28 Ocak 2017 Cumartesi

0

Çizgi Roman Okumak 2: Nahoş Durumlar

Merhabalar! Nasılsınız efendim? Umarım iyisinizdir. Bugün yine, çizgi romanla alakalı ancak spesifik bir durumdan bahsedeceğim. (Evet bu başlığı buldum ya bundan sonra her şeye bunu atarım asdfgh) Cuma günü pek de hoş olmayan bir durumla karşılaştım ondan bahsedeceğim. Ancak olaya gelmeden önce biraz nasıl bir çizgi roman okuru olduğumdan bahsetmem icap eder.



Şimdi ben DC'de güncel bir okuyucuyum. Yani DC'nin okunması gereken eserlerinin pek çoğunu okudum veya okuyamamışsam da araştırıp öğrendim. Dolayısıyla Türkiye'deki çizgi roman okurlarının büyük çoğunluğu gibi bu okumaları İngilizce yaptım ve yapıyorum. Haliyle çizgi roman biriktiren (koleksiyon lafını edebilecek düzeyde değilim henüz :') ehe) insanların çoğunluğu gibi abim ve ben de çizgi romanlarımızın genelini İngilizce edinmişiz. Bunun sebepleri var tabii, ancak ona ayrı bir yazı yazacağımdan burada bırakıyorum. (Hadi ufak bir ipucu vereyim Sandman'in eksik bir cildini malum yerlere sormuştuk ve çıkarılan fiyatlar öyle uçuktu ki direkt İngilizce'sine sahip olabileceğiniz karanlık dönemlerdi.)

Bununla birlikte çizgi romanın Türkçe'sine yüz çeviren bir okuyucu değilim. Örneğin "Amaaan, Batman: Year One elimde var zaten neden Türkçe edisyonuna para vereyim ki?" demiyor, gidip güzel güzel Türkçe'sini de satın alıyorum. Ha bu arada, ilk açıldığı zamandan beri de Büyülü Dükkan müşterisiyiz. (Evet abim ve ben)

Ancak son dönemde internetten sipariş etmek de çok mantıklı gelmeye başladı. Yani her zaman Kadıköy'e gitmek durumunda olmuyorum. Evin yakınında üç tane D&R var. İkisi on dakika diğeri ise 20 dakika uzaklıkta. Bazen yürüme bile gidip geldiğim dönemler oluyordu. Ancak bildiğiniz bu durumdan ikrah ettim.

Çünkü aradığım çizgi romanların ancak bir iki kopyasını görüyordum (Ha yok, Marvel'lardan boy boy koyuyorlar.) onlar da çoğunlukla hasarlı oluyordu. Üstelik son gidişimde (lokasyon da vereyim, Buyaka ve Meydan D&R) bildiğiniz sinir krizi geçirdim. Çizgi romanları öyle bir koymuşlar ki, hepsi birbirinin üzerinde. Kapakları kırılmış, çizilmiş, sayfalar ayrı alemde. Üstelik son on gündür hastalıktan yataktan kalkamadığım için internetten sipariş vereyim dedim.

Bu doğrultuda zaten yıllardır kitap sipariş ettiğim İdefix ve Kitapyurdu'nu kullandım. İkisi de önceki siparişleri düzgün getirdiler. Hangi çizgi romanı hangisinden aldığımı hatırlamıyorum ancak gözüme batan bir hasar filan olmamıştı.

Bilmem kaç gün önce Kitapyurdu'ndan birkaç kitap ve JBCYayıncılık'tan çıkan Gotham Kapıları'nı (Gates of Gotham) aldım. Kitaplar bulundu ancak çizgi romanın bulunması epey sürdü. Anlam veremedim çünkü bulunamayacak bir çizgi roman değil.

Neyse ki Cuma günü kargo geldi. Ben de hemencecik eve geçtim tabii. Gittim bir de ne göreyim! Kitaplar muhteşem gelmese de sıkıntı yaratacak bir durumu yok, ancak Gotham Kapıları fecaat. Ters basım yollanmış. Hadi yine buna bir şey demem ancak o kadar hasarlı ki... Kapak kırış kırış, sayfalar koptu kopacak. Bir hayal kırıklığı yaşadım haliyle.



Açıkçası Kitapyurdu'na mail atmak falan istemedim. Çünkü gerçekten bununla uğraşacak gücüm yok. Hastalıktan geberiyorum :') Hatta dün tivitıra attım fotoğrafı, birkaç arkadaş yaz filan dediler ancak dediğim gibi uğraşacak halim yok. Gider yenisini alırım benim için çok problem değil. Değil de bugün yine çizgi roman okuyucusu koca yürekli bir arkadaşım "Kitapyurdu'na mail atmayacaksan bari JBC'ye at, eğer daha fazla hatalı basım varsa başka insanlara gitmesin" dedi.

Bana da çok mantıklı geldi. Sonuçta JBC'nin okuyucusuyla olan sıcak iletişimi belli.

Instagram'dan JBC'ye yukarıdaki görseli attım ve "Sizce de bir şeyler ters değil mi^^" yazdım. Ne eksik ne fazla. Cevap gelmedi. Gerçi henüz görmediler de. Cevap verselerdi detay verecektim. Gerçi, bilemiyorum Instagram'dan bunu yazmak ne kadar doğru, belki mail atsaydım veya Twitter'dan iletseydim daha sağlıklı olabilirdi, ancak şu anlık durum bu. Cevap verirseler editlerim burayı.

Şimdi diyeceksiniz ki "o kadar 'uğraşamam' dedin durdun, şimdi niye burada roman yazıyorsun?" Bunun iki sebebi var. Birincisi, JBC gerçekten sevdiğim, yakınlık duyduğum (Son olaylara karşı tutumları muhteşem zaten) bir yayınevi. Bu doğrultuda çok insana JBC'yi önerdim, çok mecrada (En yakın örneği şu mesela) "gidin alın" diye bahsini ettim, çok kişiye JBC çizgi romanı hediye ettim. Hatta bu blogdaki ilk çizgi roman yazısı bile Batman: Noel'in JBC edisyonunu anlattığım bir yazıydı. Yine çok kişiyi internetten kitap almaya yönelttim. Haliyle bir sorumluluk hissiyatı duydum, eğer iyi tecrübeleri aktarıyorsam bunu da aktarmalıyım diye düşündüm.

İkincisi ise üstteki paragrafla direkt bağlantılı. Beni uyaran arkadaşın dediği durum, eğer başkası alacaksa, benim yaşadığım tecrübe budur. Ben söyleyeyim de ^.^ Evet, galiba JBC cevap verseydi ya da görseydi büyük ihtimalle bu yazıyı yazmazdım. Çünkü müdahale ederlerdi diye düşünüyorum. (Ha, bundan kast ettiğim de bana yeni bir kopya yollamaları filan değil. Yanlış anlaşılmasın. Ben zaten bu kitabı çooook zaman önce okumuştum)

Ps: Hastalığım mı? Valla son on günde çöktüm. Ağır grip oldum, migren atağı geçirdim. Sanırım aldığım antibiyotik ve zibilyon ilaçtan mütevellit böbreklerim de "ben buradayım" diyor. Ayh, on günde eskidim bildiğiniz.

17 Ocak 2017 Salı

14 Ocak 2017 Cumartesi

2

Batman #9 - 13: I am Suicide

Rebirth sonrası Batman'i sayı sayı yazmıştım. I am Gotham ve Night of The Monster Men'i bitirdikten sonra bir süre hikaye hikaye gitmeye karar verdim. Elbette bir gün "sayı" formatına döneceğim ama bu ne zaman olur bilinmez (:

En son, Detective Comics #942'nin yazısında, Batman'in, Psycho Pirate'ı getirmek için Santa Prisca'ya yolculuğunu başlattığını söylemiştim. Dolayısıyla Bane'i gördük bu hikayede. Bu arada yazar Tom King, çizer ise Mikel Janin.

Çok kısa ne olup bittiğinden bahsedip görüş kısmına geçeceğim. Sayıyı zaten okuduysanız direkt görüş kısmına da atlayabilirsiniz, kırılma gücenme olmaz ^^


Batman, Bane ile karşılaşmaya gitmek için kendi takımını kuruyor: Ventriloquist, Bronze Tiger, Jewelee, Punch ve Catwoman'dan oluşturduğu ekiple Santa Prisca'ya gidiyor.

Bane artık Venom kullanmadığı için Psycho Pirate'ı yanında tutuyor. Psycho Pirate güçleriyle onun güçlü ve cesur olduğunu hatırlatıyor sürekli. Bane bir bağımlılıktan diğerine atlamış yani (: Her neyse, Batman Santa Prisca'ya gidiyor ve Bane'e, Psycho Pirate'ı vermesini yoksa belini kıracağını söylüyor.

Tabii ki Batman Bane ile bir çatışmaya giriyor ve Psycho Pirate'ı alıp gidiyor. Batman'in ekibi başarılı oluyor anlayacağınız ve evet Bane'in beli kırılıyor. En son tekrar Venom'a dönüyordu.



Şimdi gelelim yorumlama kısmına. Tom King Batman'ini ne kadar sevdiğimi önceki sayılarda söylemiştim. I am Gotham'ı oldukça başarılı bulmuştum, Night of The Monster Men'de de "Bize ne varsa yine Batman dergilerinde var" demiştim. Bu sözlerimin hâlâ arkasındayım ancak, I am Suicide beni o kadar tatmin eden bir arc olmadı açıkçası.

Neden? Şimdi ilk iki sayıda beklentiyi çok yükseklere çıkardı dergi. Hele ilk sayının girişi filan mükemmeldi. İkinci sayıda Batsy'nin habire Bane'i, belini kırmakla tehdit etmesi çok iyiydi. Malum, bilirsiniz, Bane daha önce Batman'i bildiğiniz kırmıştı :') Böyle hiç acımadan :) Çat diye :) Kırdı :)

Tom King'in bunu kullanması, çizgi roman okuyucusu için müthiş bir ayrıntı olsa da aynı zamanda beklentiyi de arttıran bir durum. Hani Knightfall'a referans veriyorsan bu aynı zamanda okuyucuya "Kanka sen rahat ol, ortalama değil sana muhteşem bir çizgi roman vereceğim" diyorsundur. Valla kimse aksini iddia etmesin :') En azından bende oluşan izlenim bu şekildeydi.

Ama ne oldu? Arada boşluk kalan yerler oldu. Batman'in takımında "şimdi buna ne gerek vardı ki?" dediğimiz yerler var. Mesela Bronze Tiger'ın çok da bir işlevi yoktu bence. Ventriloquist son anda yaptı yapacağını, bak ona bir şey diyemeyeceğim.


Catwoman! 237 kişiyi öldürmüş. Daha doğrusu bir terörist grubu Selina'nın küçükken kaldığı yetimhaneyi darma duman etmiş, pek çok kişiyi öldürmüş. Selina da bu grubun her bir üyesini öldürmüş. Bu durumdan pek hoşlanılmadığı yönünde yorumlar okudum. Hani Joker'in bile cinayet sayısı bu kadar değildi gibi yorumlar. Şimdi, altı gayet iyi doldurulduğu için benim buna bir lafım yok. Olmuş bu.

Her neyse, Catwoman bir ara takıma ihanet etti. Ama aslında etmemişti, işte Batman'in planının bir parçasıydı falan. Uff. Çok tahmin edilebilir bir şeydi. Bane bunu nasıl anlamaz? Hayır bir de Bane'in belini Selina kırdı. Ya sen, neyse ya bir şey demiyorum.

Bir diğer sevmediğim nokta ise Selina ve Bruce'un birbirine hitap eden uzun monologları. Bazı yerlerde öne geçtiği için sürekli geri dönüp "Ya bu panelde Batman ne yapıyordu ki?" diyerek geri dönüp durdum. Bir de birbirlerine Bat / Cat diye seslenmeleri vardı. Tamam kanka anlıyorum ikiniz de ergenliğinizi yaşayamadınız da bu ne allasen ya? asdfghjk.




Diğer yandan, ilk sayının girişinde Bane'in yaşadıklarının verilmesi çok ince bir detaydı. Bane'in psikolojisi çok güzel tasvir edilmişti. Bane'in çıplak olması ise ayrı mevzu: Ya artık Venom kullanmadığı için temiz olduğunu temsil ediliyordu, ya gücünü o dominantlığını ya da yeni doğmuş bir bebek kadar saf olmayı dilediğini veyahut da Batman'i yenmek için hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını temsil ediyordu bence. Ay seçin işte birini. Ya da hepsini kabul edin ben bilmem asdfghghj O değil adam kafatasından oluşan tahtında oturuyordu ya.

Sonuç olarak, Batman'in yemininin hatırlatılması gibi hoş noktalar olsa da bir şekilde tam oturmayan bir hikaye olmuş I am Suicide. Hele son sayı en sevmediğim sayı oldu. Diğer yandan ise Mikel Janin ne güzel çizmiş. Panelleri de ilginç kullanmış.

Giderayak notu: Batman #9'da Killing Joke'a yapılan gönderme de gözlerden kaçmadı. Bu sadece şık bir gönderme değil bence. Tom King, Selina'ya bayağı yer verecek gibi görünüyor.

"I've been thinking lately. About you and me."

10 Ocak 2017 Salı

6

Sherlock 4. Sezon 1. Bölüm: The Six Thatchers

Sherlock! Sonunda izledik yahu! Geçen yılki Noel bölümünü saymazsak -gerçi neden saymayalım ki?- yine epeeeey bekledik. Ömrüm Sherlock'u beklemekle geçiyor. Bunu söylemeden geçemeyeceğim: Sherlock'u ilk izlediğim zaman, liseli bir cengaver bir kızdım. Ben liseden mezun olalı yıllar oldu, saçlarım bile beyazladı, ama hayatımda değişmeyen tek şey Sherlock'un yeni sezonunu beklemek oldu sanırım. Yalnız Sherlock'un en ilk yayınlandığı zamanı hatırladım da, ne fırtınalar estirmişti. Herkes "Abi bi' dizi buldum. Sherlock Holmes kitaplarından uyarlanmış. Süper" diye ortalıkta dolanıyordu. Hey gidi.

O değil de, bu yıl Sherlock'un bölüm bölüm yazmak istedim, istedim de bilgisayarım bozuldu. Yeminle her işim ters gidiyor ya. Kuzenin bilgisayarına çöktüm şimdilik. O yüzden bu kadar geç kaldı :( Neyse bölüme geçelim.


Spoiler Şeysi

Ya peşin peşin söyleyeyim. Ben bu bölümü o kadar sevmedim. En başından başlayarak her şeyi o kadar iç içe sokmuşlardı ki, yani tamam Sherlock'un karışık kurgusuna zaten alışığız, ancak bunu biraz abartmadık mı? Hani, "Mary'yi bu bölüm öldüreceğiz onun için ne var ne yok bu bölüme sıkıştırmamız lazım. E tabii, bir yandan araya dava filan da sokmamız lazım. Hımmm, Mary'nin ölümüne giden yol karmaşık da olmalı tabii, şanımız yürüsün" mü dediniz ne yaptınız allasen ya? Aaaaa?! Annem izlese, her yer her yerde lafını buna çok güzel uydururdu valla.

Şimdi efem, laf ettim ancak, Power Rangers'lı araba vakasının, Thatcher büstleriyle Mary'ye bağlanması fikrini sevdim ben. Mary'nin geçmişini zaten öğrenecektik. Öleceğini de biliyorduk. Bu doğrultuda bu bölümün Mary'ye vakfedilmesi şaşırtmadı.

Ancak, yani, hem geçmişini bu bölümde aydınlatmanın hem de bu bölümde öldürmenin gereği var mıydı? Kadın ülke ülke gezdi bir de, kimlik üstüne kimlik değiştirdi. Bilmiyorum çok yoğun geldi bana oturtamadım. Hani daha geniş bir şekilde yaysalardı bunu keşke.


Bu arada A.G.R.A'nın bir grup çıkması beni hiiiiç mi hiç şaşırtmadı. Mary "İsmimin baş harfleri" demişti, ancak bunun yalan olduğu bariz belliydi. Ben bir grup ismi olduğunu tahmin etmiştim, grup olmasa da bir kod gibi bir şeydir demiştim. Kısmen tutturmuşum ^.^ Neden demeyelim, Sherlock'un Mary'de ilk gördüğü şeylerden biriydi "yalancı" ibaresi. Yani en iyi ihtimalle onun ne olduğunu eksik söyleyecekti.


Diğer yandan, Sherlock'un bu kadar duygusallaşması da bölümde sivrilen noktalardan biriydi. Bunun göze battığını söyleyenler olmuş ancak ben Sherlock'un insan yanını yansıttığı için rahatsız olmadım, bilakis hoşuma gitti. Sherlock'ta her şey çok az ama öz: Bu denli tutkuyla bağlanması gayet hoş bir nokta bence.

Ufaktan karakter değişimlerinden bahsetmişken, John'un yaptığı neydi öyle? Sürekli, yok kesin altından başka bir şey çıkacak dediysem de, böyle olmadı. Düpedüz diğer kadından hoşlandı. Böyle böyle kurguyu dolaylandırdılar işte. Zaten Mary ölecekti niye böyle bir şey yazdınız ki ya? Üzüldüm vallahi. Ayyy Mary ya!

Mary ise genel olarak sevilmeyen bir karakterdi. Yer yer John'un önüne geçmesi pek hoş karşılanmamıştı. Bende ise tam tersiydi. Mary gaaayet sevdiğim bir karakterdi. Hoş bir kadın figürüydü. Martin'le kimyaları çok uyuşuyordu. (Gerçek hayatta da birliktelerdi. Bunun da etkisi vardı bunda tabii. Umarım gerçek hayatta ayrılmamışlardır. Ona da üzüldüm valla) Sherlock'un bir kadın karakteri bu denli benimsemesini seviyordum. Aman öyle işte.

Şimdi bölümü ilk yayınlandığı gün izlemiştim. Bilgisayarım sağ olsun yazıyı ancak yazabiliyorum. Onun için göndermeleri filan hatırlayıp da yazamayacağım :( Teori kasmaya filan da gerek yok ikinci bölüm yayınlandı bile.

Of ikinci bölüm de yayınlandı evet. Finale çok az kaldı. Hatırlayıp üzüldüm bile :(


Söylemeden geçemedim, bölümün genel olarak görüntü yönetmenliği iyiydi. Martin'in yeni stiline ba-yıl-dım! Martin'in yeni stilini ne kadar beğendiysem, Benedict ve Amanda'nın makyajlarını bir o kadar beğenmedim. Benedict'in bazı yerlerdeki turuncu suratını unutamıyorum resmen :/

Fin.



2 Ocak 2017 Pazartesi

2

Bridget Jones's Baby


Geçen yine aşırı kültürlüyüm ve sanat filmi izlemekten beynim yandı. Tabii, ben her zaman belgesel falan izlerim. Belgesel izlemezsem, bağımsız sinemaya sararım, efendime söyleyeyim hep sanat filmi izlerim. Kesinlikle. İşte, dedim, nereye kadar kültür yani? Biraz da halk ne seviyor ona bakayım dedimasdfghjk Şaka tabii hep bunlar. Bildiğiniz düz insanım ben, romantik komedi filan izliyorum. Ortamlarda söylemiyorum yetiyor, sonuçta kim bilecek? ^^

Neyse, bu kadar espriler komiklikler yeter, meselemize geleyim. Bridget Jones'un ilk iki filmini de izledim daha önce. Hatta çocukluğumda izledim, sonra ergenliğimde de izledim. Aslında bakarsanız Bridget Jones'un ilk iki filmi benim çok da hayran olduğum filmler değil. "Sen de sağ gösterip soldan vuracak izlenimi yaratıp arkadan vuruyorsun" demeyin geliyorum söylemek istediğim şeye. Bu arada spoiler verebilirim, hiç emin değilim şu an.

Bridget, genel romantik komedilerinin aksine, biraz daha gerçekçi yaratılmaya çalışılmış bir karakter. Sigara içen, kilosundan memnun olmayan, aslında hayatından memnun olmayan bir kadın. Buraya kadar sıkıntı yok, ama filmlerde bu yapılmaya çalışırken karakter biraz fazla karikatürize edilmiş, biraz absürt kaçmıştı. Bu durum da benim pek hoşuma gitmemişti. Ancak yine de işlenen hikayeyi sevmiştim. "Her kadının hayali Mark Darcy, tahminlerin aksine Bridget Jones'a vurulur" teması, tabii ki beni de gülümsetmişti. 

Son filmde, badireler atlatsalar da Mark Darcy ve Bridget mutlu sona ulaşmışlardı, ancak bu mutlu sonu sürdürebilmek önemli, değil mi? Bakalım bu ikili bunu başarabilmişler mi? Filmin mottosu buydu. Cevabı size vereyim:


Daniel Clever'ın cenazesinde, Mark Darcy ile karşılaşıyor Bridget. Hem de karısıyla. Daha sonra iş yerinde de biraz işleri batırıyor. Bir miktar arkadaşları da ekiyor kendisini. Bunun üzerine spiker arkadaşıyla minnoş bir tatile gidiyor Aaa bu arada sorunun cevabı mı?

Hayır. Ettiremediler.

Tabii ki bu tatilde olan oluyor ve Bridget, Jack diye biriyle birlikte oluveriyor. Buraya kadar sıkıntı yok. Yaklaşık bir hafta sonra hayatının aşkı Mark Darcy ile aynı ortamda bulunuyor ve boşanmak üzere olan Darcy ile de oluyor. Yani bebeğin babası... İşte tüm film boyunca bunu öğrenmeye çalışıyoruz. 

Burada ara vererek söylemeliyim ki,  filmin müzikleri de yeniye ayak uydurmuş durumda; nerede Can't Get You Outta My Head'ler (Kylie Minogue) nerede It's Raining Men'ler (Geri Halliwell versiyon) Bu durum beni pek tabii hoşnut etmedi, eskiyi seven insanım ben, Gangnam Style bu filme olmamış kankalar. (Pop mu? Ayol metalciyim ben. Ortamlarda öğreniyorum Kylie Minogue'u filan. Tabii ne sandınız)


İşte buradan sonra, eskiye dair birkaç sahne görüyoruz. Açıkçası önceki filmdeki sahneleri revize edip eklemeleri güzel olmuş. Bu arada, Bridget'i en çok burada sevdim ben. Hâlâ saçma sapan davrandığı yerler olsa da, bir olgunluk gelmiş üzerine, bir hoşluk gelmiş. En azından giyinmeyi öğrenmiş. ^^

Tahmin edeceğiniz üzere, filmin sonuna kadar baba kim öğrenemiyoruz. Mark Darcy hâlâ her kadının hayallerindeki erkek; ancak Jack de onun kadar hoş davranıyor Bridget'e. Film bu ikilinin kapışmasıyla akıyor gidiyor, gerçekten eğlenceli sahneler var. Ancak benim ayrıca değinmek istediğim biri var: Doktor rolündeki Emma Thompson!

Film boyunca beni çok güldürdü. O tepkiler, o tavırlar, harikasın bebeğim! Evet kesinlikle Emma Thompson'ı filme eklemeleri müthiş olmuş, yazdıkları karakter de harikaydı. Asla sırıtmamış, absürt durmamış. Kimin aklına geldiyse alkışlıyorum seni kanka.

Açıkçası Jack, biraz fazla "muhteşem" bir karakter olmuş ancak Bridget'in evreninden bahsediyoruz. Burada her şey iyi güzel; ayak uyduramayan Bridget. İnsanların -aslında benim de- Bridget'e yakın hissetmesinin sebebi de bu değil mi zaten? İşler her yolunda gitmediği zaman, her şey muhteşemmiş de biz batırmışız gibi hissetmiyor muyuz? Dolayısıyla, Bridget aslında bizden biri, her ne kadar bu yönü abartılsa da. Neyse bu konuya sonra gelirim ^^

Mark Darcy... Canımız, Colin Firth'ümüz. Tanrım, Mark'ın yıllar sonraki halini görmek muhteşemdi! Yıllar sonra da Mark'ımız Mark, muhteşem, kibara, yakışıklı, düşünceli, bildiğimiz Darcy işte. Asaletinden hiçbir şey kaybetmemiş. 


Aslında filmi sevmemin sebebi, biraz hayallerimize "hadi oradan" demesi. Yani, herkes, en azından benim çevremdeki pek çok kişi; gençlikte yaşanan / yaşanacak olan acılara, talihsizliklere razı. Yani en azından bunu göze almış. Ancak herkes ama herkes orta yaşında bu sorunlardan sıyrılmış olmayı ve bir düzene oturmayı bekliyor. Film çok derinden olmasa da (kitapları okumadım bilemeyeceğim) buna bir bakış açısı getiriyor. Ya işler hiç yolunda gitmezse ve orta yaşta yalnız bir birey olursak? Buna ne kadar katlanabiliriz? Nasıl bir tepki veririz? Nasıl bir karakter haline dönüşürüz? Dram yaratmasa da bunlara dair noktalar da görüyoruz. 

Söylemek istediğim son şeyler ise; en azından medya sektöründe "genç bakışın" nasıl olduğuna dair ufak bir eleştiri de gördük. "Genç vizyon"un sükseli ama boş şeylerin peşinde olduğunu yansıtmışlar. Katılırız katılmayız o ayrı ^^ Ha bir de; feminizm. Bir feminist yürüyüşü var ve hemen herkes "Ayy ne gerek vardıysa kadınlar bir yürüyüşe çıkmış" efendime söyleyeyim "Kadın hakları için bir yürüyüş varmış, daha ne kadar hak alacaksak!" gibi replikler döndü. Bunun karşısında yer alan, yani bunun önemli olduğunu düşünen tek karakter de, tabii ki Mark Darcy idi. Buradan ne çıkartırsınız, orayı da size bırakıyorum.

Sonuç olarak, üçlemede benim en çok sevdiğim film bu oldu. Beni en çok eğlendiren buydu. Yer yer sinematografisi çok güzeldi. Müzikleri ve son paragrafı umursamazsam, benim için gayet tekrar izlenebilecek bir film olmuştur. Kusura bakmayın ama mutsuzken, depresyondayken tabii ki böyle filmler izleyeceğim ehe!^^


Ve'l-hâsıl kelâm özlemişiz Darcy'mizi <3<3<3 Duruşa bakın be! ^.^