buyursun cüzdanımı boşaltabilir. Benim gibi bir karaktere takan insanlar için bu tarz seriler gerçekten çok çok önemli. Hayran olduğunuz karakterin çıktığı ilk basamakları görüyorsunuz, nasıl bir yol izlemiş, neler düşünmüş ya da düşünememiş gibi pek çok noktayı aydınlattığından, Batman'in ustalaşmaya giden yolunu, en az şimdiki durumunu okumayı sevdiğim kadar seviyorum.

Ancak Batman and the Mad Monk için ilk etapta söylenecek bir kaç şey var. Batman and the Monster Men iki türlü okuyucu kitlesine de hitap ediyordu: Hem DC'ye, (hatta Batman'e) yeni başlamış okuyuculara, hem de zaten DC'de güncele yetişmiş ancak geri kalan zamanda neler olmuş bitmiş öğrenmek isteyen, daha tecrübeli okur kitlesine de aşağı yukarı aynı okuma zevki vadediyordu. Ancak Mad Monk, bu durumda biraz daha tecrübeli okur kitlesine yönelik bir seri. Bunun sebeplerine birazdan zaten değinmiş olacağım. Yani demek istediğim, yeni bir okursanız okuma listelerine uyarak Year One, Monster Men ve Mad Monk diye gittiyseniz, Batman evreninde biraz daha tecrübeli hale geldikten sonra bu seriyi tekrar okuyun derim. Ayrıntıları kendiniz fark ettiğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız zaten. Gelelim üzerinde durmak istediğim noktalara.



Birincisi, Catwoman'ı görüyoruz. Ancak Catwoman'ın görülmesi sadece hayranlara yapılan bir jest değil, Batman'i uyuşturmasıyla Gordon'un iç konuşmalarına da şahit oluyoruz.Batman evreninde bir şeylere kuşkuyla yaklaşan sadece Batman değil, Gordon'ın da "Batman her zaman burada olacak mı ya da olabilecek mi?" gibi kendine sorduğu sorular var. Ve bence bu hem seriye, hem de evrene ufak ama önemli bir dokunuş. Üstelik sadece korkularını dile getirmiyor, "No offense, but I don't like the fact that this is becoming a habit--You and I staring down at the helpless victim of some damn lunatic!" diyerek aslında bundan sonraki yaşamlarının nasıl olacağına dair, istemese de, bir öngörüde bulunuyor. 

Diğer nokta ise, tabii ki Harvey Dent. Harvey Dent'in altyapı çalışmaları güzel verilmiş. Batman de Harvey'nin içinde bir çatışma olduğunun farkında. Ancak bunu tam konumlandıramamış. Harvey için "...I've often wondered how I knew that Harvey Dent would be sympathetic to my cause. There is a real dichotomy in Harvey. Part of him is bound by the rule of law... While the other half smolders for justice. In that sense, we understand each other."  Böylelikle, sadece Batman'in acemilik zamanlarına tanık olmuyoruz, Batman evrenindeki diğer karakterlerin gelişimine de tanık oluyoruz. 



Diğer karakterler demişken... Bilmem fark ettiniz mi, Carmine Falcone'un suratındaki çizgiler yanlış taraftaydı. Yani Matt Wagner'in bunu bilmemesine imkan yok, kasıtlı olarak yaptığı bir şey diye düşünüyorum. Hayır, adam Chanel No. 5'e (Coco Chanel'in piyasaya sunduğu ilk parfüm) gönderme yapmış, bunu bilmemesi imkansız gibi geliyor. Bence yine tecrübeli okuyucuyu aktif kılmak için yapılan bir detaydı. 



Detayların sonuna gelemiyoruz efendim, yine çok çok güzel bir gönderme vardı: Superman. Vampirlerin ve diğer doğaüstü varlıkları çözmeye çalışırken Superman'in aklına gelmesi eklenen şık göndermelerden. Burada da yine Batman'in dedektifliğine güzel bir vurgu yapılmış. 

Göndermelerin sonuna gelebilirsem, genel fikrimi belirtip yazıyı bitireceğim. İlk sayının kapağı Detective Comics #31 baz alınarak çizilmişti, Son sayıda da, Batman'in monologunun ardından bir Joker göndermesi gördük. Daha doğrusu Batman: The Man Who Laughs'a bağlanıyordu. Ancak bu monolog bana bir miktar Year One'ın epilogunda Gordon'un yaptığı monologu hatırlattı. (Just sayin'!) Kapanışta da "Flying Graysons" göndermesi ile uçurdu diyebilirim. 



Çok azıcık da genel kurgudan bahsedeyim. Monster Men'de net bir şekilde Frankenstein esintileri vardı. Burada da tabii ki Dracula etkisi vardı. Zaten Bram Stoker'ın Dracula'yı yazarken Vlad Tepeş'ten etkilenerek yazdığını biliyorsanız ne demek istediğimi anlamışsınızdır. 

Seri "yeni vampir edebiyatı"nın oldukça uzağında. Yani daha çok eskiden beslenerek yeni ile iyi bir denge sağlanmış. Misal Batman'in aklına gümüşten Batarang yapmak geliyor ama gümüş bizim vampirimizi etkilemiyor. Bu noktada iyi bir denge sağlamış. Ne çok klişeye düşmüş ne de yeni nesil saçmalıklara ayak uydurmuş.

Mad Monk. Yani serinin kötüsü Niccolai Tepes, son sayıya kadar hakkında çok da bir şey öğrenemiyoruz esasen. Hatta Dala hakkında daha çok şey veriliyor. Buna dayanarak, keşke altı sayı sürmeseymiş dedim. Yani uzatmak için biraz doldurma kısımlar vardı. Ancak Batman'le karşılaşmasının çok iyi olduğunu söyleyebilirim. "Sen beni korkutamazsın, senin gibi pelerinlileri yüzyıllardır görüyorum ben" minvalinde konuşarak çok sağlam bir final yaptı bence.

Sonuç olarak, Mad Monk gibi eski bir kötünün yeniden revize edildiği, güzel bir seri. Kabul edelim, Batman'in Joker'den önce Mad Monk ve "kardeşlik" gibi bir olguyla savaşması ilginç bir nokta. Matt Wagner'in tarzı çok komplike değil, hatta oldukça Batman: The Animated Series'ın tonuna bağlı kalmış. Klasik Batman etkilerini alttan alta vermekle birlikte, Batman'i Christopher Nolan Batman'i ile tanımışsanız ve çok da üzerine gitmemişseniz size farklı bir Batman sunacağından emin gibiyim. Ancak dediğim gibi, Batman üzerine tecrübe kazandıktan sonra tekrardan bir göz gezdirmenizi şahsi olarak öneririm. 

Yazı daha önce Çizgi Kafe'de yayınlanmıştı: http://www.cizgikafe.com/2017/02/batman-and-mad-monk.html

5 Mart 2017 Pazar

6

Death Becomes Her

Şöyle oturup iki kelamın belini kırdıysak, ne bileyim bir film önerisi filan istediyseniz benden, yahut gerçek hayatta beni tanıyorsanız, Meryl Streep'i oldukça sevdiğimi bilirsiniz. Bilmiyorduysanız da artık biliyorsunuz. Meryl Streep'e olan kredim de bu filmden dolayıdır efendim. Benim neslim küçükken televizyonda muhakkak bu filme denk gelmiştir. Ben de o şekilde, makaslanmış haliyle izlemiştim ve çok sevmiştim. Daha sonra abimle film arayışına çıktığımız her seferde "ağğbii n'oluğr o filmi bulalım bak n'oluğğrr" diye abimin yakasına yapışırdım. Bulamadık tabii, sonra abim nasıl buldu ettiyse getirmişti bir şekilde. Hey gidi, o dönemler kuzenlerimle çok çılgın film partileri yapardık. Hatırladım da hüzünlendim şimdi. Üstelik bana "yha çcksn sn gt ytsna yha .s.s" filan da demediler. Sonra böyle oldum işte. Ay çok gereksiz ayrıntıya girdim filme dönüyorum ben.

Türkçeye "Ölüm Kadına Yakışır" şeklinde aktarılan film, IMDb'de komedi, fantazi, korku kategorilerine girmiş. Meryl Streep, Bruce Willis ve Goldie Hawn'ın boy gösterdiği film oldukça ilginç. Zamanında Golden Globes ve Bafta ödüllerine aday olmuş, bu ikisini kazanmasa da bir adet Akademi ödülünü eve götürmüştür efendim. Tabii Oscar'ı görsel efekt dalında kazandı. 

Konusu şöyle: Madeline Ashton (Meryl Streep) ve Helen Sharp (Goldie Dawn) arasında çok eskiden beri olan yarış su yüzüne çıkacak; Helen intikamını Madeline'in en can alıcı noktasından vurmaya çalışacaktır: Gençlik! Madeline çok, çok güzel bir aktristtir ve tahmin edeceğiniz üzere gençlik takıntısı vardır. Asıl mesele olan kişi ile evlidir; Ernest (Bruce Willis) ile. Ernest eski estetik cerrahtır, yeni alkoliktir. Zaman Ernest'ten de çok şey götürmüştür. Her neyse, bir gün Helen geri döner. Ancak dönüşü oldukça ilginçtir; yıllar Helen'dan hiçbir şey almadığı gibi, gençliğinde olmadığı kadar güzeldir. Madeline'den intikamını bu şekilde almaya çalışır; başlarda her şey güzel de gitmektedir. Ancak gençliklerinde her daim "kazanan" olan Madeline, çok geçmeden bu yarışta yerini alacak; Helen'in sırrını çözecektir. Bu yöntemi biraz zoraki daha çok iradesizlikten deneyecektir ve voila! Ancak buz dağının bir de görünmeyen yüzü vardır, ölüm gerçekten de kadına yakışır!


Film sadece iki kadının çekişmesinin yanı sıra, günümüzün güzellik anlayışı, ölüm ya da ölümsüzlük gibi pek çok olguyu da alt metinlerinde irdeliyor. Tabii bu dediğimden ağır eleştiri yapıyor diye düşünülmesin; bu pek de filmde öne çıkarılmıyor. Filmin sahip olduğu grotesk ve yer yer gotik hava, kara mizahla da birleşince ortaya gayet güzel harmanlanmış bir film çıkmış.

Kara mizaha sahip dedim, işte bu yüzden bu filmi seviyorum. Çünkü bu türde iyi yapım bulmak gerçekten zor olabiliyor, zor olduğu gibi de filmin yeterince değer görmesini engelleyebiliyor. (Yazar burada underrated dememek için kendini zor tuttu, yani tutamadı) Aslında bu yanlış bir algıdan geliyor zannımca, örnekse kara mizahten bahsedilen bir masada Dracula: Dead and Loving It filminden bahsedildiğine şahit olmuştum. Naaayn! Gerçekten farklı şeyler. Dracula: Dead and Loving It, satirik / hicivsel komediye giriyor. Yani satirical comedy'de yergi, iğneleme varken kara mizah "ağlanacak hale gülme" durumu, bu yolla eleştiri söz konusu.

Her neyse buraya fazla takıldım sanırım, film gerçekten de oldukça eğlenceli gidiyor. Misalen hanımlar birbirlerine Hell / Mad bağlamında "Hel" ve "Mad" şeklinde sesleniyor. '92 yılına göre oldukça beğenerek izlediğim plastik makyajlar, efektler mevcut. Hatta yer yer "la siz bunu '92 yılında nasssıl yaptınız ya?" diye şaşırdığım ancak sonra "Hollywood bu tabii yapacak" dedim.

Sözü fazla uzatmayayım, benim film üzerine pek de katacak bir şeyim yok çünkü. Simgesel anlatımın gayet güzel kullanıldığı; eleştiren, düşündüren ama aynı zamanda da oldukça eğlendiren film olmuştur benim nazarımda. Zaten yönetmenini Back to the Future'dan ve Forrest Gump'tan tanıyoruz desem ne dediğim ciddi anlamda anlaşılacaktır: Evet, Robert Zemeckis yönetmeni.



Söylemeden gidemedim: Bence Meryl Streep öyle bir iksiri gerçekten de bulmuş. Kadın 25 yıldır hiç mi değişmez yahu? Resmen en güzel çağında kalmış <3