22 Aralık 2016 Perşembe

0

Superman: American Alien

Söze "I don't drink coffee, I take tea my dear" diye  kötü bir espriyle başlamak isterdim ki, aaa öyle yapmışım zaten. Böyleceeee, bu yazıyı gerçekten merak eden okuyucuyla baş başa kalmış oldum! Ay yine çok, (!) bayağı, (!!) epey (!!!) zekiyim. Şaka bir yana beni az buçuk tanıyorsanız, şu an bu seriyi yazıyor olmama bayağı şaşırıyor olmalısınız. Ben ve Superman sonuçta, asla bir araya gelmeyecek kelimeler gibi dursa da kazın ayağı aslında öyle değil.

Şu an bu yazıyı yazmam, aslında pragmatist bir sebeple başlamıştır. Bunu belirtmeliyim. Minnoş bir okuma kulübümüz var (okumak kulübünden bahsetmiyorduk değil mi? Evet) Orada seçilen seriyi okumak durumundayız (aslında bu da bir yalan, son oy benimdi ve bilerek, tekrardan okumak istediğim bir seriyi, yani, American Alien'ı oyladım, kıhkıhkıh) Hazır ikinci sefer okumuşken, yazısını yazayım dedim. Notlarımı tuttum, akıllı bir blogger olarak, umarım asıl konuya gireceğim! (Seneye filan esas kısmı okursunuz. Şaka şaka giriş bölümü burada bitiyor.)

Seri seçildikten sonra biraz işsizliğimin verdiği güç, biraz kafamın bozuk olması sebebiyle hemencecik okuyup bitirdim yedi sayıyı da. Tabii burada asıl kastetmek istediğim şey, benim gad demn it hayatım değil, serinin oldukça akıcı olması. Esas konuya girmeden önce söylemeliyim ki, Smallville sevenler işte bu sizin çizgi romanınız! Smallville'i sevmeyenler ve izlememiş olanlar, size ayrıca geleceğim. ^^

American Alien, 7 sayılık bir seri. Bu seri kesinlikle isminin çağrıştırdığı şeyi, yani Superman'in hayatını vermiyor: Clark Kent'in, Superman olma sürecini, ta çocukluğundan başlayarak işliyor. Bu bağlamda Smallville'i sevenlerin bu seriyi de seveceğinin garantisini veriyorum. Üstelik Smallville'de, Clark'ın ergenliğinden başlamıştık yola, American Alien, ilk sayıda Clark'ın çocukluk sürecine değiniyor ki, benim favori sayım kesinlikle ilk sayı oldu.

Bu doğrultuda her yedi sayıda Clark'ın hayatının başka bir dönemi işleniyor. Kesinlikle karışık değil; çözülmesi gereken gizemler, merak unsurunu arttıran cliffhanger'lar yok. Clark Kent hakkında bilinenleri hatırlatıyor. Ya da hiç Superman okumamış birine, Clark Kent'in arka planını güncel bir şekilde veriyor.


Açıkçası Superman'i çocukken pek sevmezdim. Ergenliğime kadar da sevmedim. Çünkü o bir tanrıydı: muhteşemdi, ismi bile Übermensch'den geliyordu. Hatasızdı o, ideal insanı temsil ediyordu. Hele güçleri! Adamda "yok" yok resmen. Ne ararsan var, uçar, çok hızlı koşar, cisimlerin arkasını görür ve şu an saymaya üşendiğim tonla gücü vardır. Haliyle bana pek samimi gelmiyordu, taa ki Smallville izlemeye başlayana dek.

Smallville'e başlamamın benim için biraz trajikomik bir hikayesi var, ancak onu anlatacağım yer burası değil. Her neyse, Smallville'e başlamamla Superman'e ısındığım doğrudur. Çünkü dizi tüm o epik güçlerin aksine, Clark Kent'i vermişti bize. Bizim gibi insani sancılar çekmişti, bunu Superman ile de iyi yoğurmuştu bence. Hele "Heat Vision"ı keşfetmesini hatırladım da şu an ahahahahahah!

Evet, Smallville'den gereksiz yere bahsettiğimin farkındayım ancak gereksiz değil, bağlıyorum. American Alien, Clark'ın insan yönünü aynı hissiyatla verebildi bana. Sadece onun değil, Martha ve Jonathan Kent'in endişelerini de yansıtmışlar. Mesela şu sahne:


Burayı okur okumaz suratımda bir sırıtma belirdi. Yanlış hatırlamıyor isem, Smallville'de Ma Kent, Clark çocukken güçlerinin onlar için zararlı olup olmadığı yönünde bir endişeye kapıldığını söylemişti. Bunu çizgi romanda okumak tabii ki çok hoştu. 

Lex'in Smallville'deki halini de çok sevmiştim, çok bilgece konuştuğu zamanlar vardı. Dizide belki de kurgusal alt yapısı -doğal olarak- iyi olan karakterlerden biriydi. American Alien'daki Lex'i de çok sevdim. Karakterizasyonu, diyaloglarının doluluğu gayet yerindeydi. Çok uzun görmesek de, gördüğümüz kadarıyla farkını ortaya koydu. 

Hazır Lex'ten girmişken, DC'nin diğer karakterlerine de yönelelim. Evet başka karakterler de vardı. Lana Lang! Smallville'deki bayık Lana'nın aksine buradaki Lana gerçekten tatlıydı. Tabii ki, Clark Kent'i anlatan bu çizgi romanda Supes'ın ilk aşkını görmemek olmazdı. ^^

Ollie Queen'i de gördük. O playboy havalarını filan güzel yansıtmışlar. Çok spoiler vermek istemiyorum ancak söylemesem olmaz, o sayıda Clark'ın Bruce sanılması ve onun da "I'm Bruce Wayyyne!" diyerek dağıtması, günün sonunda Bruce olmayışını kabullenmesi güzel detaylardı. Bruce'un ortalardan kaybolduğu döneme güzel bir göndermeydi.

Daha sonraki sayıda, tekrar Kent ailesine döneceğim ama, Clark'ın güçlerinin oldukça fazla olmasına karşın, ailesinin onu arayıp sorması, onun için endişelenmesi çok güzeil bir detaydı. O hâlâ onların gözünde bir çocuk ve bu aslında Superman'in oldukça insani bir ortamda büyümüş olmasına şık bir göndermeydi.

Kısaca bahsetmek istediğim iki karakter daha var: Birincisi Lois Lane. Tabii ki bu seride Lois'i görmesek olmazdı. Ancak ben Lois'in de fazla epikleştirildiği konusunda canı sıkılanlardanım. Burada Lois oldukça normal, olması gerektiği gibi bir karakterdi.

Bir diğeri ise, Dick Grayson! Minik bir Dick gördük burada! O bilmişliği, o "dedektiflik" çabaları çok hoş değil miydi?! Ben burada Dick'i gördüğüm için çok çok mutlu oldum. İşte bu yüzden, American Alien, sadece Supes severlere hitap etmiyor, biz Batman severlere de oldukça keyifli bir okuma şansı tanıyor.

Ah Batman demişken...


Henüz çok acemi olan Kara Şövalye'yi görüyoruz. Bruce Wayne gibi davranan Clark'ın peşine düşüyor. Tabii ki oldukça güçlü olan Clark ile işler pek de tahmin ettiği gibi gitmiyor. Burada Batman'in aşırı hazırlıksız olduğunu, Clark'ı çoktan araştırıp güçlerinden haberi olması gerektiğini savunanlar olmuş. Ancak buradaki Batsy yolun oldukça başında, oldukça acemi. Bırakın da biraz hazırlıksız oluversin. Buna karşın Batman hissettiği o "tekinsizliği" iyi vermişler. İleride en iyi arkadaşı olacak bu insandan şüphe etmesi çok hoş bir ayrıntıydı. Batsy'den bahsediyoruz, şüpheleri asla bitmez, hatta kimi zaman "Alfred'e bile güvenmez" (Tom King Batman'ine gönderme yaptım, evet.)

Yine bu noktada Smallville bağlayacağım, hatırlar mısınız, yamulmuyorsam 8. sezonda Clark atanamayan Batman'i oynuyordu. Siyah üstüne beyaz "S" işaretli bir tişört giyiyordu ve suçla savaşıyordu. Burada da ona aşırı benzer bir şey giyip o doğrultuda hareket ediyor. Gelin görün ki bu, Batman'in "sürpriz" ziyaretinden sonra oluyor. Seride geçen, Batman'den ilham aldığı yönündeki göndermeleri de haliyle çok sevdim. 


Çok konuştum, farkındayım ^^ Son olarak bir kaç şey söyleyip gidiyorum. 

Tabii ki, Clark Kent olarak kalmıyor ve Superman'e doğru atılan adımları ve çok taze bir Supes görüyoruz. Bu noktada Supeman'i amaçsız ya da içinin boş olduğu yönünde yorumlar okudum. Ancak bunlara pek de katıldığımı söyleyemeyeceğim. Neden? Çünkü Clark normal bir yaşam sürmekte ve Supes kimliğinin sonsuza kadar sürmesini planlamıyor. Çünkü bu şekilde asla "normal" olamayacağının farkında. Bu güçlerle bir şey yapması gerektiğini biliyor, bu doğrultuda "Superman" oldu ancak bu seride, bununla ne yapması gerektiğini çok da bilmiyor. Bildiği tek şey, öylece durmamasının gerektiği.

Diğer nokta ise, kökeni. Yani nereden geldiğini bilmemesi filan -gördüğüm kadarıyla- eleştirilmiş. Buna takılmadım ben. Bilakis, Lobo'ya "Sen de mi Kriptonlusun?" minvalinden konuşması, onun bir noktadaki umutsuzluğunu iyi yansıtmış bence. 

Velhasıl kelam, oldukça "mükemmel" ve "güçlü" Supes'ın aksine, ne yapacağını bilemeyen Clark okumayı sevdim ben. Hayranlar Supes'ın ve diğer karakterlerin kökenine uymayan kısımlar olduğunu söylese de, çizgi roman bu, bir şeylerin yenilenmesi gerek. Eğer karakterin felsefesini, ve nereden ya da nasıl geldiğini etkilemiyorsa, farklı şeyler okumaya varım ben. 

Sözün özü, Superman sevmiyorsanız bile okuyun derim ben. Ya da Smallville izleyip sevmediyseniz de bu seriye bir şans verin. Çünkü American Alien daha fazlasını veriyor. Oldukça bizden olan Clark Kent'i anlatıyor. Diğer karakterler de cabası! Bu arada hikâyenin Canon olmadığını hatırlatma fayda var ^^

PS: "Smallville deyip durdun, nedir ki bu?" diyenler için söyleyeyim: 10 sezon süren Clark Kent'i işleyen bir diziydi. Kasapta bile kriptonit bulunacak kıvamda bir dizi olmasına karşın, Oliver Queen gibi DC karakterlerinin boy gösterdiği bir diziydi. Ultraman bile vardı. Ortalama -hatta yer yer ortalamanın altında- bir yapım olmasına karşın, Bart Allen'ı filan görüp, bayrak açtığımız bir diziydi. Eh, önceden kahraman dizileri böyle fazla değildi takdir edersiniz ki :') Neyse Smallville'in de  ayrı bir yazısını yazmak istediğimden bunu burada bırakıyorum :') Kendinize iyi bakın! ^.^ 


15 Aralık 2016 Perşembe

0

Goodreads Choice Awards | En İyi Grafik & Çizgi Roman Kategorisi

Goodreads, alanında çok kullanılan, benim de üye olduğum, gayet kullanışlı bir site. Sayesinde pek çok grafik roman keşfettim desem yalan olmaz. "Goodreads Author" gibi pek çok yazarı takip edebilmemiz gibi güzel bir özelliğinin yanı sıra, her yıl kullanıcılarının oylarıyla, kategoriler halinde çeşitli ödüller verilmekte. Şu an spesifik olarak ilgilendiğimiz kategori ise, "Best Novels & Comics" kısmı. Aday olan çizgi romanları sıralayacağım ve kazananı da en sona ekleyeceğim böylece aslında bir nevi "Öneri" listesi olmuş olacak.

Not: Liste en az oy alan çizgi romandan en yüksek oy oranına sahip olana doğru gitmektedir. En sonda ise kazanan eser bulunmakta ^.^

March: Book Three

March, esasında üçleme olan bir grafik roman. ABD'de İnsan Hakları Hareketini John Lewis'in perspektifinden aktarmakta. Yazarlığını Andrew Aydın, illüstrasyonu ise Nate Powell yaptı. Top Shelf'in yayımladığı ilk kitap (March: Book One) 2013 yılında çıkmıştı. March: Book Two 2015 yılında yayımlandı. Sonuncu kitap ise bu yıl Ağustos ayında çıktı.

İlk kitap, John F. Kennedy Book Awards'da ilk kez ödül kazanan grafik roman özelliğini taşınıyor. Book Two ise Eisner Ödüllerine aday olmuştu. Yine Book Three, National Book Award'da ödül alan ilk grafik roman oldu.

White Sand

Haziran 2016'da Dynamite tarafından yayımlanan White Sand, üçleme olarak planlandı. Yazar Brand Sandorsan ve Rik Hoskin, çizer ise Julius Gopez. Kitap New York Times Best Seller'de iki numara olarak yerini aldı.

Kumdan oluşan Taldain gezegeninde, kumları sihirli yollarla maipüle eden Sand Master'lar vardır. Ancak komploya uğrayarak katledildikleri zaman, içlerindeki en zayıf olan Kenton kendisinin tek kurtulan olduğunu düşünecektir. Düşmanlar her taraftan yaklaşırken, Kenton, Kriss isimli bir Darksider ile ortaklık kuracaktır.

Patience

Daniel Clowes'ın en uzun grafik romanı olan Patience, aşk temasına işlemesine karşın bir bilim kurgu aslında. Zamanda yolculuk filan var işin içinde.

Patience, Jack ile sevgili olmuştur ancak öldürülmüştür. Jack de bu durumda bir numaralı zanlı olmuştur. Olaylar gelişir ve Jack zaman yolculuğu yaparak 2006'ya gitmiştir. Patience'ın katilini bulmuştur ancak işler asla yolunda gitmez: Jack kendini 1985 yılında bulmuştur. Her "sıçrama"da Patience'ın geçmişini öğreniyoruz ve hikaye oldukça hassaslaşıyor.

Something New: Tales From a Makeshift Bride

En çok French Milk ve Displacement gibi işleriyle bilinen Lucy Knisley'in en yeni grafik romanı.

Daha çok otobiyografik çalışan Knisley bu sefer de kendi deneyimlediği bir şeyi,  kendi düğününü anlatmakta.

Kendi düğününü daha doğrusu deneyimini anlatmaktan çok bu endüstriye, kapitalizmin bu "getirisine" bakış açısını sunmakta, ucundan da feminizme değinmekte Knisley.

Small Gods: A Discworld Graphic Novel

"Sırf sen açıklayamıyorsun diye, bunun bir mucize olduğu anlamına gelmez"

Doubleday'in yayımladığı bu grafik romanın yazarı Terry Prachett, çizeri ise Ray Friesen.

Konusu ise şöyle: Kitap Brutha'nın hikayesini anlatıyor. Omnia'da, tanrısıyla yüz yüze gelecektir. Yani kelimenin tam anlamıyla yüzleşecektir. Om alçak gönüllü ve tek gözlü bir kurbağa olarak ortaya çıkacaktır ve tek gerçek inanın Brutha olduğunu keşfedecektir.

The Vision, Volume 1: Little Worse Than A Man

Marvel'dan çıkan serinin yazarı, bu aralar Batman'den ötürü epey ünlenen Tom King. Çizer ise Gabriel Hernandez Walta.

Vision kendine normal bir insanın kuracağı hayatı kurmuştur: karısı Virginia ve iki çocuğu Viv ve Vin. Çocuklar ona benzemektedir: Güçleri ve istekleri. "Normal olmaz arzusu" onlarda da vardır ve her şey çok normaldir. Yani aşırı normaldir. Çok geçmeden olanlar olacak, aile Grim Reaper tarafından saldırıya uğrayacaktır.

Rosalie Lightning

Eisner adaylığı bulunan çizer Tom Hart'ın, St. Martin's Press'ten çıkan grafik romanı.

Tom Hart, kendisi de bir çizer olan Leela Corman ile evli. Kızları, 2011'de,  ikinci doğum gününe üç hafta kala ölmüş. Tom Hart'ta bu ölümü işlemiş kitapta ve buna bağlı olarak keder, umudu kaybetme ve bu umudu tekrar bulma gibi temaları bulunduruyor. Yani anı niteliğinde bir grafik roman diyebiliriz.


The Wicked + The Divine, Vol. 3: Commercial Suicide

The Wicked + The Divine, Image Comics'in yayımladığı oldukça ünlenmiş bir seri. Bu volüm de #12 - 17 sayılarını kapsıyor. Yazarı Kieron Gillen, çizeri ise Jamie McKelvie.

Genel konusu şöyle: Tanrılar 90 yılda bir enkarne olmakta, yani insan şekline girmektedir. The Recurrence denen bu döngü gerçekleştiğinde iki yıldan fazla hayatta kalmamaktadırlar. "Sırf ölümsüz olduğun için sonsuza kadar yaşayacaksın manasına gelmiyor" gibi bir mottosu var hatta.

Rat Queens, Vol. 3: Demons

Yine Image Comics'in yayımladığı bir seri. Yazarı, Kurtis J. Wiebe. 3. Volümün çizerleri ise Tamra Bonvillain ve Tess Fowler. Bu volümün kapsadığı sayılar ise: #11 - 15

Genel konusu: Rat Queens kimdir? Tanrının yarattıklarını menfaat için öldüren bir grup. Bu karanlık komedi serisinin karakterleri de çok ilginç: Hannah the Rockabilly Elven Mage, Violet the Hipster Dwarven Fighter, Dee the Atheist Human Cleric ve Betty the Hippy Smidgen Thief. "Buffy, The Lord of the Rings dünyasında, Tank Girl ile tanışıyor!" şeklinde de özetlenmiş.

DC Universe: Rebirth #1

Evvet! Bu one-shot'ın bu listede olmasını -tabii ki- bekliyordum. Nedir efendim bu? Geoff Johns'un yazdığı, DC'nin Rebirth dönemini başlatan sayı. Çok feci olaylar olmuştu burada. Canımız, ciğerimiz, eski Wally gelmişti. Bize neler olduğunu anlatmıştı. Flashpoint olduktan sonra, Barry, her şeyi -daha doğrusu zaman akışını- düzeltmeye çalışırken neler olduğunu, birinin işe karıştığını ve kahramanlarımızın 10 yılının çalındığını söylemişti. Ay neden anlatıyorum ki, sitede zaten incelemesi mevcut: İnceleme: DC Universe Rebirth #1 --Ben okuyamam son bir cümleyle özetle derseniz, New 52'nin soru işaretleri bir nebze burada çözüme ulaştı.

Black Panther #1

Evet, Marvel'dan bir çizgi roman daha bu listede yer alıyor. Yazarı Ta-Nehisi Coates, çizeri ise Brian Stelfreeze.

Tabii ki bu sayının aday listesinde yer alması şaşırtıcı bir durum değil. Bu sayı ile Black Panther yeni bir döneme girmiş oldu ve böylece kendi serisine tekrar kavuşmuş oldu.

Bu arada seri şu an 8. sayısında. 9. sayı 28 Aralık'ta çıkacaktı yanılmıyorsam.

Paper Girls, Vol. 1

Yine Image Comics! Bu durumdan şikayetçi miyim? Asla! İsminin bile ilgi çektiği bu serinin yazarı Brian K. Vaughan. Çizer ise Cliff Chiang. Seri Eisner ve Harvey Ödüllerini almıştı.

Konusu şöyle: '80'lere gidiyoruz. Cadılar Bayramı'nın ertesi sabahı, bir grup gazete dağıtımcısı kızımız akıl almaz olaylara karışacaktır. Kızlarımız bir gaspçının peşine düşecek ve gelişen olaylar sonucunda kesinlikle 1988 yılına ait olmayan bir "Apple" ürünü bulacaklardır. Sonra gelsinz zaman yolculukları gitsin çeşitli zaman sürerlilikleri filan. Unutmadan, çizgi romanın tonu, ünlü dizi "Stranger Things" ile oldukça benzemekte.

Lumberjanes, Vol. 3: A Terrible Plan

Boom! Box gerçekten güzel işler çıkarıyor. Aday olan üçüncü volümün yazarları: Noelle Stevenson, Faith Erin Hicks, Shannon Waters. Çizerleri ise, Various ve Carolyn Nowak.

Genel konusu ise: Mal, Ripley, Molly, April ve Jo isimli bir grup kızın hikayesini anlatmakta. Bir izci kampında ilginç yaratıklarla ve doğaüstü şeylerle karşılaşacaklardır.

Dark Night: A True Batman Story

Tabii ki aday listesinde olmasına -yine- şaşırmadığım, Paul Dini'nin yazdığı ve Eduardo Risso'nun çizdiği, Vertigo tarafından yayımlanmış bir grafik roman. Benim kişisel oyum da kendisineydi :') Kazanamaması üzmedi değil ^.^

Paul Dini, Batman ve bilhassa Vertigo kelimelerini duyunca heyecanlanmamak elde değil. Ancak bu kitap kafalarda oluşan bir Batman hikayesi anlatmıyor. Paul Dini anlatıcı, ve çocukluğundan başlayarak kendi yaşamında Batman'in yerini anlatıyor. Adam West'in Batman'inden tutun da BTAS'ın arka planına kadar pek çok şeyi öğreniyoruz. Tabii ki Batman yine başkahramanımız ve Paul Dini'ye kaybettiği "umudu" tekrar kazandırıyor.

Monstress, Volume 1: Awakening

Marjorie M. Liu'nun yazdığı, Sana Takeda'Nın çizdiği, Image Comics'ten çıkan bir seri.

Konusu şöyle: Monstress, alternatif bir Asya'yı anlatıyor; 1900'lü yıllara gidiyoruz. Savaşın travmasından sağ çıkmaya çalışan bir kızın hikayesini anlatıyor, üstelik bu kız bir canavarla ilginç bir psişik bağ paylaşıyor. Üstelik bu; ikisini de dönüştüren ve ikisini de hem insanların hem de öteki dünyevi güçlerin hedefi haline getirecek bir güç.

Orange: The Complete Collection, Vol. 1

Listenin ilginçleştiğinin farkındayım. Ichiga Takano'nun yazdığı eserin konusu şöyle: Naho 11. sınıfa başla ve on yıl sonrasına bir mektup yazar. İlk başta öylesine yazdığı bu mektup bir bir gerçekleşmeye başlar ve Naho bunun gerçek bir anlaşma olduğunu fark eder. Naho'nun gelecekteki kendisi ona, Kakeru adlı bir transfer öğrencinin geleceğini söyler.
Mektup, Naho'ya bu öğrenciyi izlemesini, onu kötü geleceğinden sadece kendisinin kurtarabileceğini söylüyor. Naho onu kötü kaderinden kurtarabilecek midir?

Bu romantik bilim kurgu Japonya'da, şimdiden milyondan fazla kopya sattı.

Ms. Marvel, Vol. 5: Super Famous

Bu volümün yazarı G. Willow Wilson, çizerleri ise, Takeshi Miyazawa, Adrian Alphona ve Nico Leon.

Açıkçası bunun da listeye girmesine şaşırmadım. Kamala Khan kendine güzel bir kitle yarattı. Burada da resmi olarak bir Avenger oluyor!

Açıkçası Kamala tartışmalı bir karakter, "Tumblr kızlarına göre" gibi pek çok yorum okusam da, sevmeyenine de pek rastlamadım desem doğrudur.

Ghosts

Graphix'in yayımlandığı, Raina Telgemeier'in grafik romanı.

Catrina ve ailesi, kardeşi Maya hasta olduğu için taşınmaktadır. Cat, Bahía de la Luna için arkadaşlarını terk etmekten pek memnun değildir. Ancak komşuları ona bir sır verecektir: Bahía de la Luna'da hayaletler vardır!

Catrina pek ilgilenmese de, Maya bir tanesiyle tanışmak için oldukça kararlıdır. 


Saga, Volume 6
Brian K. Vaughan'ın yazdığı, Fiona Staples'in çizdiği, yine, Image Comics tarafından yayımlanan Saga serisi hali hazırda oldukça ünlü. Üç kere Eisner kazanması da bunu kanıtlıyor. 

Zaten biliyorsunuzdur ancak yine de söyleyelim: Galaktik bir savaş mevcuttur ve tarafların iki askeri birbirine aşık olacaktır. Bizde de Marmara Çizgi tarafından basılıyor. 

Bu cilt ise #31 - 36 sayılarını içermekte.


Eveeeet! Hala okuyan kaldı mı bilmiyorum ama sona geldik! Gördüğünüz gibi, adayların arasında graphic memoir'den tutun da dönem eseri var. Image ve Boom! Studios da bu listede yerini aldı. Ben ödülün DC ya da Marvel'dan bir çizgi romana gideceğini düşünsem de böyle olmadı. İşte açık ara oy farkıyla kazanarak şaşırtan çizgi roman: 


Adulthood Is A Myth


"Sen özel bir kar tanesi misin?

Kariyerini yükseltmek için ağ kurmanın tadını çıkarıyor musun?

Yetişkinlik, senin tamamı ile hazırlandığını hissettiğin, heyecan verici yeni bir meydan okuma mı?

Ugh. Lütfen git. 

Bu kitap geri kalanımız içindir. Bu çizgi roman, internette harcanmış tüm güzel hafta sonlarını, muhteşem bir adamla sokakta el ele tutuşmanın dayanılmaz acısını, bütün gün eve gitmenin ve tekrar pijamaları giymenin hayalini kurmanın ve bu yetişkinlik şeyinin tam olarak ne zaman başladığını merak etmeyi belgeliyor. Diğer bir deyişle, genç modern hayatın dehşeti ve beceriksizlikleri." şeklinde bir tanıtım metni hazırlamışlar zaten. Benim pek de bir şey söylememe gerek yok herhalde. ^.^


2

Değişim

Değişim: Bir zaman dilimi içindeki değişikliklerin bütünü, değişme

TDK böyle tanımlıyor değişimi. Evet, biraz eski yazılarıma benzer bir yazı yazmaya geldim.


Uzun bir süredir, bazı şeyler hakkında, ciddi kafa yoruyorum. Bunlardan biri; insan neden kötü bile olsa geçmişe özlem duyar? Neden geçmiş, "geçmiş" olunca kötü şeyler değil de hep o günlerin iyisi hatırlanır?

Cevap çok basit aslında, hepiniz şu an aklınızdan geçiriyorsunuzdur; bilinmeyenden korkma.

Ne alakası var demeyin; evet gerçekten böyle. Gelecek nedir bilemiyoruz, gelecek tekinsizdir, ne olacağı asla belli değildir. Gelecek bilinmeyendir. Otuz saniye sonrası bile gelecektir. Hani hep deriz ya, "yarına çıkacak mıyız belli değil" diye, tamam bu kadar büyük bir boyutu kast etmiyorum ancak, gelecekte nasıl bir yaşam süreceğimiz, nasıl bir insan olacağımız belli olmadığından gelecekten çok korkarız.

Oysa geçmiş öyle mi? Geçmiş yaşanmıştır; iyi veya kötü hep oradadır. Asla değiştiremezsiniz, tüm olan biteniyle zihinlere yazılmıştır. Etkisi olup bitmiştir bile, acı denen şey orada kalmıştır, sevinçler bugüne taşınmıştır. Evet,aslında acının orada kalmadığının farkındayım, ancak etkisinin azaldığını söylemek mümkün mü?

Değil. Değil. Değil.


Tamam konudan konuya atladığımın farkındayım, ancak geliyorum meseleme. Tecrübe dediğimiz iğrenç şey değiştirir insanı. Tecrübenin çiçekli yollardan kazanılmadığı kesin. Tecrübe insanı duygularından kopartır; mantığa yaklaştırır. Ve bu merdivende çıkılmış her basamak, her adımda "saflık"tan çok şey kaybeder. Saflığın geri gelemeyeceği aşikar ve bu durum insanı çirkinleştiriyor. Yani acı insanı daha kötü bir hale getirebiliyor. İnsanın aksiyonlarında görülmese bile iç dünyasında pek çok şeyi -dediğim gibi en başta saflığı- kaybettirdiği kesin.

Peki geçmişteki acıya ne olur? Aslında ondan pek bahsedemeyiz, çünkü zamanın aktığı için her an biz de değişiriz. Değiştiğimiz için de olup biten ilk acıyı o andaki etkisiyle hissedemeyiz ancak değişen birey, tecrübe denen şey ile bir yansımasını hep taşır içinde. Dolayısıyla o üzüntü aslında o anlıktır; an geçer, insan o üzüntüyü yanında taşıdığını sanır ancak bu aslında o "deneyimin" bir yansımasından başka bir şey değildir.


Eee, gelecek yoksa, geçmiş de asla değiştirilemeyeceğinden biz de an'ı yaşamak durumunda mıyız? Maalesef o da mümkün değil. Elimizde an'dan başka bir zaman dilimi yoksa, bizde şimdiye mahkum oluruz. Ancak "şimdi" güçsüzdür. Biz her saniye değiştiğimiz için "şimdiki zaman dilimi"nde ne yapacağımızı bilemeyiz. Çünkü başlangıcı yoktur ve insan yapısı itibariyle "şu an"ın farkına varamaz. Çünkü, tüm bilinirliği ile geçmiş yanı başında duruyordur. "Hayatım eskiden daha güzeldi" ya da "Keşke şunu değiştirebilseydim" gibi şu ana ait olmayan kalıplar içine sıkışmış durumdayız.

Geçmişin bir başka çekiciliği ise, bazı anların net olamaması. Mutlu olunan anlar genellikle iyi bir şekilde hafızaya atılıyor. Ancak insanı asıl değiştiren kötü anılar, beynin müdahalesine uğruyor; net olamıyor. Belki de etkisini biraz da bu yüzden kaybediyor; beyin kontrolü ele almaya çalıştığı için, istemediği kısımları çok güzel flulaştırabiliyor. İşte bazen, bu yüzden, bazı anlar bize "anlatılmış" gibi hissettiriyor. 

Dolayısıyla bize tecrübe kazandıran şeyler, bizim değişimimiz bir noktada "masalsı" oluyor. Çünkü en saf haliyle kalmıyor ve bu durumda, bizde okuduğumuz bir kitabın ya da izlediğimiz bir filmin yarattığı etkiyi yapıyor. Çünkü çok azıcık bile olsa, değişmiş bir anı aslında hiç olmamıştır.


Velhasıl kelam, ben ne bu yazıyı ne de kafamdakileri toparlayabileceğim. En temelde söylemek istediğim şey, doğada olmayan ve olmayacak kavramlar geliştirdik ve bunların içinde debelenip duruyoruz. Zaman kavramı insanlara aittir, biz de yarattığımız bu düzende sürünüyoruz. Ancak bunların hiçbiri yok; asla olmadı. 

Olan şey ise değişim; değişim de geçmiş gibi hep orada. Dünya değişir. Hiç durmadan değişir. Haliyle hiçbir şey ilk haliyle olduğu gibi değildir; bu durumda her şey aslında her an sıfır noktasında. Biz de dünyayı değiştirebileceğimizi sanan varlıklarız. Değiştiriyoruz doğru ancak her akan salise bunun gereksizliğini de yüzümüze çarpıyor. Çünkü şimdiki zaman, geçmiş olmaya mahkum. Biz de onun kaçınılmaz tutsaklarıyız. Hep sıfır noktasındayız çünkü her an yenileniyoruz. 

Eh bu saçmalamacayı buraya kadar okuyan varsa, teşekkürlerimi sunuyor ve mutlu "şimdiki zamanlar" diliyorum. An'ı keşfedersek çok büyük yol alacağız sanırım. 

Not: ilk göresel Salvador Dali'nin eseri. Diğerleri ise Rembrandt'ın oto portrelerinden kırpılmış gözler. 

3 Aralık 2016 Cumartesi

5

Carnage

İzlemeyi sürekli ertelediğim filmlerden birisiydi Carnage. Ancak Jodie Foster, Kate Winslet ve Christoph Waltz'un birlikte oynadığı bir film olunca, eninde sonunda izleniyor pek tabii.

2011 yapımı filmin, yönetmenlik koltuğunda pek tartışmalı kişi Roman Polanski var. Roman Polanski'ye karşı duruşunuz nasıldır bilmem, benimkini de bir kenara bırakalım. Başka bir yazının konusu malum. Şimdi sadece filmden bahsedeceğim, o gücü kendimde bulursam, öyle bir olaydan bahsedecek kuvveti bulabilirsem yazarım başka bir sefere. Kuvvetle muhtemel ki, yazamam. Neyse.

Dediğim gibi kadro muhteşem ve filmin IMDb puanı şu an için 7.2. Yasmina Reza'nın yapımından uyarlama film 1 saat 20 dakika uzunlukta. Konusu ise şöyle: Zachary ve Ethan isimli iki çocuk kavga etmiş, bu olay da Ethan'ın iki dişine mal olmuştur. Bu iki çocuğun ailesi de orta yolu bulmak için bir araya gelmiştir. Başta her şey yolunda gitse de, bir yerden sonra olaylar zıvanadan çıkacaktır.

Ethan'ın anne ve babası; Penelope ve Michael Longstreet, Amerikanın banliyö ailesini yansıtmakta. Michael muhteşem paralar kazanmasa da halinden memnundur. Penelope Afrika'da yaşananlar hakkında kafa yoran, kitap yazan, sergilere giden entelektüel bir kadındır.

Nancy ve Alan Cowan ise, belli ki Longstreet ailesinden daha fazla kazanan bir aile. Longstreet'ler kadar entelektüel olmadıklarını görüyoruz. Nancy, evliliklerinde büyük yükü taşıyan kadın rolünde. Çalışan ancak, çocukla, evle iligili olan bütün sorumlulukları üstlenmiştir. Alan ise sürekli telefonuyla iş halletmeye çalışan bir iş adamı rolünde. Ama sürekli. Sürekli yani. Sinir bozar derecede telefonuna yapışık bir adam.


Karakterler böyle. Film tek bir mekanda geçiyor. Longstreetler'in evi. Bayılıyorum ben tek mekanda geçen filmlere. Hatta daha önce başka bir örneğini blogumda da yazmıştım (Bkz: Man From Earth). Filmin işleyişi ise ilginç, hani "iki ailenin toplanıp aradaki sorunu halletmeye çalışması ne kadar ilginç olabilir ki?" diyebilirsiniz. Ancak oluyor işte. Taraflar en başta aşırı medeni iken bile bir gerginlik hissediyorsunuz. 

Tabii film, sadece iki çocuğun kavgasının çözümünü anlatmıyor ki, öyle bir çözüm yok aslında. Taraflar film ilerledikçe hayatını ele almaya başlıyor; hatta o çok kültürlü Penelope'nin kocasına şiddet uygulamaya çalışırken bile görüyoruz. 

Ufaktan da olsa mesaj da veriyor. Misal, Zachary'nin yaptığı şeyden pişman olup olmaması konusunda, aşırı sinirli olan Nancy "Sen o hamsterı sokakta bir başına bıraktığında pişman oldun mu? Öyleyse benim çocuğum niye olsun?" minvalinden laflar ediyor. Aslında şiddet uygulayan çocuğunu savunmak niyetinde değil, ancak o noktaya geliyor. Ufaktan da olsa Nancy'nin hayvana olan zulmün, insana yapılandan daha kötü olduğunu düşünüyor. Bana öyle geldi. Haksız diyebilir miyiz? Bu da ayrı bir yazının konusu. Bu gibi başka noktaları yakalamak mümkün.


Oyuncuların her biri döktürmüş. Özellikle Christoph Waltz'un kredisini vermeden geçemeyeceğim. Evet kendisine sempati duyduğum doğrudur. Bu arada özellikle Kate Winslet ve Jodie Foster'ın diyalogları harika. Gerçekten, pek çoğu birer quote niteliğinde. Bir de ilginç olan şey; taraflar. Taraflar o kadar çabuk değişiyor ki, ne olduğunu anlamıyorsunuz. Bir anda kadın dayanışması oluyor derken bir anda değişiyor. Christoph Waltz herkese gömerken -ehem- bir anda viski ve puro keyfi yapabilecek bir an geliyor. Kate sarhoş olup bambaşka bir kafa yaşıyor.

Sonuç olarak, hiç ilginç olmayan bir konunun muhteşem ilginçlikte işlendiği bir film olmuş. Sürekli "eee n'olacak şimdi?" diyorsunuz. Zaten hemencecik akıp gidiyor. Yetişkinleri ele alan güzel bir film olmuş. Ben beğendim. Olmuş bu.

Ah finalinde mi? Onu söylemeyeyim ancak yetişkinler bazı şeyleri ciddiye almada, olduğu gibi bırakamamakta ustadır. Bunu gördük. Çocuklara elleşmeyin arkadaşlar. Onlar bulur bir yolunu ^^


Alan Cowan: Nancy, it's absurd to drink in your condition.
Nancy Cowan: What condition?