23 Şubat 2017 Perşembe

0

Outcast


Halihazırda oldukça ünlü çizgi roman serisi, The Walking Dead'in yaratıcısı Robert Kirkman'ın yazdığı bir diğer çizgi roman serisi Outcast. Haziran 2014'ten beri Image Comics tarafından çıkarılmakta, çok yakın bir zamanda bir televizyon uyarlaması da yapıldı. Bu da seriyi daha da popüler hale getirdi. Bu arada Outcast by Kirkman and Azaceta diye geçmesi de tesadüf değil; çizerliğini Paul Azaceta yapmakta. Aylık olarak yayımlanan serinin henüz 23 sayısı çıktı. Cilt olarak da henüz üç cildi çıktı. İlk cildi bizde de Arka Bahçe Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Konu Robert Kirkman ve Image Comics olunca insanın kafasında direkt karanlık bir iş beliriyor. Bingo! Aynen öyle. Üstteki görselden de çizgi romanın tonunu az çok anlamışsınızdır zaten. Ah, konuya tam anlamıyla girmeden belirteyim, söyleyeceklerim #1-18 sayılarını kapsamakla birlikte spoiler bulunabilir, hiç emin değilim.


Konusu şöyle: İlk sayının ilk sahnesinde Joshua isimli, görselini koyduğum çocukla tanışıyoruz. Annesi ve kız kardeşi tartışmakta, kendisi de dolaptan bir şeyler yemektedir. Annesi uyku zamanının geldiğini hatırlatır ki, bir de ne görsün: Joshua parmaklarını yemiş! Kadıncağız, hikayedeki din adamımız Reverend'a başvurur.

Çok geçmeden Kyle Barnes ile tanışırız: Kendini toplumdan soyutlamış, kardeşinin onu ziyaret etmesinden bile rahatsızlık duyan, kötü bir evde yaşayan biri. Bu sırada, Megan, zorla Kyle'ı dışarı çıkarır ve Kyle geçmişten bir yüzle karşılaşır: Reverend. Ancak, Kyle'ın kendini izole etmesinde, tabii ki, geçmişte yaşadaığı olaylar vardır; halk da bu yüzden dışlamıştır. Flashback sahneleriyle ne olduğunu görüyoruz ancak çok da anlamıyoruz ne olduğunu.

Daha sonra Joshua'ya geliyoruz. Reverend, Kyle'dan yardım istemiştir. Bu çocuğun içine şeytan girdiğini anlamışsınızdır, ancak kilit nokta bu değil. Asıl önemli olan, çocuğun Kyle'ı tanıması ve ona "Outcast" demesi. Kyle, ilginç bir şekilde, Reverend'ın yapamadığı "Şeytan Çıkarma" işini yapar. Olaylar bundan sonra gelişecektir. 

Böylece hikayeye girmiş oluyoruz. "Outcast" İngilizce'de "a person who has been rejected by society or a social group." demek. Yani "Toplumdan veya sosyal bir gruptan reddedilmiş kişi" olarak çevirebiliriz herhalde. İlk etapta Kyle'ın genel olarak "yalnızlığını" göstermek ve geçmişinde yaşananlardan dolayı çevrenin onu dışlamasından ötürü seriye bu ismin verildiğini sansam da, çok geçmeden bunun daha özel bir şeyi tanımladığını anlıyoruz. Çok spoiler vermek istemediğimden, bunu burada bırakıyorum.



Biraz da Reverend'den bahsedecek olursam, Reverend, ilginç bir din adamı. Kumar oynayan, "Tanrı her hareketimizi izleyemeyecek kadar meşgul. Yani küfür etseniz de fark etmez." ya da "Bence tanrı büyük bir pislik. Bize iyi olmamızı söylüyor ancak, kime göre neye göre iyi? Başkası için iyi olan benim için kötüyse ne olacak?" minvalinde laflar ediyor. Kafanız karışmasın aslında oldukça inançlı bir adam. 

Çizgi romanın tonu oldukça karanlık gördüğünüz üzere. '80'lerin korku filmlerini andırıyor. Hellblazer seviyorsanız, pek çok yerde size anımsatabilir. Yalnız karanlık bile hafif kalabilir çünkü pek çok yerde şiddet, alenen gözüküyor. Bu kötü anlamda değil tabii, ancak, bazı yerlerde bu güne kadar çizilmiş sınırı aşabiliyor. Joshua'nın mevzu bahis olduğu ilk sayıyı okuyun anlarsınız, çocuk olmasına rağmen iyi kapıştılar. Üstelik Joshua'nın o ilk sahnesi -parmaklarının kanlı olduğu kısımdan bahsediyorum- tüylerimi diken diken etti bildiğiniz. Ha, böyle söylüyorum diye yanlış anlaşılmasın, kopan uzuvlar falan yok, kan gövdeyi götürmüyor yani. Ancak, olan sahnelerde de bunun iyi oturtulduğunu söylemem gerek. Misal, şeytanın gelip Reverend'in kalbinin üstüne yıldız çizdiği sahne de çizgi roman içindeki sağlam sahnelerden biriydi.


Hikayenin işleyişine gelirsek, ben 18 sayı okudum, hâlâ neler döndüğü tam olarak anlaşılmış değil. Yani, bir takım olaylar oluyor ancak, öğrenmek istediğimiz asıl meseleler hâlâ aydınlığa kavuşmadı. Kirkman da bunları oldukça parçalı halde veriyor. Kyle'ın geçmişinde neler olduğunu flashbacklerle görmüştük ancak, tam anlamıyla öğrenememiştik. Misal, karısı Allison'la gerçekten ne olduğunu Reverend'a anlatması, 18. sayıda gerçekleşti. Hala "Outcast" nedir bilmiyoruz. Sadece tahmin ediyoruz. Kyle'ın yeteneği nereden geliyor, nasıl işliyor bilmiyoruz. Kirkman bize sadece ipuçları vererek hikayeyi sürdürüyor. 

Çizimler ise oldukça tatmin edici. Paul Azaceta, Kirkman'ı gayet iyi anlamış bence. Vermek istediğini çok iyi veriyor. Bazı yerlerde küçük kareler açarak dikkat çekmek istediği yeri aydınlatıyor. Hikayenin gidişatıyla çok iyi uyum sağlamış anlayacağınız. 

Hikayenin gidişatının beni pek memnun etmediğimi söylesem de, korku janrında iyi bir seri. Tabii bu artık korku kategorisine giren yapımlardan ne beklediğinize bağlı. Korkmaktan ziyade, bu kategorideki taşların nasıl oturtulduğu önemli benim için. Üstelik "exorcism" halihazırda tutmuş, tutmaya da devam edecek bir tema. Ancak bu konu, iyi işlenirse insanı vezir edebilecek, aksi yönde de insanı rezil edebilecek bir konu. 

Robert Kirman, okuyucusuna, The Walking Dead'den daha gerçekçi bir şey vermek istediğini söylemiş. Tabii bu konu tartışılır ancak, Kirkman okuyucusunu tanıyan bir yazar. Neyi ne kadar vereceğini, bunu nasıl sürdüreceğini iyi biliyor. Bu doğrultuda Outcast'in zaten tutacak bir proje olduğunu söylemek güç değil.

Neye dayanarak söylüyorum bunu? 

İlk zamanlarda Robert Kirkman'a verilen emirler, Outcast'in satış rakamının The Walking Dead'i geçmesi yönündeymiş. Haliyle bu doğrultuda yazılan bir çizgi romanın, okuyucuyu bağlama yönünde (ay ne iğrenç bir tabir kullandım sdfghj) olduğunu söyleyebiliriz.

Sözün özü, Outcast, karanlık çizgi roman severler için iyi bir tercih. Okurken muhteşem bir gazla okumaya devam etmiyorsunuz ancak yine de kendini okutturmayı biliyor. Yazıda övdüm mü sövdüm mü belli değil ancak benim kişisel düşüncemi merak ediyorsanız, evet okumaya devam edeceğim bir seri Outcast. 




13 Şubat 2017 Pazartesi

0

Batman #14 - 15: Rooftops


Yayınlandığı Tarih: 04.01.2017 -  18.01.2017
İçerdiği Sayılar: Batman #14 - Batman #15
Hikaye: Rooftops
Yazar: Tom King
Çizer: Mitch Gerads
Yayıncı: DC Comics

I am Suicide'ın ardından direkt "I am Bane"e geçmedik. Tom King araya iki bölümlük bir geçiş hikayesi sıkıştırmış. Şunu hemen söylemeliyim ki, bu iki bölümlük hikayede aslında Swamp Thing'i görecektik. Yazılıp çizilmiş hatta. Ancak DC, Swamp Thing'in olacağı bu iki bölümlük hikayeyi geri çekerek, birazdan anlatacağım "Rooftops"ı yayımladı.

Peki Swamp Thing geri çekildiyse bu geçiş bölümünde ne anlatıldı? Şaşırmayacağınız üzere, Catwoman'ın cinayetlerinin arka planı var.

Evet, Swamp Thing yok. Catwoman var.

Alt kısımda genel olarak hikayeyi özetleyeceğim, bu iki sayıyı okuyanlar bu kısmı direkt atlayıp, yorum kısmına gidebilirler.


Çatının birinde Catwoman ve Batman'i görüyoruz. Catwoman'ın o gece tutuklanması gerek, anladığınız üzere Batman götürecek. Arkham'a değil de Blackgate'e yatması söz konusu. Ancak Catwoman en azından o gece tutuklanmamak için ısrar ediyor, "Ay aman bu gece bizim olsun, sabah götürüver Basty'cim ya, noluuuğrr" dediğinden mütevellit, Batman de kıyamıyor, sabaha tutuklama kararı alıyor.

Ha bu arada Catwoman 237 kişiyi öldürmemiş. Catwoman "öldürdüm" diyor, Batman'se "Hayır, öldürmedin" diyor.

Daha sonra çok kısa olarak, Clock King, Magpie, Signal Man, Amygdala, Gorilla Boss, Ten - Eyed Man, King Snake, Werewolf, Copperhead, Condiment King, Cavalier, Zebra Man, Film Freak, Mad Monk ve Kite Man gibi eski kötüleri görüyoruz.

Catwoman o sabah tutuklanacağından, Holly Robinson ismiyle kiralanan bir evden "The Victoria Cat" isimli, Gotham Museum of Fine Arts'dan çalınan kediyi, tekrar çalıyorlar. Batman, "Holly Robinson kim?" diye sorduğunda, Catwoman "Ben" diye yanıtlıyor. Bir çatıda kedinin içini açıyorlar ve Catwoman, o sabah gideceğinden, ben gidince tekrar bir yetimhane aç diye Batman'e elmasları veriyor. İşte sonrası romantikli şeyler derken 14. sayı bitiyor.

15. Sayıda anlaşılacağı üzere Catwoman kaçıyor. O kaçınca Batman de Alfred'den Holly'yi araştırmasını söylüyor.

Daha sonra Gordon'un yanına gidiyor ve, Holly Robinson'ın beş yıl önce Wayne House'dan kaçmış biri olduğunu söyleyip ondan yardım istiyor.

Batman Holly Robinson'ı bulup ona Selina'nın nerede olduğunu soruyor. Derken Batsy'ciğimiz çok ucuz bir numarayla dayak yiyor ve Holly kaçıyor. Batman peşinden koşarken baygın düşüyor ve Selina onu eve getiriyor. Bütün 237 kişiyi öldüren kişi oymuş. Selina bunu Alfred'e anlatıyor ve gidiyor. 15. sayı da böylelikle bitiyor.


Açık açık söyleyeyim bu iki sayı benim hayran olduğum sayılar olmadı. Catwoman'ın 237 kişiyi öldürmüş olması fikrini sevmiştim; bu onun karakterizasyonu için iyi bir yoldu. Tom King'in bir şeylere cesaret ettiğini, karakterlere köklü bir değişim verebilen bir yazar olmasının kanıtı gibi görmüştüm ki... Öyle olmadı. İlla ki sevilen karakterler iyi kalmak zorunda mı? Yani yanlış anlaşılmak istemem, Batman'in, Flash'ın ne bileyim Superman gibi esas karakterlerin profilinde değişiklik yapılsın demiyorum. Hatta bunu Selina için de söylemezdim ama işte Tom King'in böyle bir işe kalkışmasını sevmiştim ki, aslında kalkışmamış.

Holly Robinson zaten bildiğimiz bir isimdi, bir zamanlar Catwoman'lık yapmıştı. Selina kediyi çaldıktan sonra "...and instead of two cats, there won't be any" derken Batman'e ipucu bırakıyormuş gibi yapsa da aslında başka bir şeye gönderme vardı: Kilkenny kedisine.

There once were two cats of Kilkenny
Each thought there was one cat too many
So they fought and they fit
And they scratched and they bit
Till (excepting their nails
And the tips of their tails)
Instead of two cats there weren't any!
 Kilkenny kedisi, inatla savaşan, vazgeçmeyip sonuna kadar giden savaşçılar için kullanılıyor. "Kilkenny kedisi gibi savaşmak" deyimi ise yukarıya bıraktığım İrlanda Limerick'inden geliyor. Limerick ise 5 dizeli, genelde esprili bir yapıda olup, sarmal kafiye düzenine sahip bir şiir biçimi asdfghjk Neyse, bunu burada bırakıp sizi Google ile baş başa bırakıyorum. Bence ne demek istediğimi anladınız.

Hikayemize, dönelim Tom King bu iki sayıda, Batman ve Catwoman dinamiğini de ortaya koyuyor aynı zamanda. Bu ikisinin ilişkisinin DC evreninde aslında en güçlü ilişkilerden biri olduğunu gösteriyor. Diğer yandan da Catwoman'ın ismini tekrar temize çıkarıyor tabii ki.

Pek çok eski karakteri gördük. Hatta tamı tamına on beş tane eski kötü cameosu vardı. Bunun hoş bir detay olduğunu söylemeliyim. Neden? Çünkü Tom King yazarlığa ilk başladığı zaman (ki kendisi eski bir CIA çalışanı olduğundan, aksiyonu nasıl yöneteceğini bence iyi biliyor) kendisinin, kendinden önceki yazarlara ve animasyonlara bağlı kalmak istediğini söylemişti. Bu eski villainlerin gösterilmesi de bence boşuna değil, bence Tom King kendi kafasındaki "sürerliliği" ortaya koyuyor.

Sürerlilik demişken, 15. sayı dolayısıyla, Tom King okuyucunun kendi kafasındaki zaman çizgisini oluşturmasına izin veriyor. Nasıl yani? Mutlaka fark etmişsinizdir, Batman ve Catwoman nasıl tanıştıklarını konuşurken, aslında aynı şeyi hatırlamadıklarını fark ediyoruz. Batman, 1940'ın Batman #1'ini hatırlarken Catwoman Batman: Year One'ı hatırlıyor.

Batman #15

Batman #1 (1940)

Batman: Year One (1987)


Bu çok, çok mantıklı bir hareket. Yani okuyucu istediği zaman çizgisini kabul edebilir. Bu benim için neden önemli? Çevremdeki çizgi roman okurlarında bir şey fark ettim; herkesin kafasındaki Batman (ya da diğer karakterler) aynı değil. Herkes kahramanına kendi kafasında bir evren kurmuş oluyor. Tom King de böyle düşünmüş olacak ki, bu konuda bizi özgür kılmış.

Ha, buna çok kafayı takacak biriyseniz, kesin bir çizgi istiyorsanız, bu kafa karışıklığını Rebirth'ün başlangıcında öğrendiğimiz şeye bağlayabiliriz: Barry timeline'ı yerine koymaya çalışırken "birileri" buna engel olmuştu. Hiç olmadı buna bağlayıverin efenim, kim bilecek? ^^

Sonuç olarak kurgu açısından pek hoşlanmasam da, diğer noktalarını gayet beğendiğim bir iki sayı oldu. Geçişi sağlamak için yazılan iki sayı olduğundan, sanırım Tom King de bunu çok umursamamış ve bize düşünecek başka şeyler bırakmış. Tabii bu yine de -benim için- ortalama iki sayıdan fazlası olmasına pek de izin vermiyor. Ha, adamın hakkını vereyim, çok iyi gönderme yapıyor. I am Suicide'da mesela, en başta Bane Psycho-Pirate'la konuştuğu sırada, ana rahmine geri dönmek istemesine, yine çıplaklığıyla gücünü temsil etmesi falan, aman işte Freud'a iyi gönderme yapmıştı. Ya da ben çok teori kasıyorum artık. :(

Giderayak notu: Kimse şurada çizilmiş beş el olduğunu söylememiş mi ya? (asdfgkdcgdgcıdg) Batman #14'ün varyant kapağı kendisi.




7 Şubat 2017 Salı

4

Don't Breathe

Tür: Suç, Gerilim, Korku

Süre: 88 Dakika

Çıkış tarihi: 2016

Yönetmen: Fede Alvarez

Yazar: Fede Alvarez, Rodo Sayagues

Oyuncular: Stephen Lang, Jane Levy, Dylan Minette, Daniel
Zovatto

Konusu: Hayatları pek de yolunda olmayan, genç yaştaki üç hırsız, kör bir adamın evine girerler. Ancak eski bir asker olan bu kör adamı soymak, zannettikleri kadar kolay olmayacaktır.



Açıkçası tek başımayken, açıp da gerilim türü izleyen bir tip değilim. Hayır korktuğumdan değil, bu türe ait filmlerin çoğu en kaba tabirle "tırt" olduğundan. Ama işte kuzen kişisiyle birleşince, üstelik "uyumuyoruz tamam mı" seansları da başlayınca film maratonlarına bir iki tane korku ve gerilim atmak şart oluyor.

Bu filmi de bu sayede izledim. Hiçbir şey beklemeden (Hani "tırt" çıkacağına eminiz ya) konusuna bile doğru dürüst bakmadan izlemeye başladık, ve arkadaşlar en baştan söylemeliyim ki, ben yıllardır böyle bir gerilim filmi izlemedim.

Konusunu biraz daha açacak olursam, üç tane hırsızımız var. Biri kız ikisi erkek. Rocky ve Money sevgilidir ve Alex, Rocky'ye aşıktır. Bu üç kişiden sadece Rocky'nin özel hayatına tanık oluyoruz: Annesi ilgisiz, hayatına köstek olana, saçma sapan konuşan bir kadındır. Haliyle kardeşiyle Rocky ilgilenmekte ve doğru parayı tutturduğu vakit, kardeşini de alarak evi terk etme planları yapmakta.

Kör adamımız ise eski bir asker. Kızı bir kaza yüzünden ölmüş bunun sonucunda da yüklü bir miktar para tazminat almıştır. Alex bu çapta bir soyguna girişmek istemese de Rocky'ye karşı koyamayıp bu işe girişir. Ve soymaya çalıştıkları insan gerçekten çok dişli biri çıkar.


Filmin neredeyse tamamı tek bir mekanda geçiyor. Karakterlerimiz zaten çok sınırlı. Filmin neredeyse en başında da birine veda ediyoruz. Yönetmenin ve yazarın bilerek yaptığı bir şey sanırım, karakterler hakkında o kadar az şey veriliyor ki, tam olarak hangi tarafı tutmanız gerektiğini hissedemiyorsunuz. Tamam, soyulan kişinin yanındayım diyemiyorsunuz; adam neredeyse filmin sonuna kadar konuşmadı ancak o "profesyonelliği" ile bir tekinsizlik hissediyor ve ona hak veremiyorsunuz.

Film tamamen aksiyonlar üzerine ilerliyor, ne olacağını kestirmeniz imkansız değil ancak yine de "şunu yap", "hayır şuraya git" demekten de geri durmuyorsunuz. Bir kedi - fare oyununa dışarıdan bakıyorsunuz sadece ve vadettiği gerilimi hakikaten de veriyor. 

Olayın ilerleyişi sadece "kedi - fare" oyunundan ibaret değil sadece, ilerledikçe asıl mesele anlaşılıyor. Bahsettiğim bu asıl durum muhteşem yaratıcılıkla verilen bir şey değil, bilakis oldukça tahmin edilebilir bir şey ancak filmin ilerliyişinden olacak, çok da neler döndüğünü tahmin edemiyorsunuz.

Zaten asıl olay dediğimiz şeyin arkasından başka bir şey çıkıyor. Oldukça psikolojik şiddet içeren şeyler. Bu noktada ev sahibine neden hak veremediğiniz anlaşılıyor, yönetmen bunu aslında bir şekilde çoktan size vermiş.

"Just because he's blind doesn't mean he's a saint, bro."


Film sadece gerilimden ibaret değil. Çok çok küçük de olsa bir felsefe taşıyor. Kör ev sahibi konuşmaya başladığı zaman onun kafa yapısını da anlıyoruz. Kendinize ne kadar yakın hissedebilirsiniz o ayrı, ancak az da olsa karakter derinliğine iniliyor.

Anlayacağınız üzere iki taraf da suçlu. "Herkes salt iyi ya da kötü değildir" felsefesi işleniyor filmde. Hırsızların da, ev sahibinin de kendince haklı olduğu noktalar var ve aynı zamanda yok. Bana sorarsanız her iki tarafa da küfrederim :')

Filmin diğer bir güzel noktası ise, tabii ki, oldukça düşük bir bütçeyle çekilmesi. Çekime on milyon dolar harcanan film, yüz elli milyon dolarlık hasılat yaptı. İşin ilginç tarafı ise yönetmen de bunu beklemiyormuş ^^ Tabii tutunca yeni bir film fikri çıkıyor piyasaya. Ancak yönetmen "İkinci film için harika fikirlerim var, söyleyemiyorum ancak aynı filmi çekip isminin sonuna 2 ibaresi getirmek bana ygun değil" minavilinde konuşmuş. Bu da benim ikinci filme olan beklentilerimi arttırdı tabii.

Velhasıl kelam, son dönemim çok iyi "gerilim" filmlerinden. Çözülemez değil ancak işlenişi gayet yerinde.

Ne diyelim, yaşasın tek mekanda geçen, düşük bütçeli, iyi filmler!