27 Eylül 2016 Salı

2

Nightwing #5


Yayınlandığı Tarih: 21 Eylül 2016 
İçerdiği Sayı: Nightwing #5
Hikaye: Night of the Monster Men: Part Two
Yazar: Tim Seeley, Steve Orlando
Çizer: Roge Antonio
Varyant Kapak: Ivan Reis
Yayıncı: DC Comics

Başlamadan önce: İşbu yazı Çizgi Kafe'de yayımlanmış / yayımlanacak olup, Çizgi Kafe'nin formatında yazılmıştır. Yani önce spoiler kısmı olacak ve sonra görüş kısmı olacak. Spoiler yemek istemeyen o bölgeyi atlasın efendim ^^ 

Night of the Monster Men'in ikinci kısmındayız. İlk kısımda ne olup bitmiş öğrenmek isteyenler sizi şuraya alalım: Batman #7 Crossover'ın ilk sayısını beğenmiştim. Hugo Strange'in canavarları Gotham'da boy göstermişti. Bakalım nasıl devam etmiş?


Spoiler Bölgesi

Gotham hem fırtına ile hem de iki canavarla baş etmekte. Batman, Batwoman ile birlikte canavarın üstesinden gelmeye çalışıyor. Nightwing'e de morga gitmesini ve Hugo Strange'i bulmasını söylüyor. Batwoman alanın tahliye edilmesi gerektiğini söylüyor. Batman, Duke ile paslaşıyor ve "Bat-Beacon" isminde yepyeni bir Batman teknolojisi görüyoruz. Clayface, Orphan, Spoiler şehrin tahliye edilmesine yardım ediyor. Nightwing sahada canavarla kapışmak istese de Batman söylediğini yapması konusunda ısrarcı oluyor. Daha sonra Batman ve Batwoman arasında Nightwing'in artık onun sidekick'i olmadığı minvalinde bir konuşma geçiyor. Batman ise, onu eğittiğini, kendi sorumluluğu altında olduğunu söylüyor. Red Robin'in ölümünün getirdiği psikoloji hâlâ etkili anlayacağınız. 

Nightwing yola koyulduğu sırada Alfred ile test sonuçlarını konuşuyorlar. Alfred, hücrelerin bir zamanlar insan DNA'sı olduğunu, ilkel ve programlanabilir olduğunu, ancak insan dokusunu bastırdığını ve kendi suretinde tekrar inşa olduğunu söylüyor. Nightwing morga ulaşıyor ve kayıp iki cesedin daha bulunduğunu söylüyor. Yani ortada nerede olduğu bilinmeyen canavarlar var. Derken bir diğer canavarın baş göstermesi uzun sürmüyor. Gotham Girl "muv biçız aym bek" diyerek atılım gösteriyor ve canavarla savaşmaya gidiyor. 


Görüş Kısmı

Sayı Batman #7 ile aynı gün yayımlandı. Yani çok da bir cliffhanger bırakmasına gerek yoktu. Ve Nightwing dergisinin sayısı olma özelliğini bir kenara atmamıştı. Yani ön planda olan Dick'ti. Eh kim hayır der buna? 

Batman'in Bat-Beacon'daki monologunu çok sevdim. Monologda her ne kadar optimistik davransa da kendi psikolojisi epey karanlıktı. Bu gece "dedektif"in Dick olduğunu söyledi. Robin'ler arasında Tim Batman'e en çok benzeyendir. Çünkü zekasıyla ve dedektifliğiyle ön plana çıkmıştır. Bu gece dedektifliği Dick'e vererek, -belki saçma gelecek ama- Tim'in yokluğunu doldurmaya çalışıyormuş gibi geldi. Biraz da üzdü açıkçası. Onu korumak istediği kesin zaten.

Yeni bir Batman teknolojisi görmek ise muh-te-şem-di! Şunun güzelliğine bakar mısınız <3 Bu arada canavarlar da harika görünüyordu! Açıkçası, "dev insan"dan ziyade bu şekilde tasvir edilmelerini sevdim. Şehrin kaosu yaşadığını görmek de güzeldi. Zaten bunun için ayrı panel ayırmış olmaları da buna dikkat çekilmek istediğinin göstergesi gibi. Malum mekan ve insanlar önemli. Orphan da çok havalıydı ^^

Nightwing ön plandaydı dedim, ancak son anda Gotham Girl'ün atak yapması şaşırttı açıkçası. Sonuçta mental olarak hala iyi değil. Ama bu kızdan bize iyi ekmek çıkacak, demedi demeyin. Yani, Gotham Girl'ün alt yapısını iyi yapıp bize iyi bir kahraman sunacaklar gibi geliyor. Batgirl dergisinden pek memnun olmadığım şu sıra, hiç hayır demem açıkçası.  O değil de Hugo Strange'i yine göremedik ya! Şu adamı ağız tadıyla görmek istiyorum artık yeter :(

Sonuç olarak, iyi ilerleyen bir ikinci sayıydı. Canavarların tasviri, hikayenin gelişimi ve son andaki atağıyla her şey güzeldi. Puan vermem gerekirse (yoo gerekmez): 8 /10 ile uğurlayalım bu sayıyı. 


21 Eylül 2016 Çarşamba

4

Batman #7


Nereden başlasam, ne desem bilemedim! Batman #7 yani Night of the Monster Men'in ilk partı çıktı. "Önceki sayıda ne olmuştu ki ya" diyenlere gelsin: Batman #6 Hugo Strange'in artık devreye gireceğini söylemiştik. Çok gerekli değil ancak okumak isterseniz: Batman and the Monster Men. Yazıya başlamadan önce verdiğim referanslar bitmiyor. ^^ Bu bir crossover olduğu için işte bu gerekli: Detective Comics #940

Kısaca özet geçeyim ilk önce: Bu sayıda Batwoman, Nightwing, Spoiler, Orphan, Clayface'i görüyoruz. Batman bir tim oluşturmuş. Gotham'da müthiş bir fırtına baş göstermiş durumda. Durumu kontrol altında tutmaya çalışırken dev insanlar piyasaya çıkıyor. Batman geçmişteki olayları da düşünerek bu işin arkasında Hugo Strange'in olduğunu anlıyor.


Yaa Batwoman'ın güzelliğine bakar mısınız <3 Neyse, Tim'in ölümünden dolayı Batman kafayı çizmiş bildiğiniz. Tim'i, Gotham'ı (kahraman olan) kaybettiğini, başka birini daha kaybetmeyeceğini söylüyor. İşte bu ya işte bu! Sonunda Batman draması gördük. Sınırlarda olan bir Batman görmeyi seviyorum ben. Buna karşın Nightwing ve Batwoman daha realistik bir çizgi çizerek herkesi kurtaramayacaklarını anlatmaya çalışıyor. Ancak dediğim gibi Batman uçmuş, sırf fırtına var diye gökyüzüne kafa atacak durumda, hayır bu adam ilimiz olan Batman'a geldiydi de Adana'ya uğradığını bilmiyordum. (Derken Batman fanboyları bu kötü espriden dolayı bana ölüm tehdidi savurmaya başlamışlardı. Bu da şaka tabii^^)

Hugo Strange'i tıpkı Batman and the Monster Men'de gördüğümüz gibi antrenman yaparken görüyoruz. Güzel bir selam olmuş. Yalnız Hugo Strange Batman and the Monster Men'den farklı olarak burada Frankenstein'lığa soyunarak canavar insanlarını ölülerden yapmış. Neden mi? Nedenini henüz bilmiyoruz. Çünkü bu da Tom King'in tekniği. Gerçi sayıyı Steve Orlando ile birlikte yazdı. Ama I am Gotham boyunca da yaptığı buydu: Esas olayı sonradan vermek. Gotham'ın (kahraman olan) olayını üçüncü sayıda görmüştük. Keza aslında Gotham Girl'ün kökenini okuduğumuzu ise beşinci sayıda anlamıştık. Ben beşinci sayıda fark etmiştim en azından :( Demek istediğim Tom King önce etkiyi veriyor, cliffhangerlarla hikayeyi donatıyor sonra da sonlandırıyor zaten. Bir de bu dev insanlar ismine yaraşır bir şekilde canavar gibi tasvir edilmiş. Hatta "Kaiju" tanımını rahatça kullanabiliriz. 

Monster Men'in piyasaya çıkışıyla Batman'in tüm planı alt üst olsa da anında bir plan yapıveriyor. Çok çok güzel bir Batplane sahnesi görüyoruz. Bu sırada Alfred ve Duke ile bilgi paslaşıyorlar. Böylece olayın kaynağına gidiyoruz: Batman #2'de Bob Castro'yu görmüştük hatırlar mısınız? "You see... The monster men are coming. The monster men are... Coming. Aren't they... Strange..?" diyerek kendini öldürmüştü. İşte bu sayede Batman cevabına ulaşıyor: Hugo Strange. Strange'i de bu zamana kadar hep çok az gördük. Adamın ismi var cismi yok resmen. Ama şimdiden çok heyecan uyandırdı bende. 


Sayıya genel olarak bakacak olursak, müthiş karanlık bir hava var. Tam Batman okuyucusuna göre olmuş. Hatta bu sıra okuduğumuz Batman'den çok çok daha karanlık bir Batman gördük. Tim'in ölümü gerçekten sirayet etmiş. Bunun yanı sıra Gotham'da epey ciddi lanse edilmişti. Yani o yağmur teması, verilen mutsuzluk mü-kem-mel-di! Bildiğiniz Batman: The Animated Series izliyormuşum gibi hissettim. Hem Batman'in karanlığa çekilip olayın öne çıkması da fena olmamış. Gerçi ne olay oldu diyeceksiniz, verdiği kadarıyla işte. ^^

Sonuç olarak, Night of the Monster Men'i giriş sayısı olarak ben çok beğendim. İşin aslı henüz büyük bir olay görmedik. Zaten çok kısa bir zaman dilimi verilmiş. Ancak iyi bir başlanngıç olduğunu düşünüyorum.  Diğer karakterleri de görmek beni aşırı mutlu etti. Hem Batwoman'a hem Nightwing'e hayransanız bu kadarı bile yetip artıyor. Şu an için pek bir etkileri olmasa da severim böyle birleşmeleri. İleride neler yapacaklar işte ben onu merak ediyorum. 

Crossover'ın devamı Nightwing #5'te devam etmekte. Aa, unutmadan sayının bir kaç yerinde Zero Year'a gönderme vardı. Bir de çok çok kısa Gordon'u gördük. Tam oradaki tabloda Malta Şahini'ne (The Matese Falcon) gönderme vardı. Görsel ekleyip yazıyı bitiriyorum öyleyse. Yukarıdaki iğrenç esprilere dayanıp hâlâ okuyan kaldıysa, sizi ayakta alkışlıyorum ^^


19 Eylül 2016 Pazartesi

10

Batman and the Monster Men


Year One'ın hemen sonrası... Batman hâlâ "Bat-Man": Hâlâ şehir efsanesi, hâlâ ne yaptığı anlaşılamamış. Matt Wagner'in yazıp çizdiği bu altı sayılık mini seride Batman ilk kez bir supervillain'le karşılaşıyor. Aslında Matt Wagner, Batman #1'in (1940) içinden bir bölümü revize etmiş: The Giants of Dr. Hugo Strange. 

Konusu şöyle: Bruce Wayne, hukuk öğrencisi Julie Madison ile sevgilidir. Julie'nin babası, Norman Madison, Sal Maroni ile iş birliği yapmaktadır. Ancak suç patronlarından biri olan Sal Maroni, Dr. Hugo Strange'i deneylerini finanse etmektedir. Tabii Hugo Strange bu deneyleri, Arkham Asylum hastaları üzerinde gerçekleştirmektedir ve dev insanlar yaratmaktadır. Bu mutasyona uğramış dev insanlar, insan ile besleniyor. Çok da ilkel varlıklar. Dr. Hugo Strange bu devleri kendi çıkarı doğrultusunda kullanıyor. Tabii ki Batman olaya el atacak.


Seri klasik bir hikâye aslında ve klasik bir Batman serisi olarak ilerliyor. İç monologlar hayli fazla. Batman'in iç konuşmalarına alışığızdır, burada Norman Madison'ın, Julie'nin, Strange'in iç konuşmaları da verilmekte. Karakterlerin anlaşılması için iyi de bir yol.

Bruce'a gelelim, hâlâ normal hayatını yaşayabileceğini düşünmekte. Bruce Wayne ile Batman arasındaki dengeyi sağlamaya çalışıyor. Dünyaya karşı iyimser bakabildiği noktalar var. Zaten yolun henüz başında. Buna rağmen dedektiflik özellikleri iyi yansıtılmış, Maroni'nin tek bir kelimesinden -iyi kıvırmasına karşın- olayı çözdü. Aslında bu seride Batman mitosunun iyi yansıtıldığının kanaatindeyim: Batman'in korkutma tekniklerine dair ipucu verilmesi - daha doğrusu nasıl korkutucu olabileceğinin gösterilmesi - hayalet gibi bir anda olay yerinde belirmesi ve yarasayı çatılarda görmemiz filan, güzel şeyler bunlar. O dönem insanların Batman'i epik bir varlık olarak lanse etmesi işte bu gibi şeylerle kesişiyor. 

Dr. Strange'in karakter yansımasını da sevdim. Genetiğe muhteşem derecede takıntılı olması güzel verilmiş. Üstelik yarattığı dev "Canavar insanlar"ın aksine kendisi epey kısa. Genetik eşitliğin peşinde olsa da Batman'in, canavarlarının elinden kaçabilmesine hayran kalmış; onun genetiğiyle araştırmalarında dönüm noktası elde edeceğini söylemişti. Eh, bu pek de zor olmadı zaten; Batman pelerinini ve kemerini canavarlarla kapışırken kaptırdı. Tabii Batman hikayesi bu: Trajedi olmazsa olmaz. Buradaki hüzünlü olay ise Hugo Strange'in yardımcısı Sanjay üzerinden verilmiş. 

Seriyi yeni okumadım, ilk okuduğumda ise Norman'ın dönüşümü biraz ilginç gelmişti. Şirketinin batmaması için ideallerini bırakıp Sal Maroni ile iş birliği yapan insan; Batman onun ismini biliyor, onu tanıyor diye paranoyağa bağladı. Bu da aslında Batman'in çaylaklık dönemlerinde bile, bir insanın üzerinde nasıl bir psikolojik etki bıraktığının kanıtı bence. ^^


Çok çok kısa Gordon'u görüyoruz. Batman'i çözümleyememiş olmasına karşın anlam veremediği bir güveni var. Bu arada müthiş bir gönderme görüyoruz. Yine Gordon'un iç monologlarının etkisini görüyoruz burada, kendisini de sorgulamakta bir bakıma. 

Gönderme demişken, ilk sayının en başında gazetede "Red Hood Gone?" isimli bir yazı var. Görsel ekliyorum:


Bu seri, Batman: Year One ve Batman: The Man Who Laughs arasında geçmekte. Bildiğiniz üzere Batman: The Man Who Laughs, Batman ve Joker'in ilk karşılaşmasını ele almakta. Burada yapılan gönderme ise Joker'in Joker oluşu. Red Hood ismini kullanan Joker'in Ace Chemicals'daki dönüşümüne atıf yapmakta: Bu bağlamda Killing Joke'a referans var diyebiliriz. 

Bir diğer nokta ise Batman: The Animated Series'a atıf olması. "On Leather Wings" bölümünden bahsediyorum.


Aslında net bir gönderme olmayabilir. Ancak üçüncü resmin direkt BTAS'e benzemesi ve ikinci resimde dev yarasa olması bana onu hatırlattı sadece. Bunlar da Batman'in robot resimleri zaten. Bakıldığında pek çok şey görülebilir, malum Batman evreni çok zengin bir evren. Bunlar benim yakaladıklarımdı. 

Seriye genel olarak bakacaksak, hızlı gidiyor. Özellikle üçüncü sayıdan sonrası olaylar bağlandığı için nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Zaten Batmobile'in ilk kez görülmesinden, Batman'in ilk kez süper bir kötüyle çatışmasına, bir yandan da mafya ile uğraşmasına; yani alttan alta bizim dünyamızın kahramanı olduğunun verilmesine kadar pek çok detayı barındıran bir çizgi roman. Bu kadar çok şeyi barındırıp da kötü olmasına imkân var mı? ^^ Klasik bir hikayenin, aslında yine klasik yolda tekrar yorumlanarak yeni jenerasyona sunma fikrini iyi bir fikir. 

Kara Şövalye'nin gelişimini anlatan hikâyelerden biri. Year One kadar sert değil (doğal olarak, Frank Miller'dan bahsediyoruz) ancak yolun başında bir Batman okumak keyifli. Bu arada Tom King'in şu ara yazarlığını yaptığı Batman serisinin ilk crossover'ı "The Night of the Monster Men" olacak. Alfred'in ilk kez Batmobile'i gördüğünde verdiği tepkiyi ekleyerek yazıyı da bitireyim öyleyse ^^



7 Eylül 2016 Çarşamba

8

Batman #6


Batman'in altıncı sayısı, yani I am Gotham'ın epilogu çıktı! Ay şu an nasıl mutluyum anlatamam. Ayrıca yazıyı yazarken şu parçayı dinliyorum. Belki siz de dinlemek istersiniz. En nihayetinde burası bir blog, istediğimi paylaşabilirim değil mi? ^^ Paylaşmak demişken önceki sayının yazısını da bırakayım buraya: Batman #5

Hemen kısacık bir özet geçip meselemize geleyim. Bu sayıda Claire'i görüyoruz. Kelimenin tam anlamıyla kafayı çizmiş. Saçlarını kesmiş, Hank ile konuşup duruyor. Bir nevi kendi ölümünü hazırlamak için güçlerini epey kullanıyor. Batman ise yardım eli uzatmaya çalışıyor. Bu sırada eski villainları görüyoruz. Psycho - Pirate olayının arka planını öğreniyoruz. Batman Claire'e yardım etmek için ona ulaşmaya çalışıyor. Meğerse her şeyin arkasında Bane varmış. Psycho - Pirate'ı elde etmeye çalışıyormuş. Sayının sonunda Amanda Waller, eğer Psycho -Pirate'ı yakalamak için bu yolculuğa çıkarsa bunun intihar olacağını söylüyor ve bitiyor. 


Normalde tam sayfa görseli koymak adetim değildir. Ancak o kadar güzel ki dayanamadım <3 Claire'a geçmeden önce şunu söyleyeyim: Sayı tam bir saygı duruşu sayısıydı. Kite Man'in görüleceği haberini bloga yazmıştım, az buçuk da üzerine konuşmuştum. Gördük Kite Man'i. Onunla birlikte Colonel Blimp'i ve Captain Stingaree'i gördük. Colonel Blimp 1982'de çıkarılmış bir karakterdi. Captain Stingaree ise gerçek adıyla Karl Courtney, ilk kez Haziran 1976'da görülmüştü. Mayıs 2009'da ise ölmüştü. Tom King bunları araya serpiştirerek güzel göndermeler yapmış. 


Tom King'in iyi bir yazar olduğunu binlerce kez söyledim. Adam nerede ne yapması gerektiğini o kadar iyi biliyor ki, yukarıdaki paragrafta bahsettiğim karakterleri göstererek hayranlara göz kırpıyor, böylece okuyucuyu "bakın siz bunları biliyorsunuz" durumuna getirerek "özel" ya da "değerli" hissettiriyor. Eğer okuyucu yeni ise eskiye referans vererek DC evrenine ilgisini arttırıyor. Klasik bir politika aslında. Dediğim gibi Tom King "eski"yi çok iyi kullanıyor.

Tabii bunları yaparken hikâyeden asla ödün vermiyor. Biz beş sayı boyunca Gotham (kahraman olan) okuduğumuzu zannederken bize Gotham Girl'ün kökenini verdi. Bu sayıda da Goham Girl'ün derinliğini arttırmış. Oldukça trajik sahneler yazmış. İşin tuhafı ben bunu gerçekten hissettim. Yani baya dertlendim, üzüldüm. Hatta biraz daha Hank'le konuşmaya devam ederse onu görecek, psikoza bağlayacak falan diye düşündüm. Yok tabii böyle bir şey. Hep benim sayko teorilerim.


Claire böyle çılgın atarken, Batman ona ulaşmya çalışıyor ancak bir türlü beceremiyor. Alfred'e onun kendisine zamanında nasıl yardım ettiğini soruyor. Alfred'in verdiği cevap beni sesli güldürdü bildiğiniz. Şu an cümleyi alıntılayamayacağım ama, üşendim de birazcık. Okurken fark edersiniz siz orayı. 

Batman Claire'e yardım etmeye çalışırken bir çıkış yolu buluyor tabii, ona gerçek kimliğini açıklıyor. Daha önce yazdığım Batman Teorileri yazımda beklentimin, Claire'ın Batman ailesinin üyesi haline gelmesi yönünde olduğunu söylemiştim. Böylece bu teorim sağlamlaştı. 

Kısacık süren sayıda, bu tempoyla finale yaklaşmamız uzun sürmüyor zaten. Amanda Waller'la konuşurken görüyoruz Batman'i. Olayları Bane'e bağlamak mantıklı. Bu da başka bir hikâyenin (I am Suicide) kapısını açıyor. Waller'la Psycho - Pirate hakkında konuşuyor. Gotham Girl'ü kurtarmak için, yani Psycho - Pirate'ı bulmak için bir maceraya atılacak Batman. Waller bunu çok riskli olduğunu hatta "intihar" denebileceğini söylüyor. 

Tom King'le yaptığım kısa konuşmada (Valla yaptım. Twitter çok tatlış bir icat <3) Batman'in ölümünün aşırı  kullanılmış (yazar burada overused demek istedi) bir olay olduğunu söylemiştim. Ne bileyim adamın cevap vereceğini! Her neyse, bu meseleyi pürüzsüz halledeceğini söyledi. Adamsın dedim ben de ne diyeceğim. Yani öyle demedim de sdfghj Neyse anladınız siz. Bunun bu kadar yakın olacağını tahmin etmemiştim. Sonraki sayı The Night of the Monster Men olacak.

Edit: Buradaki bulanıklığı gidermek istedim. Sıcağı sıcağına yazdığım için net olamamışım. Önceki yazılarımda The Night of the Monster Men'den sonra I am Suicide hikayesinin geleceğini hatta "I am ..." üçlemesinin yapılacağını söylemiştim. Batman'in ölümü bununla bağlanabilir ya da zaten böyle düşünmemiz sağlanarak ters köşe olabiliriz. Tom King bu ne yapacağı belli olmaz ^.^ Ancak büyük bir gizem olan Batman'in ölümü I am Suicide'la olursa, gerçekten çok çabuk olmuş olur.


Sayıyı genel olarak ele alalım biraz da. Hızlı okunan bir sayı. Çok hızlı hemde. Yaptığı göndermelerle gülümsetti. Çizimleri beğendiğimi söylememe gerek yok herhalde? Yazıya habire görsel koyup durdum anlamışsınızdır ^^ Bu arada bu sefer David Finch çizmemiş. Kapak ona ait olsa da sayının çizimleri Ivan Reis ve Joe Prado'ya ait. 

Sayıyla ilgili üzerine durmak istediğim bir nokta ise, Batman'in göz ardı edilen bir yönünü ortaya koyması. Yani Batman sadece insanları kurtarmaz, onlara yardım da eder. Bir ebeveyn gibi şefkat göstermesini bilir. Ve sırf yardım etmek için son noktaya kadar gidebilir. Bu ister kimliğini açıklamak olsun, ister ölüme gitmek olsun. 

Sonuca gelelim: Güzel bir final sayısı okuduk. Kurgusuyla, ayrıntısıyla beni memnun etti. Hatta gideyim bunun üzerine bir sigara yakayım. Kendinize iyi bakın, sonraki sayıda görüşmek üzere. ^.^





6 Eylül 2016 Salı

6

Steel Cold Winter | 소녀


Kore filmleri hakkında bloguma yazmak pek adetim değildir. Bunun sebebi ise Kore filmleriyle aramın pek de iyi olmaması. Bir şekilde bu filmi bugün hatırladım ve üzerine bahsetmek istedim. Dolayısıyla filmi tekrar izledim. Esas meseleye gelmeden önce konusundan bahsedeyim. 

Yoon Soo, arkadaşının intiharı sebebiyle psikolojik sorunları olan bir gençtir. Bu sebepten ötürü Seul'den Kore kırsalına taşınmıştır. Geldiği kasabada Hae-Won isimli babası akıl hastası olan ve bundan dolayı dışlanmış bir kızla tanışır. Çok geçmeden ikisinin "ölümcül" birlikteliği başlayacaktır.


Kore filmlerinden çok hoşlanmadığımı belirttim. Ancak işin ucu gerilim ve korkuya gelince, Uzak Doğu'nun aslında bu konuda bayağı bir yaratıcı olduğu bir gerçek. Hatta pek çok Amerikan korku / gerilim filminin Uzak Doğu'dan, bilhassa Japonya'dan, etkilendiği ayrı bir gerçek. Tabii Amerikan pazarının çok geniş olmasından bu durum tam tersi zannedilebilir. Ancak Japonların sayko filmlerine aşina olmaya başlayınca bu gerçek gün ışığı gibi ortaya çıkıyor. Neyse, konudan çok uzaklaşmayayım: Asya içinde Japonya korku / gerilim filmleriyle öne çıksa da Kore'yi bu konuda yabana atmamak gerek. 

Kore, genellikle dizileriyle -yani K-Dramalarıyla- öne çıksa da sinemada da iyi işler yapabilen bir ülke. Bunun en bariz örneği: Tabii ki Kim Ki Duk. Ben Kim Ki Duk filmlerini de sevmem, tıpkı Kore sinemasından çok da hoşlanmadığım gibi. Ancak yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Aynen öyle.

Kore dizilerinde genelde çok "pembe" bir dünya kurulsa da filmlerde bu pembe dünyadan kopabiliyorlar. Kopmak ne kelime, bambaşka sularda gezinebiliyorlar. Tabii, her daim güzel görünen, en büyük moda dergilerinde yazan kadınların ya da Kore'nin en büyük üç şirketinin varisi olan karakterlerin anlatıldığı filmler de dolu. 


Yine konudan uzaklaştım ancak aslında filmi objektif değerlendirmek için Kore sinema ve televizyonuna bir nebze hakim olmak gerektiğini düşünüyorum. Evet artık tamamı ile filme dönüyorum.

Film epey kasvetli bir havada geçiyor. Zaten psikolojik gerilim olan bu filme kar teması eklenince iyice karanlık bir havaya girmiş. Bu yönünü sevdim mi? Evet. Baş rolde bulunan (sahne ismiyle Woori) Kim Yoon-Hye isimli kızımız da kendini epey kaptırmış. Heartstrings'de oynadığı mükemmelliyetçi bulimik kız havasından ciddi anlamda sıyrılmış.  Baş rol erkek hakkında bir yorum yapamayacağım çünkü kulaklığını takan, Gangnam'dan gelen üst sınıf ergen rolündeydi. Yani Kore yapımlarının çok büyük bir kısmında görülen bir karakteri canlandırıyordu kendisi.

Filmin başlangıcı, sinemada yaygın olarak kullanılan bir yöntem olan, "son"la başlıyordu. Sinemada yaygın kullanılan bir teknik ancak genelde sondan başa gidildiği seyirciye verilir. Burada ise bu çok da ayırt edilmiyordu. Demek istediğim biraz havada kalmıştı. Tabii bunlar çok ayrıntı ancak ben de bir film izlerken bu kadar derine inmeyi seven biriyim. 



Filmin başlangıcı bu noktada "eh" seviyesindeydi. Biraz da işlenişine geçeyim: Ağır ilerleyen bir film. Zaten bir mesajı olan bir yapım, işleniş de ağır olunca insanı ciddi manada yoruyor. Bu çocuğun derdini, sıkıntısını tam anlamıyla hiçbir zaman çözemiyorsunuz. Filmin en başında olanlara dair ipucu veriliyor, filmin sonlarına doğru tam anlamıyla hikâye anlatılıyor ama oturmuyor. Yani Yoon Soo'nun karakter derinliğini vermeden üstüne olayı ekleyince, kelimenin anlamıyla havada kalıyor. Mesele taşları seyirciye oturtmaktı ise o zaman da fazla bilgi verilmiş oluyor. 

Hae - Won'un hikâyesi ise tam bir bilmece. Babasının neden akıl hastası olduğunu öğrenemiyorsunuz. Yani filmin bir yerinde öyle üstünkörü (bildiğiniz tek bir cümleyle) geçiştiriliyor ki, tatmin olamıyorsunuz. Tabii ki babasının hikâyesi verilmeyebilir zaten baş karakter o değil. Ancak Hae - Won zaman zaman babasıyla ilgili konuşuyor. "Bu patenleri babam bana on yaşındayken almıştı" ya da "bana buz patenini babam öğretmişti, onunla kayardık." gibi replikler olunca insan biraz daha fazla bilgi bekliyor. Annesine ne olduğunu zaten hiç öğrenemiyoruz. Ancak karakterin sorunları ailesinden beslendiği için ben azıcık da olsa derinlik görmeyi beklerdim açıkçası.

Kore filmlerini pek sevmememin bir nedeni de bilhassa ikincil karakterlerin aşırı romantik oluşları. Tabii burada kast ettiğim aşk meşk değil; karakterlerin tek yönlü olmaları. Klasik tabirle "Ya hep iyi ya hep kötü" şeklinde aktarılmaları. Esas karakterler bunun dışına çıkabiliyor; tıpkı Yoon Soo'nun iyi bir çocukken yaşananlardan ötürü bir katile evrilmesi gibi. Tabii katile evrildiğinde bile aşık yönü ağır basıyor. Her neyse, tekrar paragrafın özüne döneyim. Yukarıda filmin vermek istediği bir mesaj var demiştim. Bu mesajı vermek için filmdeki karakterler o kadar tek taraflaştırılmış ki, şu an Kore kırsalından tiksindim. Öğrencisinden, ailesine herkes dedikoducu ve affedilemez insanlar gibi aktarılmış. Sözün özü: Bilhassa komşu - öğretmen - doktor tiplemelerinden nefret ettim. Bu kadar sığ olamaz değil mi bu insanlar? Umarım değillerdir :(


Filmde yine havada kalan bir domuz meselesi var. Ben germe unsuru olarak eklendiğini düşünmüştüm ki, yine ikincil bir karakter olan ancak bu karakterle ters köşe yapılan muhtar kişisine bağlandı. Ama o da tek bir cümleyle. Yani neden her şey bu kadar havada?! 

Yazıda da övdüm mü sövdüm belli değil. Ancak verilmek istenen mesajın, yani dedikodunun iğrenç bir şey olduğunu ve insanın yaşadıkları ve çevresindekiler kişiyi zıvanadan çıkartır olgusunun gayet de aktarıldığı kanaatindeyim. 

Filmin sonu tahmin edilemez değil, ancak filmin genel gidişatına göre iyi olmuş. Kimilerinin aşkı betona gömülü bir şekilde biter, bu arkadaşların ki ise "sıcak" bir yerde bitti.Yaşlarına göre büyük olaylar yaşadılar, sonu da aynen böyle oldu.

Değinmeden geçemeyeceğim, Kore dizilerinde genellikle cinsellik çok çok sınırlıdır. Hatta bu bilerek yapılır. Burada cinsel olgular üzerine de ciddi göndermeler var. Pedofili gibi... Neyse daha fazla açmayayım ancak filmde ciddi anlamda rahatsız edici sahneler var. Ve bu sahneler kanlı olan sahneler değil. 


Ay çok konuştum, artık bağlayıp gideyim. Teknik açılarından sıkıntılı olsa da ve bir sanat filmi gibi ağır ilerlese de vermek istediği mesajı veren Kore semalarından bir gerilim filmi. İzleyin der miyim? Bu filmi ya seversiniz ya nefret edersiniz. Ben ikinci izleyişimde -atlayarak ilerlediğimi söylemek zorundayım- sevdim. Ya da sever gibi oldum. Neyse artık susayım ben.


3 Eylül 2016 Cumartesi

18

Bir Tumblr Postu

Çok zaman önce, "Beğendiğim Tumblr Postları" diye kaçamak bir post yayımlamıştım. İlginç bir şekilde bayağı hit alan postlarımdan oldu. Neyse, görsel olarak tumblr'dan besleneceğim yine ^^ Ancak bu sefer daha farklı bir post olacak ^^


Atları seviyorum. Güzel hayvanlar. Ancak ben onların özgür yanından çok zarif ve güçlü duruşunu eviyorum. Bir kadının nasıl olması gerektiğini hatırlatıyor bana. Aslında bu da bir yalan. Kadınların herhangi bir şey olma zorunluluğu yok. Bu tarz şeylerle kendi cinsimi metalaştırıyormuşum gibi hissediyorum. Açıklayacak olursam benim "nasıl olmak istediğimi" hatırlatıyor bana. Zarif kısmı olmasa da, güçlü olmalıyım


St. Vitus Cathedral. Yani Aziz Vitus Katedrali. Yapımı 1344 yılında başlanmış, bitiş tarihi ise 1929. Bu gotik yapı, Prag'ın simgelerinden. Tabii, Prag deyince benim aklıma ilk gelen şeyler Franz Kafka oluyor ^.^ Ya da Kafka deyince. Anladınız siz. Her neyse, bu muhteşem yapını muhteşem olmasının sebebi dini bir yapı olmasından kaynaklanmıyor. Hussit Savaşları'nda binanın yapımı durma noktasına geldi, 1541'de yangın geçirdi, 1620 yılında yağmalandı. Prusyalıların saldırısına uğradı, 1760'da yıldırım çarptı ve yandı. Neyse ki, Joseph Mocker işi devraldı. Önceki tasarımın izlerini silerek böyle gotik bir halde tasarladı. O öldükten sonra da Kamill Hilbert 1929'da yapıyı tamamladı. Hey gidi. 

İnsanoğlu çok değişik bir varlık. Yani ortaya böyle bir şey çıkartabilen tür, aynı zamanda kıran kırana savaş veriyor. Çok ilginç. İşte irade böyle bir şey. Yani iradenin getirdikleri. Neyse ben burada iyi - kötü - irade ilişkisine girmeden bir sonraki görsele geçeyim. 


En sevdiğim dizi House M.D. Milyonlarca kez söyledim bunu, siz de sıkıldınız farkındayım. Ama çok seviyorum be! Yedinci ya da sekizinci sınıfta izlemeye başlamıştım. TNT'de yayımlanıyordu o zamanlar. Hey gidi zaman! Başa sarıp izlediğim nadir dizilerden. Yıllaaar önce yazdığım bir yazıda (o yazı artık blogda yok boşuna bakmayın ^.^) kıyamadığım için son sezonu izlemediğimi söylemiştim. Hâlâ öyle. Bitecek diye o kadar korkuyorum ki, son sezonu izlemiyorum. Ne tuhaf insanım ya sdfghjk Şimdi beğendiklerimde gördüm, içim gitti ^^ 7. sezondayım şu anda ahahaha! Evet, yine izliyorum. Yine izleyeceğim ^.^ 


Burg Eltz. Eltz Castle. Ya da Eltz Kalesi. Almanya'da Moselle Nehri'nin tepelerinde bulunan kalelerden biri. Orta Çağ'dan kalma. Kale, 12. yüzyılda Eltz ailesinindi. Hâlâ öyle! Yani, otuz üç nesil sonraki Eltz ailesine devrede devrede gelmiş. Vay arkadaş ya ahahaha! Ayrıca ünlü Yoko Tsuno'nun (Bande desinée, yani fransız - belçika ekolünden gelen bir çizgi roman serisi) bu kalede bir macerası işlenmişti. Her neyse, fotoğraf bile bu kadar insana huzur veriyorsa, gezmek nasıl hissettirirdi?


Tim Burton Retrospective Sergisi - MoMa, Los Angeles. Tim Burton evreniyle tanışmam -abim, ablam sağ olsun- küçük yaşta oldu. O zamandan beri, bu evrendeki karakterlerden en çok Emily'yi kendime yakın hissederim. Halbuki, filmde kaybeden tek kişi Emily idi. Tim Burton'ın kafasını yaşamak isterdim. Ortaya böyle bir karakter koymak zor iş. Yani, film bir 19. yüzyıl Rus halk masalına dayanıyor ancak çok iyi yorumlanmış. Her neyse, bu bir film postuna dönüşmesin. Ancak Emily'yi severim. Hatta Tim Burton evreninde bir karakter olsaydım kuvvetle muhtemel Emily olurdu. Yaşa be Emily! Oopps, bu ters oldu. Neyse. 


Melanie Griffith ve aslanlarla olan hikayesini duymuşsunuzdur. Ay çok şeker değil mi?! ahahahaha! Ben bu görüntüyü çok seviyorum ya ^^


Her ne kadar Nolan Batman'lerini sevmesem de, Anne Hathaway'i severim. Catwoman halini ayrı severim. Tabii fotoğrafı buraya bu yüzden almadım. Evet evet, bir zamanlar blogger profil resmim tam da bu görseldi. Bana geçmişi hatırlatan nadir fotoğraflardan. Neyse, gideyim de zaman makinesi çalışmalarıma devam edeyim. -Tabii ki şaka yapıyorum ^.^-

Bu arada beni Tumblr'dan takip etmek isterseniz: TıkTık

Neyse, şimdilik yayının sonuna geldim, öyleyse görüşmek üzere
^.^