27 Kasım 2016 Pazar

8

Dönem Filmleri 1 | The Dressmaker

İzleyeli bayağı zaman geçti aslında. Ancak bu film hakkında bloguma yazmasam gerçekten olmazdı. Bu arada, belki bilirsiniz, dönem filmlerini çok severim ben. Blogumda da dönem filmleri üzerine yazmak istiyorum. Neyse filme dönelim, ilk posterini gördüm filmin ve çok etkiledim. Bütün asaletiyle Kate Winslet ve elindeki "Singer" kutu ile adeta "beni izle" diye bağırıyordu. Konusuna bakmadan açtım filmi ve aslında portatif bir hayat süren bir kadını izleyeceğimi düşünüyordum. Pek de öyle değilmiş şimdiden söylemek lazım.

Filmle ilgili ayrıntılara girecek olursam: 2015 yapımı, Rosalie Ham'ın romanından uyarlanmış bir yapım. Yönetmenliğinde Jocelyn Moorhouse var. Baş rollerde ise Kate Winslet ve Liam Hemsworth'ü görüyoruz.

Çocukluğumdan beri -aslında Titanic'i izlediğimden bu yana demek daha doğru- Kate Winslet'e tuhaf bir sempati beslerim. Çok da asil bir duruşu var kadının. Eh, İngiliz olmak bunu gerektiriyorsa demek ki ^^ Haliyle posteri görünce, bu filmi izlememek benim için mümkün değildi. Bence sizin için de değil. Resmen "beni izle" diye bağırıyor.

Yalnız uyarayım ki, film hakkında oldukça subjektif yorumlar yapacağımdan spoiler verebilirim, hiç emin değilim. Bu arada uzun zamandır kafamda olan "Dönem Filmleri" dosyasını açmış bulunuyorum. Hadi hayırlı olsun. Evet evet, biliyorum; hepiniz (!) ama hepppppinizz (!!) bu günü bekliyordunuz. (!!!) Eh, sizi bundan mahrum bırakamam değil mi? (Bunlar hep şakalar komiklikler, başka bir şey değil. Sonuçta ben hala kişisel blog yazarıyım ^.^)


Konusu ise şöyle: Tam bir Femme Fatale olan Tilly, Avustralya'ya, çocukken ayrılmak zorunda kaldığı yere dönmüştür. Lanetlendiğini düşünen Tilly, geçmişte yaşadığı kötü bir olayı, daha doğrususu oradan ayrılmak zorunda kalmasını çözmeye çalışacaktır.

Evet, Kate Winslet Tilly karakterine can vermekte. Tilly, (görselde de fark ettiğiniz üzere) oldukça öz güveni yüksek bir kadın. Kasabaya geldiği gibi kadınları değiştirmeye başlıyor. Tasarladığı kıyafetlerle kadınların görünümünü değiştirirken, aslında onların karakterlerine de dokunuyor; değişimi yaşayan kadınlar kendine güvenmeye başlıyor. Ancak bizim meselemiz bu değil tabii ki.

Geçmişte yaşadığı olayı çözümlemeye çalışırken, çok değişik karakter profilleri görüyoruz. En başta, giydiği kıyafetin bir Dior olduğunu (Daha doğrusu Tilly, Dior'dan etkilenip kendi tasarlıyor) fark eden bir polis memuru görüyoruz. "Eee, bir polisin böyle bir şeyi fark etmesi imkansız değil ki" diye düşünebilirsiniz, ancak filmin ilerleyen kısımlarında bu memurun biraz renkli bir karakter olduğunu ve bu yönünün, Tilly'nin kasabadan ayrılmasında önemli bir yeri olduğunu öğreniyoruz. Diğer farklı bir karakter ise: Tilly'nin annesi. İlk etapta Tilly'yi tanımamazlıktan geliyor, hatta Tilly ona yardım etmeye çalıştıkça onu uzaklaştırmaya çalışıyor. (Bu doğrultuda "İmdat, tecavüz ediyor" gibi bağrışlarını duymanız mümkün) Daha sonra, aslında, Tilly'nin geldiği yere dönmesi için bunu yaptığını anlıyoruz. Diyorum ya, biraz değişik karakterler var diye.

Tabii olay, Tilly'nin geçmişini aydınlatmasının etrafında dönse de, alt metinlerinde daha farklı mesajlar da verilmiş. Mesela, Tilly'nin düşmanı diyeceğimiz karakterler kasabaya bir terzi daha getiriyor ve bu ikisinin rekabetini görüyoruz. Gerçi, pek de rekabet oluyor diyemem. Çünkü görmüş ve geçirmişliğiyle Tilly, pek de çaba sarf etmeden moda alanındaki farkını ortaya koyuyor. Bu noktada biraz feminizm kokusunu almak mümkün; dikişi annesinden öğrenen Tilly, Avrupa'yı gezmiş, pek farklı moda şehirlerinde bulunarak -dikişi öğrenmiş diyemeyeceğim- modayı içselleştirmiş.


Alt metinlerden devam edecek olursam, eiketlemenin nasıl yanlış bir şey olduğunu görüyoruz. Tilly'nin annesinin, sözde toplum normlarına, sözde aile yapısına ters olan (yollu kelimesini kullanmak istemedim) bir kadın olarak lanse edilmesini ve bu doğrultuda dışlanmasını muhteşem yansıtıyor. Tabii ki toplumun kendine tehdit olarak gördüğü bu kadının çocuğunun dışlanması da pek şaşılacak bir durum değil. Yanlış anlaşılma olmasın, Molly -Tilly'nin annesi- oldukça senden, benden, bizden bir kadın. Sadece genç yaşta bir hata yapmış, -daha doğrusu aşık olmuş- ve bunun ceremesini yıllarca çekmiş bir birey. Tilly'yi tanımamazlıktan gelmesinin sebebi de bu; onsuz bu kasabadan uzakta kurduğu hayatına devam etmesini istiyor.

Bir diğer nokta ise, toplumun bireyleri çok yüzeysel tanıması, derinlerde o kişi iyi mi kötü mü ayırt edememesi. Yani, Tilly'nin babası olacak herifin, nasıl bir sapık olduğunun çözümlenemiyor, ancak kolay ya, Molly çok rahat dışlanıyor. Bu doğrultuda toplumdan dışlanmamak için Tilly'nin hayatıyla oynayan birey profillerini görmek de mümkün. 


Liam Hemsworth'e gelirsek, yerine başkası da olsa olurmuş :') Yani böyle hissettim ben bilemiyorum. Kendisi ise, söylenenlere takılmadan Tilly'ye aşık olan, her zaman yanında bulanan kişiyi oynuyor. Ancak filmin kendi içindeki masalsılığı da sanırım bu yolla veriliyor; dört dörtlük insan profili ve Tilly'nin ellerinden kayıp gidiyor. Bu noktada "Tilly gerçekten lanetli mi ya?" düşüncesi geliyor akla. Yok tabii öyle bir şey, sonuçta bu aslında bir intikam öyküsü. 

Masalsılık biraz çekim açılarında, ışıklarda ve mekanlarda da vardı. Hatta bir kaç yerde Tim Burton havası sezmedim değil. Ama ben bunu her haltı Tim Burton'a bağlama hastalığıma veriyorum ^^ İşleyişinden bahsedecek olursam, gizemli, yer yer komik, yer yer trajikomik bir dalga ile ilerleyen, güzel bir akışı var. 

Toparlayayım artık, "Toplumun düşmanı birey" temasını gayet iyi işleyen, bağnazlığı, sürü psikolojisinin ne fena bir şey olduğunu, insanın ne kadar güçlü de olsa yakıp gitmek istediğini anlatan muhteşem bir film olmuş. Sevdim ben seni. Olmuş bu film. Eklemeden edemeyeceğim, o kıyafetler, o makyaj neydi be! Kate Winslet rulezz!


"Onlar için çalışıyorsun ama ne yaparsan yap seni sevmeyecekler."
Hatcik

22 Kasım 2016 Salı

0

Okunası Grafik Romanlar

Ufak çaplı bir grafik roman öneri listesi yapayım dedim. Ancak şimdiden uyarayım ki, bu küçük listemizde DC Comics ya da Marvel'dan herhangi bir eser yer almamakta. Biraz daha farklı tatlar isteyenlere gelsin.

Karanlık Güzel | Beautiful Darkness


Daha önce blogda uzun uzun yazmıştım: Beautiful Darkness | Karanlık Güzel (Eseri okumadıysanız bu yazıdan uzak durmanızı salık veririm)

Drawn and Quarterly tarafından çıkarılan bu eser Fransız ekolünden gelmekte. Yazarı Fabien Vehlmann olmakla birlikte çizeri Kerascoet olarak anılan Marie Pommepuy ve Sebastien Cosset tarafından yapılmış. Bizde de Arka Bahçe Yayıncılık tarafından çıkarıldı. Zaman kaybetmeden okuyun derim!

Aurora ve sevgilisi Hector ile tatlı tatlı çayını içmekte, kankası Plim ise buluşmalarının iyi geçmesine yardımcı olmaktadır. Her şey iyi giderken, ev bir anda damlaya başlar. Evet evet! Bildiğiniz kırmızı kırmızı akıyor. Bu felaketin ardından anlarız ki, Aurora ve diğerleri başka bir dünyaya geçmiş: Kendilerinin küçücük olduğu bir evren! 

Eseri ilginç kılan, o çocuksu çizimlerin ardında aslında muhteşem derecede insanın sinirini bozan bir hikayeyi işlemesi. Şöyle ki, çürümeye durmuş küçük bir kızın cesedi ve içinden çıkan küçük insanların başından geçenler anlatılıyor ve biz zamanın ilerleyişini bile cesedin çürüme evreleriyle ayırt edebiliyoruz. Hafif bir Sineklerin Tanrısı rüzgarı esmekle birlikte Alice Harikalar Diyarında'dan tutun da pek çok masala; Psikotisizm'den Nevrotizm'e kadar göndermelerle dolu. Eserin bir diğer yönü ise okuyucuyu aktif kılması. Yani açık bırakılan noktalar var ve buraları siz tamamlıyorsunuz. (O kızcağızın nasıl öldüğü, avcının bir katil olup olmadığı gibi noktalar mesela.)


Seconds


Bryan Lee O'Malley'nin 2014 yılında yayımlanmış grafik romanının konusu şöyle: Katie bir gece uykusundan uyanmıştır ve çekmeceli dolabının üzerinde bir parıltı görmüştür. Uykuyla uyanıklık arasında gidip gelen Katie bunu hayal gücüne vermiştir. Beyaz saçlı bu varlık "Eğer işler yolunda gitmezse, unutma!" deyip çekmeceli dolaba girip kaybolmuştur. Katie dolabın içine bakmıştır ancak, içinde bir çorap bile yoktur. Zaman geçer ve Seconds'da şef olan ve hayatından pek de memnun olmayan Katie ikinci bir restoran açma kararı verir. Olan çeşitli olayların sonucunda "İşler nasıl bu kadar ters gidebildi?" diye düşünürken, o rüyayı hatırlar. Dolabı karıştırı ve gizi bir bölme bulur. Bölmeden bir hediye kutusu, hediye kutusunun içinde ise bir not ve -sihirli- bir mantar bulmuştur. Notta şu yazmaktadır: 

"İkinci Şans Bekliyor

1. Hatanı yaz
2. Bir mantar ye
3. Uyumaya git
4. Yenilenerek uyan"

Evet, bu sayede Katie hatasını düzeltme fırsatı yakalamıştır. Bir süre sonra sihirli mantarların kaynağını bulacaktır ancak hatalarını düzelttikçe işler daha da fenalaşacak, Katie hayli zor durumlara sürüklenecektir. Açıkçası bunun gibi oldukça sıradan insanları anlatan içine de hafif bir fantastiklik katılan yapımları seviyorum. Seconds bunun güzel bir örneği.

Bunun yazısını sonra ayrıca yazacağım ^^

Wild Children 


Bunu da yazmıştım: Wild Children

Image Comics tarafından 2012'de çıkarıldı. Yazarı Ales Kot, çizer ise Riley Rossmo. Peki ne anlatır?

Oldukça ünlü olan "Hiçbir zaman okuduğum okulun eğitimime karışmasına izin vermedim" sözünün bu grafik romanı özetlediğini söyleyebiliriz. Şöyle ki; Uberland Lisesi'nin birbirinden zeki ve geleceği parlak beş çocuğu bir başkaldırı düzenleyerek, okul yönetimini ele geçiyorlar. Ve webcam aracılığıyla yayın yapmaya başlıyorlar. Eğitim sistemini ve pek çok şeyi eleştiriyorlar.

Bir fikri, mesaj kaygısı olan bir grafik roman ancak çok çok sürükleyici. Karakter gelişimi olmasa da (Böyle söyledim diye eksi bir yön olduğu sanılmasın) çok güzel bir noktada ters köşe yapıyor. Bence okuyun! (Not: O kurşunların nereye gittiğine çok iyi bakın!^^)

Nimona


Kahraman olamadığı için villain olmak durumunda kalan Lord Ballister Blackheart, bir şekil değiştiren (shapeshifter) olan Nimona ile tanışacaktır. Daha doğrusu Nimona zorla kendisini onun sidekick'i yapacaktır. Daha sonra Ballister'ın baş düşmanı Ambrosius'u alt etmek için çeşitli işlere gireceklerdir. 

Okuması çok zevkli bir grafik roman. Ballister'in neden kahraman değil de villain olmak zorunda kalması biraz iç burkucu, Nimona ise oldukça eğlenceli. Özellikle Nimona'nın sürekli "Evet, kimi öldürüyoruz, nereyi patlatıyoruz, şurayı da yakalım mı" minvalinden cümleleri, Ballister'in ise -villain olmasına karşın- "İnsanları öylece öldürüp ortalıkta gezemezsin." gibi cevapları güldürüyor. İşin içinde ejderhalar filan da var! Az buçuk "süper kahraman çizgi romanı" kültürüne de gönderme yapıyor. 

Noelle Stevenson'ın ilk grafik romanı gayet eğlenceli, gayet başarılı anlayacağınız. Bu arada kitap ilk webcomic olarak, Tumblr'da yayımlandı. (Gördüğünüz gibi Tumblr aslında kötü bir şey değil^^) Daha sonra, 2015 mayısta HarperCollins baskısını yaptı. Haziran 2015'te 20th Century Fox Animation, animasyon uyarlamasının haklarını satın aldı. Ay gidin okuyun işte :') 

Rebetiko


Bunu da yazmıştım: Rebetiko

Bu da Fransız ekolünden gelmekte. David Prudhomme tarafından yazıldı. Bizde de Aylak Kitap tarafından çıkarıldı. 

Öncelikle, Rebetiko'yu tanımlamamız gerekirse, kökeni İzmir'de doğan, Yunanistan'da olgunlaşan bir müzik türü. Hatta Doğu kökenli Yunan Blues'u diye tanımlayanlar da var. Neyse, konumuza geçeyim.

Yaşadığımız nüfus mübadelesi sonucunda buradan pek çok kişi Yunanistan'a döndü. Bu eser de buradan göç eden ama orada da dışlanan insanları konu edinmekte. Baskıcı bir rejimin olduğu dönemde (1936, Atina) müziklerini yapmaya çalışan ancak müziklerine karışan "Türklük"ten ötürü dışlanan bu insanların hayatlarının çok kısa bir kesitine şahit oluyoruz. Okuduğunuz zaman "Vaoovv, hayatımın eseri" demeseniz de farklı bir tat bıraktığı kesin.











14 Kasım 2016 Pazartesi

2

Julieta

Evvvet! Bir Pedro Almodovar filmi ile buradayım. Hayır filmekimi'ne gidemedim. (Hayatıma bir kez daha sövüp geliyorum, bi' saniye). Ve hayır, yakın zamanda filmi izleme gibi bir niyetim yoktu. Ancak Hikaruivy de blogunda yer vermişken izlememek olmazdı. Bu arada onun yazısı için tıktık. Hadi okuyun gelin bekliyorum ben. Bu arada yazıya başlamadan söyleyeyim, gidişat nasıl olur bilemiyorum. Kafama ne eserse onu yazacağım, yani spoiler olabilir, aman dikkat! ^^

Film henüz bu yıl çıktı. Filmle ilgili detayları imdb'den bakabilirsiniz. Konusu ise şöyle: Ellili yaşlarda olan Julieta bir gün yolda eski tanıdık bir yüze rastlar ve bunun üzerine sevgilisi ile Portekiz'e gitmekten vazgeçer ve Madrid'de kalır. Apar topar eski dairesine taşınan Julieta'nın yaşam öyküsüne tanık olacağız. Bu arada film üç adet hikayeye dayanmakta. Hikayeleri henüz okumadığımdan ötürü filmin bu yönüne bir bakış açısı getiremeyeceğim. (Okuyunca editlerim belki.)(Editlemem)(Aman bilmiyorum)

Afişten de anlayacağınız üzere film tam bir Almodovar filmi. Renkler, geçişler filan çok güzel. Film hakkında bir bilgiye sahip olmadan izleseniz "Bu Almodovar filmi ya"derdiniz yani. Neyse parça parça gideyim.

Film başlar başlamaz kırmızının odak noktası haline getirilişini görüyoruz ve bir anda kırmızılar içinde Julieta beliriyor. Çok hoş bir kadın olduğunu söylememe gerek yok ve ilk andan itibaren bir yaşanmışlık hissediyorsunuz ve bu kadının hikayesini öğrenmek istiyorsunuz. Kızına yazdığı mektupla geçmişine gidiyoruz ve yaşadıklarını bir bir öğreniyoruz.

Almodovar ve renklerle olan ilişkisini Julieta'nın bilhassa gençliğinde görüyoruz. Ancak gittikçe bu renkler sıradanlaşıyor pek tabii Julieta da durgunlaşıyor. Üstelik Julieta hikâyesinin başlangıcından veri hak verilen karakter. Yani, Volver'e göre buradaki erkek karakterler o kadar can yakıcı türden değil. Bu doğrultuda Julieta feminizmin doruklarını yaşayan bir kadın da değil. (Burada tabii ki feminizmi erkek düşmanlığı gibi göstermiyor, kurulan dengeden bahsetmeye çalışıyorum.^^)

Öncelikle Julieta trende eşi olacak insanla yani Xoan'la tanışıyor ve ileriye gidiyorlar. Daha sonra Xoan'ın yanına gittiğinde, Xoan'ın zaten hali hazırda evli olduğunu ancak karısının Julieta oraya gitmeden hemen önce öldüğünü öğreniyoruz. Eh, film Julieta'nın hikayesini anlatacak, bizim de Julieta'nın tarafında olmamız gerekli. Empati / Sempati dolayısıyla, biz bu hanımefendi ile ilgili hiçbir şey öğrenemiyoruz. Çünkü -bilmese de- Julieta ikinci kadın durumunda. Ama dediğim gibi biz Julieta'nın tarafında yer almamız gerektiğinden, bu kadınla ilgili hiçbir şey öğrenemiyor, ona bir sempati veya yakınlık duyamıyoruz.

Julieta'nın farklı farklı kişiler tarafından -yani dönem değiştikçe oyuncu da değişiyor- hoş bir detay olmuş. Özellikle saçlarını kurulama sahnesinde havluyu kaldırınca Julieta'nın yaşlanmış olduğunu vermek çok çok güzel bir sahneydi. Hani sıfır prodüksiyonla bu kadar etkileyici olmak -en azından benim için- zordur. İnsanın acıyla olgunlaştığını, deyim yerindeyse piştiğini böyle güzel bir şekilde vermiş Almodovar.

Filmin ilginç bir romantizmi var, daha doğrusu buna Almodovar klişesi diyenler de var. Bana kalırsa biraz "Eden bulur" durumu işlenilmiş. İki eşini de aldatan Xoan öldü, annesine yokluğuyla yıllarca tabiri caizse işkence eden kızı yine çocuğundan çekti. Xoan'ın Julieta'yı aldattığı kadın -hem de arkadaşıydı- felç oldu. Yani evet, kesinlikle bir "Eden bulur" durumu sezdim.

Bir diğer noktası ise, yine bir nokta ise, feminizm. Julieta, kocasının kendisini aldatan kadınla arkadaş kalabilmiş, en azından iletişim kurabildiğini görüyoruz. Bu durum bence, biraz da Julieta'nın olayları kabullenişini yansıtıyor. Üstelik Julieta mesleğini yapmaya çabalayan bir kadın olarak verilmiş. Bu noktada Ulysses ile ilgili sahne çok güzeldi.

Anita'nın biraz boş bir karakter olması, arka planının doldurulmaması yine onu haklı bulmamamız içindi bence. Filmde sabit kalabilen bir karakter de yok, herkes, her şey bir yere savruluyor. Anlayacağınız değişim de çok iyi işlenmiş. Aşırı duygusala bağlanmadan akıcı bir şekilde vereceğini verip gitmiş Almodovar reyiz.


Sonuç olarak, gayet güzel bir Almodovar filmi. Belki başyapıtı değil ancak olmasına da gerek yok. Bütün renkleriyle, geçişleriyle, karakterleriyle, mesajıyla, kıyafetleriyle, makyajlarıyla, objeleriyle, her şeyiyle "Olmuş bu film." Bu arada film bitmiyor. Her şekilde en başa dönen karakterlerimiz, daha doğrusu Julieta, kızına doğru gitmeye başlıyor. Film bitmiyor çünkü onca zamanın kaybıyla, bu ikilinin hikayesi yeni başlıyor. Yaniiiiiii izleyin işte (:

"Yokluğun hayatımı dolduruyor ve onu yok ediyor."


10 Kasım 2016 Perşembe

0

Geek-Girl #1


Yayınlandığı Tarih: 02.11.2016
İçerdiği Sayı: Geek-Girl #1
Yazar: Sam Johnson
Çizer: Carlos Granda
Yayıncı: AAM-Markosia

Selamlar! Geçenlerde tesadüfi bir şekilde bu sayıya denk geldim, ilgimi de çekince okudum. Batman'i yazmadığım şu günlerde -hiç kimse de fark etmedi, aşk olsun!- Kafe'ye yazayım da bir ateş almış olayım dedim. Bunun gelecek sayılarını yazmayı düşünmüyorum açıkçası. İlginç geldiği için paylaşayım istedim. Aslında tanıtım yazısı yazacaktım ki, henüz nasıl seyredeceği belli olmayan -yani henüz güvenmediğim- bir şeyi önermeyeyim dedim. Onun için ilk sayının yazısını yazıyorum, bir şans verip vermemek size kalmış ^^ 


Spoiler

Sayı bu malum kızımızın gökyüzünde salınması ile başlıyor. Sonra aniden başka pelerinli bir kızın, sayko bir kız tarafından bu diğer pelerinli arkadaşımızı elektrik manyağı yapıyor. -Ben buralardan uzaklaşalı anlatımım yine kaymış, neyse- Geek-Girl, Neon Girl'ü hastaneye kaldırıyor.Neon Girl, bizim elektrikli psikopatı bulmasını istiyor ve burada Geek-Girl'ün güçlerini nasıl kazandığını öğreniyoruz. Gençler üniversiteden arkadaşlarıyla bir barda takılırken, Jeff, bir gözlükten bahsetmeye başlar. Bu gözlüğün insanlara güç verdiğinden söz eder. Kızımız da bu gözlüğü ister ve strip poker oynayarak bunu kazanır. Daha sonra Neon Girl ameliyata alınır ve Geek-Girl'e bu elektrikçi kızı bulmak kalır. Geek olmayan Geek-Girl'ümüz Ruby,  gelişen olaylar sonucunda çok fena rezil olacaktır ve yolu elektrikçi kızımızla kesişecektir. 


Görüş

Bir hayattan kesit (slice-of-life) çizgi romanı gibi dursa da, süper kahraman janrı buna pek izin vermiyor. İzin vermediği gibi de aslında bir süper kahraman çizgi romanı olmayacağının haberini de veriyor. Çizgi roman janrı ile onu karikatürize etmeden dalga geçiyor. Zaten çok da bir olay örgüsünün olmadığını söylemek yanlış olmaz. Yapılan Batman (ve çizgi roman) göndermelerinin gayet hoş olduğunu da eklemem gerekir.

Benim en sevdiğim nokta ise, gözlük! Evet bildiğiniz gözlük! Bilirsiniz, Superman dolayısıyla gözlük gerçek hayata adapte olma, kimliği gizleme simgesi olmuştur. Burada Ruby'ye güçlerini kazandıran şeyin bu olması hoşuma gitti. Gerçi nasıl çalıştığını tam anlamadık ama olsundu :')

Yetişkinlere hitap ettiğini söylemek gerek. Kullanılan dilin, üniversite çevresinde geçmesinin ve başka şeylerin bu doğrultuda tasarlanmış olduğunu söyleyelim. Bir de protagonistin kız olması, çizgi romanın özellikle hanımlar için çıkartılmış olduğunu düşündürtmesin. Bir de son dönemde okuduğum çizgi romanlar arasında "objeleştirme"yi en çok burada gördüğümü söyleyebilirim. (Objeleştirme erkek karakterler için de yapılsa da burada hanımlar üzerinden yürüdüğünü söylemem gerek)

Bunlar haricinde çok da söyleyeceğim bir şey yok. Eğer unutmazsam, bir kaç sayı daha okumayı düşünüyorum. Belki farklı bir tat verebilen bir seri olur, değil mi ama?^^ 

Puan: 7 / 10

*Yazı Çizgi Kafe'ye gidecektir*