18 Ağustos 2017 Cuma

0

Kafka (1991)

Eh malum, blogumun beşinci yılı olduğundan, nostalji yaparak Kafka ile ilgili bir şey yazmak istedim.Bu doğrultuda 1991 yapımı bu filmi seçtim, kendimi mi kıracağım yani? Hiç!

Kafka, Steven Soderbergh’in yönetmenliğinde, Jeremy Irons’ın başrolünü oynadığı, 1991 tarihli bir film. Hatırlatmakta fayda var; filmin renklerinin yüzde doksan beşi siyah beyaz. Siyah beyaz filmleri izlemeyenleri şimdiden uyarmakta fayda var. ^^(Yapmayın böyle şeyler, ayıp :d)

Yazı spoiler içerecektir; uyarmadı demeyin.

Konusunu da verip esas olayımıza geçelim: Kafka, İşçi kazaları ile ilgili bir sigorta şirketinde çalışan memurdur. Mesai arkadaşı Eduard Raban ölmüştür. Cesedi Kafka teşhis eder, ölümünün intihar olduğu düşünülmektedir. İntihar mevzusu ile kafası karışan, çok yakında zamanda durumun böyle olmadığını keşfedecek; dahası kendini hiç alakası yokken akıl almaz olayların içinde bulacaktır.

Öncelikle söylemekte fayda var, bu Franz Kafka’yı –en azından doğrudan- anlatan bir film değil. Kafka’nın kişiliğinden ve eserlerinden (yoğunlukla Dava ve Şato) esinlenilerek oluşturulmuş bir evrene ve karakterlere sahip. Dolayısıyla filmle ilgili aklınıza ilk gelen şey bir biyografi olmasın; Franz Kafka’ya dair biyografik noktalar taşıyan bir kurgu bu. Evet, basbayağı bir kurgu filmi.

Kafka, işçi kazaları ile ilgili bir sigorta şirketinde çalışan; hamam böceğine dönüşen bir adamla ilgili bir hikâye yazan, babasıyla ilgili sorunları olan ve hayata döneminden biraz daha farklı bir açıdan bakan biridir.

Tabii, filme sadece bir kurgu gözüyle de bakarsanız “kötü bir polisiye” de demeniz kuvvetle muhtemel. Filmin bir gerilim ve polisiye olduğu doğru ancak Kafka’nın yaşamını ve eserlerinde verdiği alt metinleri ve hatta dönemi de bilmek gerek. Çünkü film bunlar üzerinden anlatacağını anlatıyor.

Theresa Russell, Jeremy Irons (Kafka 1991)

Dava ve Şato’nun üzerinden bir kurgu oluşturulmuş; ve başta bürokrasi olmak üzere, (Kafka’nın hukuk geçmişini unutmamak gerek), adalet sisteminin eleştirisi yapılmakta, toplumun yarattığı sözlü ve yazılı olmayan “sosyal normların” ve insanın bilinçli bir şekilde yapmadığı kendi içindeki sorgulama sisteminden tutun da, dönemin paranoyasına kadar her şeyi bulmak mümkün.

Bu konunun üzerinde özellikle durmak istiyorum; Kafka tam olarak ne olup bittiğini anlamasa da, ilginç bir şekilde olup bitene de ayak uydurması ve aslında kendinin bile çok da farkında olmadığı paranoya oldukça iyi bir şekilde verilmiş. Dava ve Şato’yu okuyanlar direkt duruma aşina olacaktır zaten.



Dönem, dönem, dönem… Alman Ekspresyonizmi filmde çok rahat bir şekilde kendini hissettiriyor. Özellikle duvarlardaki dışavurumcu göndermeler aklımda kalan detaylardan, pek tabii oldukça hoşuma gitmişti. Filmi yeni izlemedim onun için direkt buraya göndermeyi aktaramıyorum ancak izlerken bu konuda dikkatli olmanızı tavsiye ederim (Yazar burada, bir miktar tembel bir blogger olduğunu aktarıyor) Yine diyaloglardan birinde Kafka’nın modernizmine yapılan işaret harikaydı.

Filmin en sevdiğim yönü ise Kafka’nın Şato’ya ulaşınca yaşadığı kısımlar. İşte filmin renkli olan yüzde beşlik kısmı burası: bir anda oldukça sürrealist bir havaya giriyoruz. Bu, yine göndermelerle desteklenmiş; Rene Magritte’in tablolarına olan göndermeler harikaydı. Filmin siyah beyaz olan kısmında da Magritte’e gönderme vardı zaten. The Menaced Assassin ve The False Mirror tablolarına gönderme olduğuna emin olmakla birlikte; The Mysteries of The Horizon, The Musings of the Solitary Walker, Pandora’s Box ve A Friend of Order tabloları da aklımdan geçmedi değil. Ancak bu ikinci kısımda saydığım eserlerden emin değilim, sanırım her melon şapkalı adamı Magritte’e bağlama hastalığına yakalandım :d Olsun, yine de söyleyeyim dedim.



Filmimizin sonunda Kafka, Gregor Samsa’nın yapamadığı dönüşümü yapmış gibi hissettim; Kafka “intihar” olduğunu söyleyerek, Samsa’nın aşamadığı yabancılaşmayı aşmış, topluma ayak uydurmuş gibiydi. Ancak bu sefer de onun sonunu getiren bu mu oldu? Kafka’nın hastalığının ortaya çıkışıyla sonlanıyor film; ölümü gösterilmese de ben bunun yukarıda söylediğim gibi bir metafor olduğunu düşünüyorum. Özellikle mektup sahnesi oldukça iç burkan sahnelerdendi.

Son olarak, bu film aslında oldukça fazla eleştirilen filmlerden biri. Eleştirilen yönü ise Kafka’yı ve eserlerinin derinliğini verememiş olması yönünde. Evet, filmin çok çok zayıf yönü var ve ben de “hayranı” değilim. Ancak dürüst olalım; hangi adaptasyon, Kafka’nın verdiğini verebilecek? Bunu yapmak o kadar kolay olsaydı Kafka zaten Kafka olmazdı. Tabii ki her daim daha iyisi yapılabilir ancak ben filmde, Kafka’yı ve eserlerini içselleştirenlerin, mutlaka seveceği noktalar bulacağını düşünüyorum. Özellikle Dava ve Şato’yu okumuşsanız mutlaka izleyin derim, bu eserleri –pek ihtimal vermiyorum ama- sevmemiş bile olsanız göz atın bence.

Hah bu arada, az kalsın unutuyordum! Max Brod’un kim olduğuna çok dikkat edin efem, buraya kadar dev spoiler vermiş olabilirim ancak bunu keşfetme keyfinizi hiç edecek değilim! (:


Her şeye rağmen Jeremy Irons'ı Kafka olarak izlemek müthiş <3<3<3

14 Ağustos 2017 Pazartesi

2

The Last Princess


Merhabalar!

Bugün biraz nostalji yapayım ve bir Kore filminden bahsedeyim dedim. Filmimiz; The Last Pincess ya da Deokhye-ongju (덕혜옹주). Açıkçası filmi çıktığı zamanlar duymuş; ancak izlememiştim. Geçenlerde legal bir online film / dizi izleme platformunda denk geldim (pek memnun olmadığım için isim vermedim ^^) ve “Aaa, izleyeyim o zaman yahu” diyerek izledim.

Film, Kwon Bi-young’ın bestseller romanından uyarlama. IMDb’de biyografi, drama kategorilerine girmiş; iki saat yedi dakika uzunluğunda. Yönetmeni ise Hur Jin-ho. Başrolde canımız ciğerimiz Son Ye Jin var, Prenses Dokhye’nin gençliğini ise I Miss You’dan bildiğimiz Kim So-Hyun oynamış. Bu kız da hem Yoon Eun Hye’nin gençliğini oynadı hem de Son Ye Jin’in ve ilginç olan ikisine de benziyor (:

Filmin konusu şöyle: Joseon döneminin son prensesini tanıyoruz Yi Deok-Hye. Babası öldürüldükten bir süre sonra, Japon istilasının söz konusu olduğu dönemler tabii, zorla Japonya’ya götürlüyor. Orada yaşadığı sıkıntılardan tutun da, zorla evlendirilmesine, Kore’ye dönme çabalarından pek çok şeyi izliyoruz.

Film bir romandan uyarlama, yani kurgunun kurgusu. Haliyle film başlarken görülen pek çok şeyin doğru olmadığı da bize hatırlatılıyor. Gerçekten de öyle, Deokhye’yi araştıranlar gerçek olmayan kısımları da fark edeceklerdir. Bunun yanında –doğal olarak- yanlı kabul edilebilecek de bir film. Bu benim için sıkıntı değil, doğaldır bunlar. İnsan kendinden olanı işlerken her zaman biraz daha objektiflikten uzaklaşır, bu çok çok normal.



Filmi sevdim mi? Evet ancak rahatsız eden kısımları var. Sevmediğim yanları pek çok, ancak yine de film bittiğinde memnun olarak kapattım bilgisayarı. Peki sevmediğim yönleri neler?

Birincisi dönemin içine çekilemedim: Bir şeyler bana oldukça yapay geldi ve dönemin akışına kaptıramadım kendimi. Belki de bundan mütevellit pek çok yerde “bitse de gitsek” moduna girmedim değil. Filmin inandırıcılığı ve akışında bir sıkıntı vardı yani. Belki süresi biraz daha kısaltılsa böyle olmayacaktı, ya da daha doğal çekimler olsaydı, mekanlar biraz da inandırıcı hale getirilseydi yine bu sorun bu kadar göze çarpmazdı.

Haliyle birkaç doldurma sahneyi çıkartıp atmak istedim filmden. Bununla birlikte oldukça güçlü, göze çarpan sahnelerin olduğunu söylemem gerek. Hani, gayet epik, efektif, insanı duygulandıran sahneler de mevcut. İşte keşke sahneler arası böyle iniş çıkışlar olmasaydı da filmin geneli tansiyonu yüksek tutabilseydi daha iyi olurdu.

Bir de ben filmi daha felsefik ele alırlar diye düşünmüştüm - Hanedanın son kadınını işledikleri içini biraz da böyle farklı yerlere gider diye hayal etmiştim. Beklentimi de yüksek tutarak başladım filme anlayacağınız bu "hafif" memnuniyetsizlik biraz da benim suçum (:

Valla bu Capon'a da içim gitmedi değil. Coffee Prince'de de çok severdim kendisini Ay ne tatlış bir Japondun sen ya. İçim kan ağladı sana sayın yakışıklı Japon :') Biz de Matsumoto Jun'a falan yakşıklı derdik. Sen efsanesin, resmen hayallerimin Japon'usun (asdfghjk) Neyse ben yine cıvıdım, iyice likit kıvama geçmeden bu notu bitireyim. (**Aşağıda notun notuna bakmayı unutmayın, ehe!)


Tabii, hep hoşlanmadığım kısımları söyledim, şimdi de sevdiğim kısımları söyleyeyim: film aksıyor mu? Evet aksıyor – üst paragrafları buraya taşımama gerek yok, ancak vermek istediği mesajı da veriyor. Duygusal sahneler oldukça iyi, kıyafetleri de oldukça hoş buldum. Hatta Son Ye Jin’in giydiği birkaç kıyafeti “diktirilir mi ki bu ya :d” diye aklımdan geçirmedim değil.

Joseon Hanedan’lığını son dönemi güzel işlenmiş. Dönem filmi sevenlerin ve Kore’ye ilgi duyanların mutlaka bakacağı bir film olmuş. (Onlar zaten izlemişlerdir bile:d) Ancak Kore’ye ilgi duymuyorsanız da bakın derim. Batının dönem filmlerini büyük bir ilgiyle izleyen biri olarak söylüyorum, biraz da Asya’ya; bu konuda bilhassa Kore’ye göz atmak lazım.

Böyle işte. Ne kadar da uzun zaman olmuş Son Ye Jin’i izlemeyeli. Özlemişim valla <3<3<3


Giderayak notu: Yahu bu hatun estetik mi yaptırdı ben takip etmeyeli? Sanki ufaktan bir değişmiş.

Giderayak notu 2: Yukarıdaki nota (**) işareti koymuştum ona geliyorum (asdfghjk). Hayallerimin Japon'u diye övdüğüm adam orijinalde Capon değil tabii ki arkadaşlar manyak mısınız asdfghjkl. Kendisi has piremslerimizden biriydi, valla hatırlamadıysanız çok kırılırım. (Bkz: Coffee Prince) Yalnız kaşları aldırmayı bırakmış, çok iyi olmuş o. 

He, benim biloka çizgi romandan ötürü gelmiş, Kore'yle alakası olmayan okuyuculara takdim edeyim kendisini: 7 yaşına kadar Japonya'da büyümüş sonra Kore'ye dönmüş, Koreli tatlış bir modelimiz kendisi. (Bu yazı nereye gidiyor bilmiyorum ama fazlasıyla 2010 - 2012 koktu buralar ^^) İsmini de bırakıyorum hadi yine iyisiniz: Kim Jae Wook. Coffee Prince isimli güzeller güzeli, harika ötesi, muhteşem dizide oynamıştı zamanında. Kendisi dizide yan roldü ancak ben yine de Coffee Prince'i izlemenizi öneririm ^^

Notlardan ayrı bir post olurdu yahu, neyse ben gidiyorum. Hadi sağlıcakla kalınız. 

Ende. 
Hatcik.


12 Ağustos 2017 Cumartesi

12

Bu Blog 5 Yaşında!

Vay be! Zaman nasıl da geçiyor! 12 Ağustos 2012'de kesin olarak bu blogdan yayın yapmaya başlamıştım. Dün gibi gözümün önünde ancak çok zaman geçti aradan, blogum da benimle birlikte değişti.

Aslında bu blog yayın hayatıma başladığım yer değildi: 2011'de çok yazarlı bir blogda yazıyordum, Kore içerikleri üzerineydi. (O yazıları da ulaşabilirsem bloga eklemek istiyorum, bir kısmı elimde ancak bir kısmı değil - bakalım) Daha sonra Ocak 2012'de blogumu açtım, çizgi roman ve diğer şeyler hakkında da yazmak istiyordum çünkü. Bundan dolayı da Ocak 2012'de Gogol'ün Palto'sunu yazdım buraya. Ancak kısa bir süre sonra sildim yazıyı; "kendi" blogumun olmasına hazır değildim demek ki (:

Daha sonra kafamdaki çizgi roman odaklı, film & dizi & kitap blogunu gerçekleştirmek için, 12 Ağustos 2012'de ilk yazımı yayımlamış oldum: Franz Kafka | Dönüşüm Hangi cesaretle, nasıl bir yürek yemişlikle Kafka üzerine yazmayı gerçekleştirdim bilmiyorum. Blogun temellerini attığımda 15 yaşımdaydım, bu yazı yayımlandığında henüz 16 olmuştum. Yaşıma başıma, cücük kadar tecrübeme bakmadan Kafka üzerine atıp tutmaya çalışmak iyi cesaretmiş :') Zaten pek de yazamamışım kabul edelim (asdfghjklş)

İlginç olansa ilk dönemler yayınlarım daha çok Kore dizileri ve filmleri üzerine olmuş. Kafamda çizgi roman odaklı bir site varken bir anda çizgimin kayması bir miktar ilginç bence ^^ Tabii o dönemde takip ettiğim (şimdi o ortamdan eser kalmadı) blogların etkisi de çok büyüktü. Bir de hiçbir zaman çizgi roman konusunda yetkin yazılar ortaya koyamayacağımı düşünüyordum (hâlâ da öyle düşünüyorum aslında ^^) Çünkü çizgi roman her daim benim için dipsiz bir kuyu, her daim öğrenecek çok şeyin olduğu; ne kadar okuyup öğrenirsen bilginin o kadar küçüldüğü bir medium oldu. Haliyle aslında bu "yetersizlik" hissiyatının bir sonu yok.

Bu sebepten 2015'te ilk çizgi roman yazımı da yazmış oldum. 2015'te -yine- çok odaklanamamış olsam da (sınavdan ötürü), bırakmadım. 2016'da ise biraz daha yoğunlaşabildim. Şimdi de bloguma yine çok vakit ayıramasam da, bir standardı yakalamaya çalışıyorum (:

Böyle işte, bu blog sayesinde çok insanla tanıştım, pek çok insanla iletişime geçtim. Ben değiştikçe o da değişti, pek çok zaman kişisel şeyler içerdi. (Hâlâ da öyle!) Çoğu zaman kendimi ifade aracım oldu, gerçek hayatta hiç değinemediğim şeyleri burada konuşabilme imkanı buldum. Ve şu zamana kadar bana kazandırdıkları, negatif yönlerinden çok çok çoook daha fazla!

O yüzden zannediyorum ki, daha çook uzun süre bu blog açık kalacak. Belki kimi zaman hiç yazmayacağım, kimi zaman üst üste post paylaşacağım; ama -umarım ki- unutup, arkamı döneceğim bir mecra olmayacak.

Böyle işte. Nice yıllara blogcum! Daha söyleyeceğim şeyler var. ^^

Bu süreçte beni okuyan, okumayan, olumlu - olumsuz eleştiri yapan, destek olan ya da hiçbir şey düşünmeyen, yolu bir şekilde buraya düşmüş olan herkese çok çok teşekkürler! (:

Not: Blogun beşinci yılı için bir nostalji yapayım dedim: Kafka (1991) filminin yazısı gelecek (umuyorum ki) ve bir de Kore filmi var sırada ^^




5 Ağustos 2017 Cumartesi

2

Batman #25



En son yirmi dördüncü sayıda Batman, (Bkz: Batman #24) Selina’ya evlilik teklif etmişti. Biz de artık iki kötünün savaşına giriyoruz: Joker ve Riddler! Açıkçası sitede oldukça çılgın bir Riddler hayranı yazar varken eventi benim yazmam bir miktar ayıp oldu – ancak ben kendisinden icazet aldım (vay be kelimeye gelin asdfgh) yani sorunsuz bir şekilde olayımıza giriyorum.

Yazıya başlamadan önce bir şeyi itiraf etmeliyim: Riddler çok sevmeme karşın kafasına girebildiğim bir karakter değil. Yani kendisi, hakkında kolay kolay yorum yapabildiğim; teoriler üretebildiğim karakterlerden değil. Haliyle geçtiğimiz dönem içinde sevdiğim birkaç Riddler hikayesini baştan okudum; içlerinde çok sevdiğim Four of a Kind da vardı, pek hayranı olmadığım Zero Year da. (Hayır Hush yoktu :d) Yani pek tabii karaktere aşinaysanız okumanıza gerek yok ancak Batman okumaya Rebirth ile başladıysanız, size tavsiyem Four of a Kind’a göz atmanız olabilir. Dediğim gibi ben bile daha iyi yorumlayabilmek için tekrardan bir okudum.

Spoiler:

Bruce’un öykülemesi ile hikayemizi öğrenmeye başlıyoruz. Daha ilk sahneden Joker’ı görüyoruz, insanları sırayla sahneye çıkarıyor ve onu güldürmesi için zorluyor. Pek tabii güldürmediği için de herkesi öldürüyor. Tam bir psikolojik terör söz konusu. Daha sonra Edward Nigma’yı görüyoruz, hapis altında tutulurken polisler kendisinden yardım almaya başlamış. Çözemedikleri durumda ona başvuruyorlar. Joker’in nerede olduğunu bulmasını istiyorlar kendisinden. İlk etapta yardımcı olmayan Nigma, polisi yardımcı olacakmış gibi geri çağırıp öldürüyor. Daha sonra Gordon’u görüyoruz. Joke Factory’ye adamlarını gönderiyor derken bir patlama oluyor ve tekrardan Joker görüş alanımıza giriyor. Ölü bir GCPD elemanını güldürmeye çalışıyor, başka bir kadını öldürüyor ve oradan uzaklaşıyor. Derken yine Riddler’a dönüyoruz, bir oda dolusu GCPD polisi elinde silahlarıyla durdurmaya çalışıyor. Ancak Riddler, isimler saymaya başlayarak elini kolunu sallayarak oradan kaçıyor. Polislere yardımcı olduğu sıralar her biri hakkında bilgi kazanmış meğerse. Orada da hepsinin yakınlarının isimlerini sayarak fiske dahi almadan uzaklaşıyor.



Yine Joker’e dönüyoruz, kırmızı bir arabanın içinde şoföre bir şaka anlatıyor. Arabayı süren kişi gülüyor ancak Joker “komik değildi” diyerek tekrar cinayet işliyor. Araba kazası oluyor, Batman duyar duymaz olay yerine gidiyor ancak Riddler, Batman’den önce davranmış. Joker mekanına gidiyor ve Riddler da peşinden gidiyor. Riddler konuşmaya başlıyor, Joker’a Batman’e karşı birlik olmak için teklifte bulunuyor. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi, Joker, Riddler’ı vuruyor. Derken Batman camdan olay yerine giriş yapıyor. Riddler’ı yerde buluyor ve Riddler Batman’e, Joker’in onun bombasıyla uzaklaştığını söylüyor. Riddler’ın yaşamasına ihtimal vermeyen Batman, Joker’in peşinden gidiyor. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi, Riddler kaçıyor. Biz de Bruce’u hikayeyi Selina’ya anlatırken görüyoruz ve kapanış. Savaşımız başladı!



Şimdi özellikle sayıya gelmeden önce söylemek istediğim bir iki şey var: Sürerlilik. Sürerlilik konusunda yamulmuş durumdayız. Malum hâlâ DC evreninde hala zaman eğilip bükülüyor, hangi hikayelerin canon olduğunu tam olarak söyleyemiyoruz. Heh işte bu noktada bizim olayımız War of Jokes and Riddles’ın nerede olduğu da bir miktar muamma.

Zero Year sonrası mı? Batman Year One sonrası mı?

Eğer Batman sayıları üzerine geniş çaplı bir okuma yapıyorsanız, yabancı kaynaklı birkaç sitede eventin Zero Year sonrası olarak belirtildiğini görmüşsünüzdür. Açıkçası ben buna katılmıyorum. Neden?

Çünkü, Tom King’e hikayenin yeri sorulduğunda “Year one plus a year or so” cevabını vermiş. Bir de kendisinin şöyle bir tweeti var:

Bunu da geçersek New 52’nin Riddler’ı Nygma idi. Bizim buradaki Riddler’ımız ise Nigma. Year One’ın devam serilerinden olan Four of a Kind’ın Edward Nigma’sı. Diyeceğim o ki bence bu seri Year One’dan sonra geçiyor. Evet, geçtiğimiz sayılardan birinde Zero Year’a gönderme oldu ancak, aynı zamanda Year One ve 1940 Batman’i de hatırlatılmıştı bize. Ha, kesin cevaba ileride ulaşacağız, Year One değil de Zero Year sonrasındaysa eğer, gelip bana “Sen bize Year One demiştin, Zero Year çıktı bu!11!!1!” şeklinde atar yapmayın gözünüzü seveyim (asdfghjkl)



Artık tamamı ile sayımıza giriyorum, Joker’ın oldukça sert olduğu sayılardan biri bu. Scott Snyder’ın Joker’ini andırmıyor değil. Ancak fazlasıyla iyi tasvir edilmiş olduğunu düşünüyorum, yarattığı psikolojik ve fiziksel terörizm oldukça iyi hissediliyor. İnsanları sahneye çıkarıp bir bir öldürmek ne? Evet tam da Joker’ın yapacağı bir iş, daha kötülerini yapmadı mı? Fazlasıyla yaptı, ancak hâlâ tüyler ürpertici.

Joker’ın espri anlayışını kaybettiği söylenirken, pek tabii burada kendi dünyasının sembolize edildiğini düşünüyorum. Riddler’ın ise bazı noktalarla Joker’a benzediği de bir gerçek, işte bu noktada bu ikisinin farklı göz önüne konmaya başlanmış, Tom King nasıl bir yol izleyecek kestiremiyorum ancak iki karakterin de neden Batman evreni için “olmazsa olmaz” karakterler olduğunu ortaya koyarsa, iki karakterin de birbirine olan benzerliklerini değil de; farklılıklarını ele alırsa tadından yenmez.



Tabii bu bir giriş sayısı olduğu için pek bir şey söylenmiyor, teori filan üretmekse gereksiz. Çünkü sayı kesinlikle güçlü bir izlenim kurma, cliffhanger bırakma üzerine kurulu.

İlerleyişi ise oldukça merak uyandırıcı ve güçlü. Aslında burada hem artı hem de eksi bir puan var. Bruce’un anlatıcılığını okumak keyifli, bir anlatıcılık ile ilerlediği için hikâye anlatımı biraz parça parça hissini uyandırıyor, sanki büyük noktalar Bruce’un gözünde canlanıyormuş gibi bir his yakaladım ben. Bu ilginç olabilmekle birlikte bazen dikkat dağıtıcı olabiliyor, yani hikâyenin içine girebilmek için bir geri dönüşler yaşanmıyor değil, ancak bu benim için pek de sorun değil.

Yani, iyi bir giriş sayısıydı. Benim açımdan sıradaki sayıya merak uyandıran, dinamizmi iyi olan bir girişti. Bu arada bu zamana kadar Tom King’in Joker’ı hikayeye sokmamasına seviniyor, “Biraz farklı karakterler okuyalım yahu” diyordum. Ne yalan söyleyeyim, özlemişim Joker’ı. Bir de Tom King gönderme yapmamış mı yoksa ben mi yakalayamadım? Yapmadıysa başımıza taş yağacak demektir arkadaşlar.

O değil de Mikel Janin muhteşem değil mi? Hele o Rogues Gallery sahnesi harikaydı <3<3


Puan: 8/10

2 Ağustos 2017 Çarşamba

2

Pyongyang: A Journey in North Korea



Selamlar! Bugün oldukça ünlü bir eser olan, Pyongyang: A Journey in North Korea (Pyongyang: Kuzey Kore'ye Bir Yolculuk) ile buradayım.

Öncelikle Guy Delisle’in ulaşabildiğim tüm eserlerini okudum (Hostage var sırada), yani işleri hakkında az buçuk da olsa yorum yapabileceğimi düşünüyorum.

Pyongyang için, Graphic Memoir diyen var, Graphic Nonfiction diyen var, bu tanımlamaları daha da geliştirenler var. Garphic Memoir ve Graphic Nonfiction yanlış olmasa da ben eseri daha genel tanımlayacağım.

Pyongyang: A Journey in North Korea, Guy Delisle'in Drawn and Quarterly'den çıkan, gezi ve anı nitelikleri taşıyan, siyah beyaz grafik romanı. Guy Delisle, bir animasyon işi için Kuzey Kore'ye yaptığı iki aylık seyahati anlatıyor.

Öncelikle kitap hakkında söyleyeceğim birkaç şey var, ondan sonra çizgi romana getirilen bir takım eleştiriler üzerinden söyleyeceklerimi topralayıp, yazıyı bitireceğim.

Yukarıda belirttiğim gibi, bu gezi özellikleri taşıyan ama anı yönü ağır basan ve kurgusal olmayan bir grafik roman.

Guy Delisle’in uçaktan inişiyle başlayan Kuzey Kore macerasına tanıklık ediyoruz. Uçaktan iner inmez gözlemlerini aktarmaya başlayan Guy Delisle’in macerası ilginç olmakla birlikte, sinir bozucu bir hale bürünüyor.

"Biraz ışık alabilmek için pencerenin yanına oturduk.
-Siktir! Korumalara söylemeyi unuttuk...
Kore'de üç aydan sonra, Sandrine belirli refleksler geliştirmiş. 
-Kim takar? Hemen yan taraftayız. 
Bu Richard'ın ikinci haftası."

Benim favori çizgi romanlarım arasında. İngilizce olarak iki kere, en son da Türkçe olarak bir kez okudum. Bloga yazmak için de şöyle bir tekrardan göz gezdirdim, ve “ben neden bloga yazmıyorum ki” diye düşündüm.

Aslında bunun cevabı basit, iyi eserler / yapımlar hakkında çiziktirmek daha zor oluyor, çünkü yazı övgüden ileri gitmiyor. “Şurası çok iyi, burası çok iyi”lerle boğulmuş bir girdiyi kişinin bloguna taşıması aslında daha zor oluyor. İşte tam da bu yüzden Guy Delisle’in herhangi bir eseri hakkında bir tanıtım yazısı yazmadım bugüne kadar. Ancak sanırım, Pyongyang için “şu kadar iyi” demekten daha fazlasını söyleyebileceğim şeyler var.

Öncelikle Guy Delisle’in anlatım tarzını oldukça seviyorum, genelde en başından itibaren kolaylıkla içine gireceğiniz bir anlatımı var ki, bunu kurgusal olmayan eserlerde yapmanın daha zor olduğunu düşünürsek, Guy Delisle burada tam puanı alıyor.

Tabii öykülemesinden ziyade, bakmamız gereken başka şeyler de var. Çünkü bu bir roman değil, bu blogda şu an bu yazıyı okuyorsanız ve şu an yazının üç yüzüncü kelimesini okuyacak kadar sabırlıysanız, çizgi romanı –hele hele grafik romanı- başlı başına bir “medium” olarak, bir sanat olarak ele aldığınızı varsayıyorum. Eh, Guy Delisle animatör de olduğu için sayfaları nasıl “akıtacağını” çok iyi biliyor. Az değil; 175 sayfalık, kurgu olmayan bir kitaptan bahsediyoruz; ve kitap tek oturuşta, hiç yormadan bitiyor.

İşte tam bu noktada Guy Delisle’in animatör kimliğinin, çizgi romanına ne kadar yakıştığını görüyoruz. Scott McColud’un “Understanding Comics” isimli eserini okuyanlar bilir, Scott McCloud daha ilk anlardan bir çizgi romanın nasıl daha okunabilir olabileceğini bize göstermişti. Guy Delisle de işte bunu çok iyi yapıyor. Çizgisini basit tutarak akıcılığın temposunu çok iyi sağlıyor. Tabii bu Pyongyang’daki mimarinin üstünkörü çizilmiş olduğunu düşündürmesin, Guy Delisle kendini betimlerken işini çok “temiz” ve sade tutuyor. Böylece çok öz olarak vermek istediği duyguyu veriyor.

"Lanet olsun, burada 40 vattan daha aydınlık tek bir ampul yok. Muhtemelen kör olacağım, ama sanırım Orwell buna değer"

Onun haricinde de binaları, anıtları vesaire olması gerektiği gibi aydınlatıyor, abartıya kaçmadan güzel bir tasvirle gösteriyor bize. Panellemesine girmemin gerek olacağını düşünmüyorum zaten (: Ay hadi tamam gireyim, çok deneysel değil ancak, Guy Delisle’den bahsediyoruz, panelleri nasıl kullanacağını bilmese sabahtan beri akıcılıktan bahsedebilir miydim? ^^

Guy Delisle’in gözlemlerini okumak çok keyifli. Özellikle bazı noktalarda çizgi romancı kimliğiyle öyle bir yaklaşıyor ki, benim en sevdiğim kısımlar buralar oldu pek tabii. Özellikle propaganda amacıyla yapılanları aktarmasını da sevdim Guy Delisle’in.

Anlayacağınız üzere, kitapta Guy Delisle’in bakış açısına çok kolay girdiğiniz gibi onun gibi hissetmek de çok uzun zaman almıyor. “Hımm ilginçmiş,” diye başladım çizgi romana, kitabı bitirirken Guy Delisle’in uçurmaya çalıştığı kağıt uçaklara “Hadi git be!” diyerek bitirdim.

Ha, bu arada, Guy Delisle’in siyah beyaz tarzının Pyongyang’e ayrıca yakıştığını söylemeden geçemeyeceğim. “Cuk” diye oturmuş Kuzey Kore’ye ^^


Her ikisi de daima Oğul Kim'i veya Baba Kim'i tasvir eden resmi rozetlerden birini takıyor. Portrelerden bir şey söyleyemezsiniz, ancak birbirlerinin resmini taşıdıklarını düşünmek çok cazip, animatörlerin sevdiği bir çeşit kısa devre oluşturuyor...  


Şimdi gelelim eleştiri kısmına. Aslında söyleyeceğim birkaç şeyi de bu vesileyle söylemiş olacağım; kitaba getirilen, birbiriyle bağlantılı, iki tane eleştiri var.

Birincisi: Kuzey Kore hakkında yeterince eleştiri yapmaması.

Şimdi öncelikle, George Orwell’ın kitapta kısım kısım bize hatırlatılması bize bu kitabının amacının eleştiri yapmak olduğunu göstermez. Tam aksine, bu kitap oldukça kişisel bir seyahat güncesi, mevzu bahis ülkenin Kuzey Kore olmasından kaynaklanan bir eleştirel durum yok değil, ancak Guy Delisle’in ilk amacı bu değil. Duruma göre düşündüklerini aktarıyor ancak dediğim gibi esas amacı bu değil.

İkincisi ise Kuzey Kore ile ilgili “yeni şeyler” söylememesi.

E, evet?!

Arkadaşlar, Dünya’nın en ama en izole ülkesinden bahsediyoruz, sizce içeri giren yabancı birinin yeni şeyler görmesi, yeni bilgiler edinmesi ne kadar olası? Zaten gördükleri ve görebilecekleri her şey planlı programlı, rehbersiz nefes alamıyorlar. (Ya da çöpün resmini bile çekemiyorlar:d) Haliyle kitap size Kuzey Kore’yle ilgili “aman aman” yeni şeyler söylemeyecek. (Ki kitabın bir yerinde de geçiyor, dışarıdayken burayla ilgili bilgi almak daha kolay diye.) Yani bu kitabı okuyacaksanız, talep ettiğiniz şey Guy Delisle’in gözlemleri olmalı, ikincil olarak diğer kısım geliyor açıkçası.


Yazının son kısmına geleyim artık. Guy Delisle’in yazıp çizdiği bu kurgusal olmayan grafik romanının okunması tarftarıyım. Çizgileriyle, akıcılığıyla, Guy Delisle’in bakış açılarıyla okunması gereken çizgi romanlardan.

-Buranın internete bağlantısı olmayan tek ülke olduğunun farkındasın değil mi?
-Oh hayır... Öyle söyleme!
-Bu doğru... 

Ayrıca;


Ülkeye George Orwell sokmak ne be adam? Çılgın mısın nesin yani?






30 Temmuz 2017 Pazar

0

Colder


Merhabalar!

Yine bir çizgi roman yazısı ile buradayım. Beni birazcık tanıyorsanız korku türüne olan ilgimi de bilirsiniz, ancak maalesef ki bu janrda o kadar harika şeylerle karşılaşmıyoruz. İşte ben de bu türün çizgi roman kolunu kovalamaktayım uzun zamandır. Daha önce blogda başka korku çizgi romanları (Bkz: Outcast) (Bkz: Wytches) hakkında çiziktirmiştim, ancak Outcast ve Wytches Image Comics çıkışlıydı. Blogda az buçuk Dark Horse rüzgarı essin istediğimden, bu sefer Colder’ı tanıtmaya karar verdim.


Ay ne uzun bir girizgah oldu! Seri hakkında genel bilgileri vereceğim, konusundan bahsedip kritiğe geçeceğim, isteyen istediği bölüme atlayabilir ^^

Kasım 2012’den bu yanan çıkan serinin on beş sayısı yayımlandı, ciltler beşer sayı olarak ayrılmış yani toplamda üç cildimiz var; Colder: Volume 1, Colder: The Bad Seed, Colder: Toss The Bones – ve evet ciltler birbiriyle bağlantılı. Serinin yazarı Paul Tobin (Bandette, I Was the Cat) ve çizeri ise Juan E. Ferreyra (Gotham By Midnight, Prometheus) Serinin 2014 yılında Eisner Ödülleri’nde Best Limited Series kategorisinde adaylığı bulunmakta. 



Konusu ise şöyle: 12 Ekim 1942. Massachusetts’te (bakmadan yazdım :d), Sansid Asylum’dayız. Bir yangın çıkar ve bir portal açılır. İçeriden serimizin kötüsü çıkar: Nimble Jack. Nimble Jack, Declan’ı tanır ve ona “You will grow colder,” der. Aradan yıllar geçer ve Declan’ın yaşaması imkansız bir vücut sıcaklığında buluruz: Konuşmamakta, hiçbir şeye tepki vermemektedir. Tıbben yaşaması bir mucize olan Declan’ın suskunluğu bir gün sona erecektir. Günümüze geliriz (aslında 2012’ye işte ^^) İnsanların göremediği Nimble Jack, Reese ve dolayısıyla Declan’ın yaşadığı yere ufak bir ziyaret yapmıştır, ve bunun üzerine Declan’ın hikayesini öğreniriz.

Nimble Jack delilikle beslenen biridir. Declan ise, deliliği iyileştirebilmektedir. Ancak bunun da bir bedeli vardır, her iyileştirme sırasında Declan’ın vücut sıcaklığı düşmektedir ve sıfıra ulaştığı an her şey bitecektir… Eh, bilin bakalım bunun olmasını kim bekliyor (:



Şimdi geçelim esas kısmımıza, bu nasıl bir seri?

Çizgi romanın oldukça hızlı okunduğunu söylemeliyim. Çok çabuk ikinci ve üçüncü volüme geçiyorsunuz. Ancak bununla birlikte karakter derinliği pek yok desem yanlış olmaz.

Şöyle ki, Declan’ın bazı testlerden geçmiş olduğunu görüyoruz ancak panelleri dikkatle inceleyen bir okuyucu değilseniz, bunu kaçırmanız çok olası. İkinci ciltte neyin ne olduğuna yöneliyoruz. Ve üçüncü cilde geçiyoruz ancak, arada bir “kötü” değişse de aynı formül işleniyor. Declan’ın deliler dünyasına gitmesiyle şekilleniyor olaylar.

Deliler dünyası doğru kavram mı şu an bilemesem de, Declan mental rahatsızlığı olan insanlar aracılığıyla bir çeşit paralel evrene gidiyor, ve deyim yerindeyse “deliliğe” ulaşıyor. Olayların büyük bir kısmı burada geçiyor ve söylemeliyim ki, yukarıdaki paragrafta her ne kadar yakınıyormuş gibi bir his versem de çizgi romanda en sevdiğim kısımlar buradakiler oldu. Tasvir edilişi, o karanlık hava, çok güzel yansıtılmıştı gerçekten. Ancak benim kızdığım nokta mekan değil, hep aynı işlenen formül. –Hafif spoiler geliyor- Reese’i bu paralel evrenden kurtarma olayı bir noktadan sonra gerçekten sıktı.Spoiler Bitti-

İkinci ciltteki kötümüz Swivel’ın ilginç olduğunu söylemem gerek. Aslında konuyu oldukça güzel genişletebilirlerdi bununla ancak, yeterince iyi kullanılmadığını düşünüyorum. Ah, bu potansiyeli kullanılmamış kötüler!

Üçüncü ciltte aslında tahmin ettiğim olay gerçekleşti ancak, “Onun” geri dönmemesi imkansızdı zaten. Burada da sonu beni biraz üzdü. Neden? Çünkü nereye gittiği belli değil. Yani dördüncü bir cilt yolda olsa “Çok iyi bir cliffhanger olmuş,” derdim ki böyle bir haber henüz ortada yok (en azından ben bilmiyorum) Haliyle o ortada kalmışlık hissi beni bir miktar hoşnut etmedi.



Fakaat, bir şeyin kötü yanlarını söylemek kolay. Bakmayın burada hoşnut olmadığım yönlerini söylediğime. Eğer korku janrında "delilik” temasını seviyorsanız, tam size göre, bir solukta bitireceğiniz bir çizgi roman serisi Colder. Çünkü bu temayı saçmalamadan işleyebilen pek fazla örnek önümüzde yok. Özetle American Horror Story’de en sevdiğiniz sezon “Asylum” idiyse, buyrunuz, başlayın.

Değineceğim bir diğer nokta ise Nimble Jack’i, oldukça Joker’vari bir karakter olarak bulmam. Okurken sürekli Joker’ın hikayelerinin gözümün önüne gelmesi, o çılgın hareketleri, her şeyi Joker’ı anımsattı. “Saçmalama Hatcik, her haltı Batman’e bağlama hastalığından muzdaripsin işte,” dedim. Ancak daha sonra yazıyı yazmadan önce hakkında bir şeyler okuyayım diye açtığım yazılarda da, internet yazarlarının Nimble Jack’i oldukça Joker’a benzettiğini okudum. Buradan aldığım gazla serinin bir miktar Batman: Arkham Asylum – A Serious House on Serious Earth’ü anımsattığını söyleyebilirim. Anımsatıyor ama, yani öyle aman aman bir benzerlik yok.

Yazıyı fazla uzattım sanırım, son birkaç şey söyleyip gideceğim. Serinin hızlı okunuyor olması, alt metinlerinin dolu olmamasından ya da verecek bir fikri olmamasından kaynaklanmıyor. Kendi içinde gayet tutarlı bir fikri ve üzerine düşünecek pek çok noktası var. Açıkçası seriyi yeni okumadım – taze taze bir yazı yazıyor değilim, yani göndermelerini yahut üstü kapalı imalarını hatırlamıyorum ancak ilk sayısında bir gönderme vardı ki unutmadım:




Nimble Jack bir deliden beslenmek için bir mahkûmun yanına gidiyor ve mahkûmun duvarında Ary Scheffer’ın Temptation of Christ (1854) adlı tablosunu görüyoruz. Malumunuz Arij / Ary Scheffer’ın Dante’ye dair olan tablosu meşhurdur ( Farklı varyasyonlarda isimler görebilirsiniz ancak “The Shades of Francesca di Rimini and Paolo Malatesta Appearing to Dante and Virgil” diye arattığınızda bahsettiğim tabloyu kuvvetle muhtemel bulursunuz) Peki, Inferno’ya dair olan bu tablo değil de Ary Scheffer’ın neden bu tablosu? (: Burayı size bırakıyorum çünkü ben net bir cevaba ulaşmış değilim (asdfghjkj) Olur da bir gün bulursam güncelleme yaparım (hepimiz biliyoruz ki, yapmam ^^)

Toparlayacak olursam korku türünde iyi, oldukça okunabilir bir çizgi roman serisi Colder. Özellikle korku içinde delilik teması sevenler baksın derim. American Horror Story: Asylum, yahut Batman: Arkham Asylum seviyorsanız mutlaka bir şans verin. Evet, yukarıda hoş bulmadığım yerleri belirttim ancak totalde iyi bir çizgi roman serisi diyebiliriz.

Hah, az kalsın unutacaktım! Serinin +16 olarak geçtiğini belirteyim. Ben çok mantıklı bulmasam da yine de uyarayım asdfghjklşi






16 Temmuz 2017 Pazar

0

I Hate Fairyland



Ne zamandır şöyle güzel bir kara mizah yapan çizgi romanlara bakıyordum. Bu doğrultuda da I Hate Fairyland tavsiye edebileceğim seriler arasına girdi.

“Ne dilediğinize dikkat edin, gerçekleşebilir” temalı şeyleri sevenleri buraya alalım, çünkü hikaye tam olarak bunu anlatıyor.

Ekim 2015 ten beri Image Comics’ten yayımlanan serinin yazar ve çizeri Skottie Young. Henüz 15 sayısı çıktı.

Altı yaşındaki protagonistimiz Gertrude, bir gün büyüyle, harika şeylerle, kahkaha ve eğlenceyle dolu bir dünyaya yolculuk yapmak ister. Bu dileği bir anda gerçekleşir. Yerden bir portal gibi bir şey açılır ve Gertrude’un yolculuğu başlar: Artık Fairyland’dedir, yani masallar ülkesinde.



Her tarafın rengarenk olduğu, yenilen şeylerin şeker, şeker ve şekerden ibaret olduğu Fairyland’den anında nefret eder Gertrude. Kraliçeye de geri dönmek istediğini söyler. Kraliçe tabii ki geri dönebileceğini ancak bunun için bir yolculuktan geçip bir anahtarı bulması gerektiğini söyler. Böylece Gertrude’un Fairyland’den kurtulma macerası başlar.

Yalnız şöyle bir durum vardır, Fairyland ile bizim dünyamızın zaman işleyişi farklıdır – Gertrude bu yolculukta otuz yılı devirir. Yani dışarıdan altı yaşında gözükse de içten içe oldukça değişmiştir.

Yolculuğu sırasında bunu söyleyen Mr. Moon’u öldürür Gertrude, şahitlik yapamasınlar diye bütün yıldızları da öldürür tabii. Terasından gökyüzünü izleyen Kraliçe hayatı boyunca böyle bir yıldız kayması görmediğini dile getirir ve yanına düşen, ölmek üzere olan yıldızlardan biri bunu Gertrude’un yaptığını söyler. Böylelikle Kraliçe, Gertrude’un işini bitirmeye karar verir ancak Fairyland’in kurallarına göre Kraliçe misafirlerin saçının teline bile zarar veremez. Bunun üzerine Kraliçe başka planlar yapacaktır.



Seri çocuklara yönelik bir çizgi roman gibi gözükse de asla öyle değil. Hatta eğer Tarantino bir çizgi roman yapacak olsaydı ancak bu kadar şiddet içerirdi herhalde.

Seri için çok da söylenecek bir şey, çok da irdelenecek bir konu yok aslında. Yukarıda da söylediğim gibi bol bol kara mizah olan, şiddet seviyesi yüksek, güldüren ve çok çabuk okunan bir seri. Ama Gertrude’un geçtiği aşamaları görmek çok keyifli, -hafif spoiler geliyor- ejderhasını bile buradan kurtulmak için bırakan Gertrude, zamanla “ya ben niye buradan kurtulamıyorum, acaba iyi bir insan olmadığım için mi” deyip kendini değiştirmeye çalışıyor filan. Oldukça keyifli bir çizgi roman yani.

Yaza girdiğimiz şu dönemlerde tam da kafa boşaltmak için okunabilecek, bağımsız olmasından kaynaklanan pek çok artı yöne sahip, kendini çok iyi okutan bir seri. Hatta çocuksu bir çizgide ilerliyormuş gibi gözükmesinden ötürü biraz Beautifiul Darkness’a (çok değil ama) benzettim, cliffhanger bırakması yönüyle de biraz Paper Girls’ü andırdı bana.

Ejderha falan var ya <3 Gertrude’un post-apokaliptik halini bile görmüştük zaman yolculuğuyla, o sayıyı da çok sevmiştim. Ha bir de Gertrude bana çok nevrotik geliyor ama şimdi hiiiç teori üretip kafaları bulandırmayayım. En temizi gidip okuyun bence. ^^

11 Temmuz 2017 Salı

5

Get Out



Get Out, 2017 yılın da çıkmış, Jordan Peele’ın yazıp yönettiği bir film. IMDb’de korku, gizem türlerine girse de korku asla değil. Kesinlikle bir gerilim filmi.

Eteğimdeki taşları dökmeden önce konusundan bahsedeyim: Afro-Amerikan Chris’in, oldukça beyaz kız arkadaşının ailesiyle tanışma vakti gelmiştir. Bir haftasonu Rose’un ailesinin yanına giderler. Eve varınca bir tuhaflık sezse de aldırış etmez. Ancak Afro-Amerikan olan ev çalışanları bariz bir şekilde tuhaf davranmaktadır. Bunun yanında Rose’un annesi oldukça iyi bir psikiyatristtir ve çok etkili bir hipnoz tekniği geliştirmştir. Chris’i sigara için tedavi etmek istese de Chris buna karşı koyacaktır. Chris oldukça tuhaf durumların içinde bulacaktır kendini.

Yazının belli bir kısmına kadar spoiler vermeyeceğim, vereceğim kısımda belirteceğim zaten, oradan sonrasını filmi izlemeden okumanızı önermem.



Şimdi öncelikle epey uzun bir zamandır böyle güzel ilerleyen bir gerilim filmi izlememiştim kabul ediyorum. Kurgusu oldukça iyi ilerliyor, her şey çok iyi gözükmesine rağmen o tekinsizliği hissettim ben, ki bu çok çok uzun zamandır yakalayamadığım bir şey.

Açıkçası hikâyeyi de ilginç buldum ki, bazıları da tam tersine klişe bulmuş. Açıkçası filmi konusuna bakmadan izlemiştim, “korku” sanarak izlemeye başladığım için de lanetli ev temasına evrilecek sanmıştım, daha sonra alakası olmadığını görmek de oldukça mutlu etti tabii.

Filmin psikolojik gerilim temasına uymasını da oldukça iyi buldum. Hatta sonunda bilim kurguya biraz da fantastik havaya kaymasını da oldukça başarılı buldum. Filmin sonu hakkında spoilerlı kısımda bahsedeceğim için bunu burada bırakıyorum.

Eğer konuyu şu an bu yazıda öğrendiyseniz bilin ki, hiçbir şey vermedim size. Ancak izlemeye karar verirseniz de ekstra bir şey öğrenmeden başlayın derim ben. Bana güvenin bu konuda (:



Filmin alt metinleri de aslında oldukça dolu; “Ben insan ayrımı yapmıyorum, benim X arkadaşım da var” gibi leş muhabbetlerin Amerikanya versiyonunu görüyorsunuz, güzel bir eleştiri var. Ayrıca Afro-Amerikan vatandaşların ayrımcılığa uğraması konusundaki ince göndermeleri de başarılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Bunlar haricinde yakın ve uzak Amerika tarihine de referanslar ve dokundurmalar mevcut.

Filmi başarılı bulduğum bir diğer nokta ise, Rod gibi bir yan karakter barındırması. Gerilim filminde kahkaha ile güler misiniz? Evet, Rod gibi bir karakterle bunu başarmışlar. Bir anda dedektif tirplerine girmeyi çalışması, en başından beri haklı olması, harikaydı ya harika! filmi tekrar izleyecek olursam sırf Rod için olur büyük ihtimalle.

Anlayacağınız, ilginç, konusu yönüyle farklı, gidişatı yönüyle bir miktar değişen ve bilim kurgu havasına giren çok çok sevdiğim bir gerilim filmi oldu. Alt metinlerini de düşünerek izleyecek olursanız, daha bir keyifli olur benden söylemesi.



Şimdi spoilerlar!

Chris’in hipnotize edildiği kısımları oldukça başarılı bukdum. Belki mükemmel değildi ancak sürrealizm gayet kendini hissettiriyordu. O boşlukta olma, dışarıdan bakma hissi oldukça iyi ifade etti filmi. Ayrıca Chris’e klişe belki ancak bir çocukluk travması verilmesi oldukça mantıklı, karakterin altını dolduran bir durumdu.

Kadın çalışanın, telefon sahnesindeki oyunculuğunu da oldukça yerinde buldum. “Her şey çok güzel”vari bir konuşma yaparken hissettirdiği şey tam aksiydi. Evet, alırız bir dal iyi oyunculuk. Bunu kaçırılan Afro misafir için de söyleyebilirim, tüm o “iyiyiz” muhabbetlerinin arkasındaki o tuhaflığı sezdirmesi ve flash patladıktan sonra kendine geldiği anda Chris’i üstü kapalı ordan kovması oldukça iyi sahnelerdi. Özellikle son anda intihar eden arkadaşın psikolojisini o kadar iyi anladım ki; gerçekten verilmek istenen çok öz bir şekilde verilmiş ve bitmiş.

Filmin sonunda Chris’in herkesi öldürmesini de oldukça iyi buldum. Hayır, cani değilim açıklıyorum. Klasik korku / gerilim filmlerinde protagonistimiz o evden kaçmaya çalışır ancak bu kaçışta pek kimseyi öldürmeye çalışmaz ya, hah o öyle değil. İnsanın hayatta kalma güdüsü ile yapmayacağı şey yoktur, hele güven duygusu için daha bile fazlasını yapar. Yani Chris’in orada öldürerek ilerlemesi aslında verilen en mantıklı hareketti. Son anki durumu katmayın buna, o son dakikalar gerilimiydi. Bu olmasa başka bir sahne konacaktı oraya. 

Spoiler bitti! 


Ayrıca ters köşe olan filmdir. Şöyleki, filmin başından biri Chris’i tutuk biri olarak gördük. Çocuk filmin sonunda -tam da olması gerektiği gibi- açıldı. İşte buna plot twist mi dersiniz, deux ex machina mı dersiniz orasına siz karar verin.

Ay Rod ya yine hatırladım asdfghjkldfghjk Helal sana Rod!

Ayrıca –filmi izleyeli çok olmadı ama unutacak kadar çok olmuş aslında- şu an hatırlayamıyorum ancak Rose da dahil olmak üzere ailesindeki her bireyin psikojik bir sorunu göze çarpıyordu. Filmi tekrar izlersem ve yine gözüme çarparsa editlerim burayı. (Ya da ben teori kasıyorum ^-^)

Öyle yani, gidin izleyin.



(ROD, ay yine hatırladm, ROD! ASDFGHJKLŞJGFDFGHJKLŞLKJHG)

6 Temmuz 2017 Perşembe

1

Batman #24



Yirmi üçüncü sayıda (Bkz: Batman #23) dergiye Swamp Thing gelmişti. Yirmi dördüncü sayıdaysa Gotham Girl’ü ve Catwoman’ı görüyoruz tekrar. Aslında bu sayı için bir spoiler bölgesi açmaya hiç gerek yok, çünkü ecnebi dostlarımızın “Filler Issue” olarak adlandırdıkları sayı bu. Doldurma bir sayı olduğu için kurguya ahım şahım bir etkisi yok, spoiler yeseniz de keyfinizi kaçıracak büyük bir şey yok ancak ben yine de ibaremi ekliyorum:

--Spoiler--

Sayı Gotham Girl ve Batman’in diyaloglarından oluşuyor. Batman bir nevi akıl hocalığı yapıyor. Uçamamasından, Batman olmak isteyip istememesine kadar pek çok şeye değiniyorlar. En sonunda da Bruce, Selina’ya evlenme teklifi ediyor ve bitiyor.



Açıkçası yorumlayacak da pek bir şey yok ama deneyeyim. Batman’in korkularını ve motivasyonunu hatırladık. Dövüş sahnelerinin, kötü adamların olmadığı bir sayıydı. Gotham Girl meselesi pek tabii tekrar önümüze çıkacak ama en azından bir sürelik ortadan kalktı diyelim: İyileşti, kahraman olmaya devam etmeye karar verdi, gerekli eğitimleri görecek vesaire…

Asıl ilgilendiğimiz olay ise, Batman’in teklifi. Açıkçası karakterlerin yaşadıkları ilişkileri garipseyen / olmasını istemeyen biri değilim, hatta Batman’in ilişkileri konusunda her daim (özellikle Talia ile karşılaştırınca) Selina’ya destek vermişimdir. Ama niyeyse bu sayıyının sonunu “-.-“ ifadesiyle okudum. Neyse, şimdiden ön yargılı olmak istemiyorum, bakalım Tom King nasıl bir yol izleyecek. Bekleyip görelim, umarım efsane bir iş ortaya çıkar da benim “-.-“ ifademin boş yere olduğunu görürüz. 

Hah, ama bu doldurma sayıları karşılaştıracak olursam, her türlü yirmi üçüncü sayı daha iyiydi derim. Tamam burada da yine Batman’in karakterizasyonu hatırlatılmış ama geçtiğimiz sayı çok başkaydı gerçekten. Önceki yazıyı buraya taşımayayım ama, mizahı ile, panel kullanımı ile, sonundaki “Wayne Draması” ile kalbimi çalan bir sayı olmuştu. Bu sayı maalesef ki, ortalama olmuş.



Ama şu yönünden bir değişim göstermiş: Tom King mutlaka çok çılgın gönderme yapardı. Göndermeler üzerinden anlatacağını anlatırdı. Burada ise tek gönderme “Up, up, and away” idi. Söylemek istediğini çok öz bir şekilde söylemiş Tom King. Batman’in kahraman olmak istemediğini, mutlu biri olmadığını söylemiş ancak bunu bizi sürekli teori ürettirerek değil de, direkt olarak vermiş. Tebrik ediyorum kendisini, biz de burada yazarken canımız çıkıyor yahu (asdfghjkl) Şaka şaka, ama yine de arada böyle okuması kolay sayılar versin bize.

Böyle işte, söyleyeceklerimin sonuna geldim sanıyorum. Batman’i karakter olarak inceleyen bir sayıydı. Ha unutmadan, Gotham Girl gitti gelmeyecek diye bir şey yok arkadaşlar. Neden mi? Beşinci sayıyı unutmayalım derim. 

Puan: 7/10

Sıradaki hikayemiz ise: The War of Jokes and Riddles!

5 Temmuz 2017 Çarşamba

0

Batman #23


Yazarken dinlemekteyim: Haggard - In A Pale Moon's Shadow

The Button’ın ardından tıpkı Rooftops gibi iki geçiş sayısı yayımlandı. Rooftops yayımlandığı sırada Swamp Thing ile ilgili bir sayı yayımlanacağını sanıyorduk, ancak DC sonradan geri çekmişti. Tom King daha sonra yayımlanacağını söylese de bir burukluk yaşamıştım ne yalan söyleyeyim. Swamp Thing ile ilgili bir şeyi gerçekten okumak istemiştim.

Veee Batman #23: The Brave and the Mold ile karşımızda: Swamp Thing!

Her zaman ki gibi küçük bir özetten sonra yazımızın esas bölümüne geçeceğim. İstediğiniz kısma atlayabilirsiniz.

Spoiler Bölgesi:

İlginç bir açılışla karşımızda pek de genç olmayan birini görüyoruz. MY Wild Irish Rose’un şarkı sözlerini söylüyor ancak bitiremeden biri iki kere ateş ediyor. Batman ve Gordon olay yeri incelemesi yapıyor ve orada Swamp Thing beliriyor. Ölen kişinin Alec Holland’ın (a.k.a. Swamp Thing) olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra Swamp Thing, Bruce’a misafir oluyor ve katilin kim olduğunu öğrenmek istediğini görüyoruz. Bunun üzerine Batman Kite Man’i buluyor. Ondan bilgi alıyor ve araştırmalarının devamında Lloyd McGinn’i öldürenin Headhunter olduğu cevabına ulaşıyor. Batman ve Swamp Thing, Headhunter’ı buluyorlar ancak Headhunter ve Swamp Thing’in yüzleşmesi pek de hayırlı olmuyor: Swamp Thing onu oracıkta öldürüyor. Batman de pek tabii onu kullandığı için Swamp Thinge kızıyor ancak iş işten geçmiş oluyor…



Tom King’e bakış açınız nasıldır bilemiyorum, hatta kendiminkini de bilemiyorum. Kimi zaman öve öve bitiremiyorum, kimi zamansa tam tersi oluyor.

The Button’dan sonra direkt olarak War of Jokes and Riddles’a geçmedik ki, iyi de oldu bir bakıma. Böyle geçiş sayılarını faydalı buluyorum ancak okumaya başlarken (tamam kabul ediyorum Rooftops’dan ötürü olabilir) beklentim oldukça aşağılardaydı. Hatta yoktu. Ancak yine de Batman ve Swamp Thing’i bir arada görmek de aynı zamanda çok heyecan verici.

Sayının beklentilerimin tam tersi yönünde iş çıkarttığını söyleyebilirim. Aslında evet; sevdim ben bu sayıyı. Çünkü oldukça uzun zamandır hissedemediğim bir şeyi tekrar hatırladım: Batman’in bir dedektif olduğunu.

Batman’in dedektif yönünün komediyle harmanlanarak verildiği bir sayı olmuş. Hatta bence Tom King, Kite Man’i kullanmak için yer arıyor. Onun haricinde ise Alfred’i ve Batman ve Swamp Thing’in Batmobile sahnesini oldukça sevdim. Evet, bildiğiniz güldüm, itiraf ediyorum.

Bunun haricinde Swamp Thing’in ölüm ve yaşamla ilgili felsefik konuşmalarını da oldukça sevdim. Tom King yine bir nebze düşündürmeye çalışmış bizi - ki Tom King’in Felsefe ve aynı zamanda Sanat Tarihi bölümlerinden mezun olduğunu da hatırlatmam gerek. Yani açıkçası onun bu yönü de hoşuma gidiyor.

The Button’da görmeyi dilediğim ama pek de alamadığım “Wayne Drama”sını burada iki üç panelde almam ise ilginç bir durum. Swamp Thing, Headhunter’ı öldürdükten sonra Batman’in “Benim kim olduğumu sanıyorsun? Ne? Hayır hayır, bitmedi. Bana tekrar açıklamak zorundasın. Bana söylemek zorundasın – Anne ve babamın hayata döndüğünü söyle!” cümleleri aslında tüm sayıyı özetliyordu. İster zaman yolculuğu yapsın, suçluları Arkham’a tekrar tekrar tıksın, Batman her zaman Batman olacak: Travması maalesef ki, onu hiç bırakmayacak.



Değinmek istediğim son bir nokta var: Panel kullanımı. O sinematografik yaklaşım nasıl da yakışmış öyle! Bilirsiniz, hikayede panel kullanımı da aslında çok önemlidir. Panellerin uzun ya da kısa olmasıyla, ya da “ima edilen” panel kullanımıyla; ne bileyim yarım çerçeveli panel kullanımı bile bizim zihnimizde zaman algısını değiştiren bir şey (Bunun hakkında bir şeyler okumak istiyorsanız Scott McCloud’un Understanding Comics’i mutlaka okuyun derim. Tabii sadece panel kullanımı anlatılmıyor Understanding Comics’te – Çizgi romanın mutfağını merak edenler için muhteşem bir kaynak, yani çizgi roman) Konumuza dönecek olursak, buradaki sinematografik yaklaşım belki yeni değil, ancak yine de oldukça başarılı. Sevdim ben.

Bir de –algıda seçicilik yapmıyorsam- Lloyd McGinn’i Alan Moore’a benzetmemin dışında diyalogları da oldukça Alan Moorevari buldum, yani Tom King’in amacı buyduysa iyi bir saygı duruşu olmuş diyebilirim.

Bu arada villain’ımız yine tarihin tozlu sayfalarından gelmekte: Headhunter. Kendisi Batman #487’de (1992) görülmüştü. Bir iki tane de gönderme vardı onları sayayım:

Şöminenin üzerinde gördüğümüz tablo Batman & Robin #10’dan alınmaydı. The Brave and Bold #122’de Swamp Thing görülmüştü. Girişteki sözlerin My Wild Irish Rose’dan alındığını belirtmiştim. 



Bitireyim artık, oldukça düşük beklentiyle okumaya başlamama rağmen tam tersine oldukça hoş bir sayı olmuş. Oldukça başarılı panel kullanımı ve yerinde mizahı ve yerinde felsefesi ile, “olmuş bu.”
Puan: 8/10

29 Haziran 2017 Perşembe

0

Batman & The Flash #21 - 22: The Button



Öncelikle okuma sırası şu şekilde:
  • Batman #21
  • The Flash #21
  • Batman #22
  • The Flash #22
Eveet, artık Batman’i yazmaya devam edebilirim. Ancak şunu belirtmem gerekir ki, aslında The Button’ı yazmayıp direkt #23’den devam edecektim. Daha sonra blogda yazılar arasında boşluk kalmasına gönlüm el vermedi ve yazayım dedim. Crossover’ı yayımlandığı zaman okumuştum – eh takdir edersiniz ki üzerinden epey zaman geçti. Onun için aklımda kalan bir iki duruma değinip yazıyı bitirmeyi planlıyorum. Öyleyse gelsin spoiler bölümü:



Bizim Watchmen’in butonu mevzu bahis malumunuz; bu buton Psycho-Pirate’ın maskesi ile etkileşime giriyor ve Batman de bu durumu Barry’ye haber veriyor. Barry de bir dakika içinde yanında olacağını söylese de Batman bir anda Barry’nin geldiğini sanıyor. Oysa ki gelen kişi, Eobard Thawne’dı. Evet evet, Reverse Flash’ın ta kendisi. Daha sonra Batman, Flash gelene kadar zaman kazanmaya çalışıyor ancak Eobard Thawne, Batman’i oldukça sağlam dövüyor. Derken Eobard Thawne, Watchmen butonunu eline alıyor ve bir anda mavi bir ışık görüyoruz. Eobard Thawne ölüyor, cesedi saniyeler içinde çürürken de “I saw God” diyor.

Bunun üzerine Bruce ve Barry bir zaman yolculuğuna çıkıyor. Bu yolculuk sırasında pek çok gönderme görüyoruz, bu noktada Crisis on Infinite Earths ve Identity Crisis göze çarpıyor. Bu yolculuk sırasında Flashpoint sürerliliğine gidiyoruz. Thomas Wayne’i görüyoruz. Aquaman ve Wonder Woman, Thomas Wayne’i öldürmek için ittifak olmuş. Ancak burada Flashpoint sürerliliği siliniyor, Bruce babasını kurtarmaya çalışsa da babası orada kalıyor ve oğluna Batman olmamasını, bir hayat kurmasını tembihliyor.

Batman ve Flash, Flashpoint sürerliliğinden çıktıktan sonra, akışta Eobard Thawne’ı elinde buton ile görüyorlar. Barry ölümü konusunda onu uyarsa da Eobard Thawne bildiğini okuyor ve aslında ölüme gidiyor. Bu sırada Jay Garrick piyasaya çıkıyor ve bizimkilere yardım ediyor. Tıpkı Wally gibi, kendini hatırlatmaya çalışsa da amacına ulaşamıyor. En azından şimdilik.



Eveet, böylece asıl kısmımıza geliyoruz. Bu crossover’da Watchmen ile ilgili hiçbir şey öğrenemedik. Açıkçası zaten pek bir şey beklemiyordum ancak yine de evrenin kurgusuyla alakalı bir şeyler öğrenebiliriz diye düşünmüştüm ki, öyle olmadı.

Seride ilk göze çarpan aksaklık, Batman’in Reverse Flash’e –neredeyse- hiçbir şey yapmamış olması. Tamam Eobard Thawne’dan bahsediyoruz, kendisinin villainların arasındaki yeri bellidir; oldukça iyi bir karakterizasyonu olan karakter, yapabilecekleri yazarların hayal dünyası ile sınırlı ancak tüm bu söylediklerim Batman için de geçerli. Batman’den bahsediyoruz, kimlere kimlere ayar çekmiş bir karakter, potansiyeli sınırsız; ancak kendi “yuvası”nda tek yapabildiği şey Reverse Flash’in ayağına batarang saplamak olmamalıydı. Demek istediğim şu; Batman kazanmak zorunda değil, ancak yapabileceklerini ben bile hayal edebiliyorken, bu neydi şimdi? Yazılarıma daha önce denk geldiyseniz, öyle her şeye saldırmam. Genel olarak “daha iyisini yazabilecek miydim?” sorusunu sorarım kendime ve bu doğrultuda sevmediğim kısımları da “şu yüzden bana hitap etmedi” diye açıklarım. Ancak ben bile burada oldukça muhteşem bir çekişme potansiyelin heba edildiğini söylüyorum. Halbuki epik sahneler görebilirdik, neyse.

Bununla birlikte Barry ve Bruce’un arasındaki dinamikleri ortaya temiz bir şekilde koyduğunu söyleyebilirim: Neden birbirlerine benzediklerini ve birbirinden neden ayrı şeyleri yansıttıklarını, arkadaşlıklarının diğer karakterlere göre biraz daha empatiye dayandığını ortaya koyuyor. Ha, açıkçası bunlar standart bir DC okuyucusunun, hele hele iki karakterin de takipçisi olan insanların söyleyemeyeceği şeyler değil pek tabii, ama yine de okumak başka bir şey. Yüz kere de okusam keyif alırım ben, çünkü kurguya her daim derinlik katıyor. Derinlik demişken;

ALL HAIL THOMAS WAYNE!!!

O nasıl güzel bir tasvirdi! Ay yerim! Açıkçası Thomas Wayne’in ölü kalması gerektiğine inananlardandım, tıpkı Jason Todd’ın ölü kalması gerektiğine inandığım gibi. Ay cani demeyin hemen açıklıyorum: Bunlar Batman’in psikolojisini, dönüştüğü “şeyi” direkt etkileyen olaylar. Travmaları yani. Travmaları sayesinde yakınlık kurabildiğimiz bir karakterin karşısına geri getirirsen o “şeyler” aynı kalmaz. Yani kurgunun etkisi geçeeer gider… Çizgi romanın doğasında vardır bu: karakterler genellikle ölmez, bir şekilde geri gelir. Ancak bazıları değil. Bazıları öyle kalmalı.

Dolayısıyla olası bir baba ve oğul birleşmesinin, Batman’in psikolojisini etkileyeceğinden korkuyordum. Seride de böyle düşünülmüş olacak ki, son kısımda Bruce’un babasını tekrar kaybetmesi vurgulanmış. Yani karakter konusunda bir noktada daha vurucu bir etki olmuş olabilir.

Ayrıca itiraf edeyim; Eobard Thawne'nın, Bruce’un babasından gelen mektubu yok etmesine bildiğiniz dertlendim, üzüldüm. "Duur yapma" diye haykıracaktım ki, bir çizgi roman kurgusu olduğunu hatırlayıp kendime geldim. Evet, sakinim.

Serideki bir mantıksız durum ise Aquaman ve Wonder Woman’ın ittifak oluşturmasıydı. Maskenin altında kim olursa olsun, Batman’in her daim oldukça güçlü bir karakter olduğunu ve onu durdurmak için en olmayacak karakterleri bile bir araya getirmelerini anlıyorum. Ancak bu Fashpoint’in Aquaman’i ve Wonder Woman’ı için geçerli olabilecek bir durum değil. Hayır FP’de dünyayı yerle bir eden iki karakterin, Thomas Wayne’i indirmek için bir araya gelmesi nedendir? “Sebebi neydi ki?” diye soruyor insan. Altını doldursalardı bir şey demezdim ancak, sırf baba & oğul Batman’leri birlikte savaştırmak için de bu yapılmaz. Yani yapılabilir pek tabii, ancak böyle havada bırakılmaz. Yine heba edilen bir potansiyel görüyorum. Üzülüyorum sonra :/

Ayrıca muhteşem bir Wayne draması okuyabilirdik? Yine beklediğimizi aldık mı? Maaalesef :(




Diğer ilginç bir nokta ise yine sürerlilik. Evet artık Dr. Manhattan olduğu kesin; Watchmen’de Laurie’ye söylediğini birebir buraya aldılar. Yani Dr. Manhattan, Laurie ile konuşurken bizim sürerliliğimizi görüyor olabilir, buna tamamım. Ancak Watchmen sürerliliğini bizim evrene nasıl dahil edecekler, nasıl toparlayacaklar işte bunu çok çoook merak ediyorum. Ya kurgu harikası bir şey olacak ve okurken yerimizde duramayacağız, ya da yine soru işaretleri tamamlanmayacak ve biz kendi zihinlerimizde kurduğumuz evrenle yola devam edeceğiz. Bilemiyorum. Ancak yapılan göndermelerle de Crisis on Infinite Earths’ü ve Identity Crisis’i sürerliliğe kabul edebiliriz bence.

Toparlamadan önce son söyleyeceğim şey ise, finalde Watchmen’in yazılma stilini görmek beni oldukça memnun etti. Kabul ediyorum gönlü çok çabuk çalınan bir okuyucuyum, bir gönderme ya da bir bitirme şekli memnun olmama yetebiliyor asdfghjklş



Yani elimizde şunlar var:

(+) Thomas Wayne’i görmek güzel. Temiz bir ayrılış oldu.

(+) Barry ve Bruce’u bir arada görmek çok keyifli.

(+) Yapılan göndermeler iyi.

(-) Reverse Flash ve Batman’in ele alındığı kısım kötü.

(-) Akıllardaki soru işaretleri hiç gitmedi. Sürerlilik konusuna pek takılan bir insan değilim ancak bunu ciddiyetle bekleyen, her şeyin artık tastamam yerine oturmasını bekleyen insanların beklentisi hâlâ havada.

(-) Göndermeler iyi olsa da kısım kısım eski çizgi romanları okuyormuş gibi bir hava vardı. Dergiler artık yirmi küsuruncu sayılarına geldi, Rebirth başlayalı aşağı yukarı bir yıl oldu. Yeni okuyucular artık aşinadır evrene, her şeyi kutu kutu açıklamaya gerek yok sanırım.


Toparlarsak kendi içinde iyi noktaları olan ancak pek çok potansiyel vadeden noktayı kullanamamış bir crossover olmuş. Daha iyisi olabilir miydi? Kesinlikle. Ancak Watchmen hastası olarak bir insan olarak, yine de beni kazanan bir crossover oldu. Hem, Barry ve Bruce’u bir arada görmek her daim çok keyifli.



Böyle işte.

28 Haziran 2017 Çarşamba

2

We Teach Love



We Teach Love ya da I'll Teach You Love yahut Sarangeul Gareuchyeo Deurimnida (사랑을 가르쳐 드립니다) 2010’da MBC için çekilen, romantik komedi türünde bir TV filmi.

Durun, sakin olun filmi yeni izlemedim (: 2012 yılında bambaşka bir site için yazısını yazmışım We Teach Love'ın. Bugün -tabii bu yazı ne zaman yayınlanır bilemiyorum, şu an bu satırların yazılma tarihi 18.04.2017- o yazıma tamamiyle tesadüfi bir şekilde denk geldim. Varlığını bile unutmuşum. Eee, iki bin on yılından beri Kore konusunda bir şekilde aktiftim, nereye ne yazdım, ne çevirdim hatırlamıyorum bile. Neyse, "bu yazıyı bloga atayım anı olarak kalsın" dedim. Daha sonra da "Yok ya, dur ben bu filmi tekrar izleyip, bloga yeniden yazayım" diye düşündüm. İyi ki de böyle yapmışım, bulunca sevineyim diye yatağın altına para, sigara falan koyan insanım, filmi izleyince ayyynen böyle bir mutluluk hissettim çünkü.

Bilemiyorum bu blogu okuyup da -ilk dönem okuyucularından bahsediyorum gerçi- bu filmi hâlâ izlemeyen kaldı mı ancak ben yine de işim sağlama alayım: Plot Twist severler koşun gelin! Çünkü tam sizlik bir film bu.



Kore’deki çöpçatanlık şirketleri malumunuz, bunu işleyen pek çok yapım da var. Ancak, I’ll Teach You Love; çok naif, çok sıcak bir film.

Lee Jin Yi, alanında epey meşhur olan bu çöpçatanlık şirketlerinden birine başvurur; ünlü danışman Kwon Tae Joon ilk etapta bir kadınla çalışmayı kabul etmese de daha sonra, el mahkum, evet diyecektir. On iki yıldır platonik aşk yaşayan Lee Jin Yi ile çalışmaya başlayacak, bu süre zarfında onunla ilgili fikirleri de değişecektir.

Jin Yi, Kore yapımlarında klasik “evrilen” kadınlardan. Tae Joon, Jin Yi’yi değiştiriyor. Onu kendince (kendince diyorum çünkü erkeklerin hoşlanacağı ya da hoşlanmayacağı kadın mevzusuna girersem buralar hep feminizm olur) hoşlanacağı yönde değiştirir ancak bir şeyin farkında değildir, Jin Yi hoşlandığı kişiye onu tamamiyle olduğu gibi göstermenin peşindedir. Aslında Jin Yi’nin çok çok farklı bir amacı vardır; “ben hep aşkımı içimde yaşadım, benden hoşlanmasa bile beni hatırlasın” düşüncesi var kızcağımızda.

“Eee, ne var ki şimdi? Bunun nesi naif yani?” diyebilirsiniz, demeyin. Size neredeyse hiiiiç spoiler vermedim. 2012’de yazdığım yazıda bodoslama anlatmışım her şeyi. Şimdiyse konuyu bile yarım yamalak anlattım.



Film bir televizyon filmi yani öyle çok büyük beklentiye girmeyin. Büyük bütçelerle hazırlanmış bir film değil ama çok samimi. Neredeyse aşka inanmayan, bunu profesyonelliğe dökmüş; üzerinden para kazanan, haliyle aşkın saflığını neredeyse hiç benimsememiş birinden bahsediyoruz. Diğer yanda da birini on iki yıl karşılıksız sevebilecek bir bünye var. Bu ikilinin geçirdiği zaman dilimi, değişimleri çok çok güzel. Karakter derinliği pek yok ancak olmasına da gerek yok, çünkü her şey çok öz bir şekilde verilmiş. Fazlasını aramıyorsunuz yani, film söyleyeceğini söyleyip gitmiş resmen. Velhasıl kelam, izleyin gençler. Sürprizli son severler mutlaka baksın. Tamam, tahmin edilemez değil ancak yine de güzel.

Yazının bundan sonra ki kısmı spoiler ateş etmektedir. Benden söylemesi. Okumaya devam edecekler bunu bilsin de okumaya devam etsin.



Tae Joon çok tatlış değil mi ya? Hani beeyle “Karizmatik erkek, severiz” klasmanında olanlardan. Böyle bir çok bilmişlik (Senin zevkine *küfür* Hatcik asdfghjkl) efendime söyleyeyim, bir kendine güven, severiz ;) Olur yani ;) Bana teklif etse hayır dememasdfghjklşi Ve içimdeki fangirl dışarı çıkarak erkeği metalaştırdı.

Ha, şimdi ironiyi anlamayan arkadaşlar için belirteyim; metalaştırmanın her türlüsüne karşıyız efem, erkek / kız olsun hiiiç fark etmez.

He ne diyordum, Tae Joon; sevdiğim bir karakter oldu. Böyle bir içim burkuldu, hele o –çok klişe- palyaço sahnesinde nasıl üzüldüm nasıl üzüldüm; “Kıııız gel ben seni severim” demiştim yılar önce, yine dedim. Yazık ya, üzülüyorum olm ben böyle şeylere.

Filmin plot twist kısmı, Tae Joon’un “avlamaya çalışırken avlanması” olayı değildi. Lee Jin Yi’nin ameliyat olup, beyninden tümör alındığı için hatırlamayacak olması kısmıydı. Ne yalan söyleyeyim, orada da bir iç burktu. Yani düşünsene on iki yıl sevmişsin ve bunu hatırlamıyorsun. On iki yıl bir insan için ağlayıp gülmüşsün, sadece varlığıyla mutlu olmuşsun, sadece görmen yetmiş ama sen bunu hatırlamayacaksın. “Eee unutmak ne güzel işte” demeyin, tam tersi. Hiçbir şey olmadan sevebilecek kadar güzel bir insan olmayı unutmamalı insan. Böyle harika bir insan olunabiliyorsa, kesinlikle bunu bilmek yani hatırlamak gerek.

Neyse ki mutlu sonla bitti. Severiz mutlu sonları.



Böyle sevgiler de bir tek filmlerde olur zaten.



19 Haziran 2017 Pazartesi

2

Dizi Önerisi: Younger

Hikaruivy ile frekanslarımız o kadar uyuşuyor ki, artık önerdiği her şeye bodoslama atlıyorum. Bugüne kadar da bu önerilere uyduğuma hiç pişman olmadım. <3<3<3



Younger da Hikaru'nun şu yazısından (tıktık) sonra izlemeye başladığım bir dizi, ancak hiç yabancı değilim kendisine. Çünkü Sex and the City tandanslı bir dizi kendisi. Ben de bu janrdaki pek çok yapımı izledim açıkçası. O yüzden Younger'a başlamakta hiç tereddüt etmedim.

Konusu şöyle: Liza, iyi bir üniversiteden mezun olmuş; yayıncılık hayatına hızlı bir giriş yapmıştır. Ancak evlenip, çocuğu olduktan sonra çalışmayı bırakmıştır. Gelin görün ki, kırk yaşına geldiğinde kocası tarafından aldatılır Liza. Bu doğrultuda evliliği biter ve yine kocası yüzünden para sıkıntısı çeker. Liza iş aramaya başlasa da kaldığı yerden devam edemeyecektir. Yaşı yüzünden bir türlü işe giremeyecektir. Bunun üzerine arkadaşı ona 26 yaşında gibi davranmasını tavsiye eder. Liza kıyafetlerini, saçını, tavırlarını ve kimliğini değiştirir. 26 yaşında, Hindistan'da gönüllü çalışan ve iş dünyasına dönen birini iş dünyası kabul edecektir. Böylece Liza, yayın dünyasına büyük bir yalanla geri döner.



Sex and the City tandanslı demem boşuna değil; yapımcılığını ve yazarlığını Darren Star yapıyor. Kendisi Sex and the City'nin de proje tasarımcısıydı. Yani bu konuda epey deneyimli kendisi.

Dizi tabii ki Liza üzerinden gitse de, oldukça iyi karakterleri var; lezbiyen en yakın arkadaş Maggie, yirmili yaşlarına tapan iş arkadaşı Kelsey, Kelsey'nin şu an ismini hatırlayamadığım ilginç arkadaşı, yer yer tuhaf olan ancak sevimli patron Diana, olgun ve yakışıklı bir diğer patron Charles, dövme sanatçısı ve yine oldukça yakışıklı olan -Liza'nın sevgilisi olacak- Josh.


Dizinin en sevdiğim yönü, bir bölümün yirmi dakika olması. Zaten çıtır çerezlik bir dizi, yani bu yapımdan böyle hayat sorgulamaları, efendime söyleyeyim toplum eleştirileri, fikir propagandaları filan beklemeyin. Yemeğinizi yerken, işten geldiğinizde açıp bakacağınız, eğlenceli ancak yormayan dizi türünde kendisi.Yakışıklı erkekler, güzel kızlar, yayıncılık hayatı, New York manzaraları, güzel kıyafetler var. Ki kendisini bu yüzden sevdim, yirmi dakikada vereceğini veriyor ve bitiyor.

Tabii dizinin eksik yönleri yok mu? Var. Mesela bazı kısımlar oldukça zorlama oluyor, ancak önceki paragrafta dediğim gibi bu "iyi vakit geçirten" dizilerden. Fazlasını beklememek lazım ^-^

Bir kıyaslama yapacak olursam: Gossip Girl gibi cıvık değil, Sex and the City gibi -henüz- ilişki odaklı değil, The Carrie Diaries gibi üstün körü değil, The Devil Wears Prada gibi de kariyer odaklı değil. Evet böyle bir harman işte, her şeyden biraz var ve biraz yok.

Hilary Duff'ın aydınlatıcısını merak ediyorsam amacına ulaşmış bence asdfghjklşi


Söylemeden duramadım, 3. sezonun sonuna geldim ben. Yani:

JOSH! :O :O :O Üzüldüm çocuğa bildiğiniz :(