27 Ağustos 2016 Cumartesi

0

Batman'de Kite Man Görülecek! | Kite Man Üzerine

Aslında haber yeni değil. Üzerine yazmak aklıma yeni geldi. Tom King, Awesomecon ve SDCC 2016'da, kendisiyle yapılan röportajlarda söylemişti. Buradan ve şuradan okuyabilirsiniz. Öyleyse kimdir bu Kite  Man? Hakkında biraz konuşalım. 


Kite Man ya da gerçek ismiyle Charles "Chuck" Brown, ilk kez Batman #133'te (1960) görüldü. Bill Finger ve Dick Sprang tarafından yaratılan bu karakter 52 #25'te (2006) ölmüştü. Batman ve Robin kötüsü olsa da Hawkgirl ve Hawkman ile de karşılaşmıştı.

Adı üstünde, uçurtmalarla kafayı bozmuş bu arkadaş. Kendisine bağlı bir uçurtmayla uçuyor ve uçurtma silahları yaparak suç işliyor. Bu da çocukken uçurtmalara hayran olmasından geliyor. Batman genellikle Kite Man'in kendi uçurtmalarıyla yeniyordu.  Zandia denilen, Young Justice ile kapışan villainlerle dolu bir ülkede yaşamaktaydı. 

Infinite Crisis zamanında, Secret Society of Super-Villains'e katılmayı reddettiği için, Deathstroke kendisini Wayne Kulesi'nden uçurtmasız bir şekilde fırlatmıştı. Joker öyle söylüyor yani. Kite Man bu düşüşten sağ çıksa da haftalık yayımlanan seri 52'de Bruno "Ugly" Manheim tarafından öldürüldü.


Tom King'in Batman yazarı olması boşuna değil. Kendisi has bir Batman hayranı. Zaten bir röportajında Batman'in bir retcon'a ihtiyacı olmadığını, hiikayelerinde de önceki Batman çizgi romanlarına ve animasyonlara (bu önemli, her yazar bunu yapmıyor) bağlı kalmak istediğini söylemişti. Eski Batman kötülerinden olan Hugo Strange'i (hatta Calendar Man'i de buna katabiliriz) ortaya çıkararak bunu kanıtladı zaten. Bunun gibi karakterleri yeniden yorumlayarak -ya da canlandırarak- kendi fanboyluğunu tatmin ediyor yani ^^ Eh, bu biz Batman fanlarının işine gelmez mi? Gelir tabii!

Bu arada Kite Man, Batman: The Brave and the Bold'da görülmüştü. Videosunu ekliyorum bakmadan geçmeyin ^^ 




26 Ağustos 2016 Cuma

0

Batgirl #2


Batgirl'ün ikinci sayısıyla -Beyond Burnside- buradayım. Birinci sayının yazısı için: Batgirl #1

Şimdi ilk sayı için "Olmuş bu" demiştim. Barbara'nın güçlü ve, eh, biraz da komik resmedilmesini sevmiştim. "Kötü değil ancak iyi de değil. Umut vadediyor, ikinci sayıda göreceğiz" demiştim. Gördük de.

Kapağın bu kadar tatlı göründüğüne bakmayın. Pek iyi şeyler söylemeyeceğim. Önce kısaca bir özet geçeyim. Önceki gibi panel panel yazmayacağım bu arada ^^

Babs, bu sayıda Singapur'da bulunuyor. Öncelikle burada ufak bir işi hallediyor ve önceki sayıda olan formül olayını düşünüyor. Bu sırada dövüştüğü kızın bir dövmesi olduğunu hatırlıyor ve bunun "öğrenci" ya da "çırak" anlamına geldiğini çözüyor. Buradan bir öğretmen olduğunu ve Fruit Bat'in bu öğretmeni bulmasını kastettiği çıkarımına varıyor. Daha sonra MMA (Mixed Martial Arts) eğitimine başlıyor ve eğitmeninin Gotham'dan geldiğini öğreniyor. Bu arada Kai ile aralarında -romantik anlamda- bir şeyler oluyor. MMA'ya başladı demiştim; eğitmeni Babs'a bir dövüş ayarlıyor. Babs rakibi ile çarpışırken bu kızda da bir dövme bulunduğunu fark ediyor.


Hızlı okunan bir sayı olmasına karşın, sürükleyici değildi. Yani elde tutulabilir bir olay yok. Var olan şeyi ise -bu formül meselesi yani- çok da merak etmiyorsunuz. En azından ben de böyle oldu. Yani ya olay çok güzel bir yere varacak ve ben ters köşe olacağım ya da hakikaten pek de heyecanlandırıcı bir seri olmayacak. Umarım ikinci seçenek değildir. İkinci sayı olmasına rağmen birinci sayı havası vardı. Yani ilk sayı yerine bu çıksaydı ya da bu sayı ilk sayının içinde olsaydı bir şey fark etmezdi demek istiyorum. 

Peki pek bir olay gelişimi yoktu ise ne vardı? Barbara'nın gelişimi mevcuttu. Sanırım, Hope larson Beyond Burnside'da bunu yapmak istiyor. Bilemiyorum. Ancak gerek var mı? Barbara Gordon'dan bahsediyoruz sonuçta. Hayranı olduğum için söylemiyorum bunu; DC'nin kadın karakterleri içinde Barbara'nın yeri kanıtlanmıştır zaten.

Bir de Kai ile gelişen romantik bir ilişki gelişmesi var! Yani, ben yıllarca Babs & Dick shiplediğimden midir (ah güzel (!) Türkçem...) nedir, gelemedim buradaki ilişki durumuna. Hem tekrar soruyorum: Ne gerek vardı?! Bir takım okuyucu kitlesi Barbara'yı romantik sularda görmek istiyor diye, gerek var mı böyle -tabiri caizse, ki caiz- ucuz ilişkilere?  Klişe ve ergence şeyleri seven biri olarak, "yabancı ülke + tanıdık yüz = romantizm" denklemini hiç hoş bulamadım da...


Peki bu kadar sevmediğim şey var da, sevdiğim bir şey yok mu? Tabii ki var. ^^ Dövüş sahnelerini, bilhassa son kısmı çok sevdim. Gerçekten "gerçek" bir çekişme gördük. Bakın buranın şukusunu  verdim ^.^ 

Sonuç olarak, gelişmesini beklediğim ancak pek de ilerleme göremediğim bir sayı oldu. Halbuki, Barbara'nın potansiyeli kullanılsa, şu an yayımlanan Batman'den (I am Gotham) bile daha iyi bir seri gelebilirdi. Sinirlendiğim şey, Babs'in bu kadar üstünkörü işlenmesi. Halbuki verilse Oracle Barbara'sının psikolojisi, verilse Birds of Prey atraksiyonu, bir de feminizm kısmı uçurulsa tadından yenmezdi. Kötü bir sayı değil ancak beklentiler işin içine girince durum buraya varıyor. 

Çizim ve renklendirmeye gelirsek: Renklendirmeyi sevdim. Çizimler bazı yerlerde epey sertleşiyor. Mesela burunlar ben buradayım diyor. Ona da gözünüz alışıyor bir yerden sonra. İşin çizim kısmına bir şey demeyeceğim yani ^.^ 

Umalım da, Hope Larson (ki kendisini severim, tatlı bir kadın gerçekten ^^) Barbara'nın potansiyelini görsün ve bizim görmek istediğimiz Barbara'yı versin. Hâlâ gelecek görüyorum ben ^.^ Gerçi umut vadetmese ne olacak? Ben ve benim gibi Barbara hayranları okumaya devam edeceğiz ^^

Hadi puan da vereyim: 6.5 / 10 



23 Ağustos 2016 Salı

0

Giant Days

Merhabalar! Ağustos bitti bitecek. Bu duruma çok üzülüyorum ya. Yaz dediğin şey sonsuza kadar sürmeli. Yaşasın sıcak havalar, sabaha kadar uyumadığımız geceler, yapılan tembellikler <3 Tabii aramızda bazı arkadaşlar yazın bitmesini dört gözle bekliyorlar. Özellikle üniversiteye başlayacak olanlar ^^ Tam da size göre bir çizgi roman önereceğim bugün ^^ Hadi yine iyisiniz ;)


Giant Days, Mart 2015'ten bu yana Boom! Box (Bkz: Boom! Studios) tarafından yayımlanan bir çizgi roman serisi. Yazarı en çok Scary Go Round ve Bad Machinery gibi webcomic işleriyle bilinen John Allison. Çizimler Lissa Treiman'a, renklendirme ise Whitney Cogar'a ait. Şu zamana kadar 17 sayısı yayımlandı.

Giant Days bir hayattan kesit (slice-of-life, hatta slice-of-college-life) çizgi romanı. Yani burada süper kahraman janrını göremeyeceksiniz. Görürseniz de en iyi ihtimalle bir referans olur ya da bir espri konusu ^^ 

Konusu şöyle: Susan, Esther ve Daisy isimli üç kızımız üniversiteye henüz başlamışlardır. Başladıkları gibi birbiriyle arkadaş olmuştur. Esther gotik takılan tam bir drama kraliçesidir (drama queen demek istedim burada), Daisy evde eğitim görmüş ve ne yapacağını pek bilmeyen bir tiptir. Susan ise Daisy'nin aksine bazı konularda epey kaşarlanmış, grubun en normal gibi görünenidir. Bu üç arkadaşın genel olarak komik (yer yer trajikomik) olan "öğrencilik" hayatlarını konu almakta. 


Blogda genel olarak daha farklı -daha ağır- çizgi romanlar önerdiğimin farkındayım. İşte bu yüzden Giant Days'e yer vermek istedim. Bir kaç kitabı ve bir kaç çizgi roman serisini aynı anda okuyan bir insanım. Haliyle kafam bazen kelimenin tam anlamıyla yanıyor. İşte öyle vakitlerde açıyorum Giant Days'i (ve türevleri çizgi romanları^^) okuyorum bir sayı, neşem yerine geliyor. Zihnim de bir kendini topluyor ^^

Her okuduğumuz şeyin eleştirel, bol göndermeli efendime söyleyeyim kafa karıştırmalı (mind-blow'u kastettim burada^^) olmasına gerek yok. Kimi zaman sadece gerçek hayattan soyutlanmak gerekiyor. Giant Days de bunu verebilen nadide örneklerden. 

Kızların okul hayatını anlatıyor demiştim. Aslında Amerikan gençlerinin yaşamı, problemleri de veriliyor. Ve yine Amerikan gençlerinin bunlarla başa çıkış yöntemleri. Mesela kızlar yurtta kalırken bir grip salgını baş gösteriyor. Bunun gibi basit ve herkesin yaşadığı -yaşayacağı- bir olaya yer verirken, Daisy'nin cinsel yönelimini sorguladığı vakitler de geliyor. Ya da doğum gününde, ilk kez içen Daisy'nin (tabii onlar sadece içmekle kalmıyor, Amerikan genci dedim dikkatinizi çekerim ^^) sarhoş olduğu gece ailesinden birinin onu ziyarete gelmesiyle nasıl başa çıktığını da gösteriyor. Bayaaa gençlik çizgi romanı yani. 


En sevdiğim yönü ise protagonistlerin (bakmadan yazdım) kız karakterlerden oluşması. Erkeklere bakış açıları, bizim kendi dünyamızda yaşadığımız sorunlara güzel bakış açıları getirilmiş. Ay ne yapayım ergence ve klişe olan şeyleri seviyorum! Gayet de eğleniyorum okurken. Nasıl ki bazı filmler kadınlara daha çok hitap ediyor, bu çizgi roman da aynen öyle. Ancak beyler okuyup sevemez mi? Tabii sever. Sonuçta ortada kaliteli bir iş var.

Yazı boyuca "daha hafif" gibi kelimeler kullandım. Ancak bu derinliği olmadığı anlamına gelmesin. Yer yer çok da güzel eleştiri yapıyor. Gönderme yaptığı zaman da çok tam gediğine oturtuyor. Hatta bir keresinde, bir mevkide sigara içenlerin birbirini tanıdığına dair bir gönderme vardı. Sesli gülmüştüm baya. Hemen ekliyorum: 


Giant Days, benim açımdan, okuması kolay ama gerçekten güzel bir çizgi roman oldu. Gençlik kısmı eğlendiriyor, ilerledikçe dozundan hiçbir şey kaybetmiyor. Yani 17 sayı olması hiiç gözünüzü korkutmasın, başladıktan sonra göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. 

Genel olarak gençlik temalı yapımları seviyorsanız, bir göz atın derim ben. Hem saçmalamadan komedi yapabilen kaç yapım var? İşte bu o nadide yapımların çizgi roman versiyonu. 
Esenlikle Kalın^^
Hatcik

20 Ağustos 2016 Cumartesi

2

Mim: BloggerLife2

Selamlar! Bir mim yazısı ile buradayım. Blog Sözlük'ten takip ettiğim Sema Kök ( ya da Mavi^^) mimlemiş beni. Çok teşekkür ederim kendisine. Bu kadar geç kaldığım için özürlerimi de yolluyorum buradan. Sorulara geçeyim öyleyse. ^^

Blogger denilince akılınıza gelen üç şey nedir?

Okumak, öğrenmek, kelimelere dökmek. Net^^

Her temadan ( Kişisel, gezi, kozmetik, kitap vs.) yazılarını en çok beğendiğiniz, okumaktan bıkmadığınız bloglardan örnek verin desem?

Of bu çok zor oldu. Bir sürü blog okuyorum ben ^^ (ayol direkt blogger profilimden takip ettiğim bloglara baksanız ya.)

Gerçekten yazamayacağım. Müthiş (!) hafızam durdu. Onlar kendilerini biliyorlar zaten asdfghj

Yeni blog yazmaya başlayan arkadaşlara verebileceğin öneriler neler?

Tavsiye verebilecek bir konumda değilim ki ya. Benim etim ne budum ne? Ha, illa cevaplayacaksam:

Ö Z G Ü N  O L U N

Bir de kişisel yazmıyorsanız, yani spesifik bir konu ise yazmadan önce o konu hakkında okuma yapmada yarar var.

Hangi ülkede yaşamak isterdin? Ya da en çok gitmek istediğin mekanları yazabilir misin?

Amerika. Vassar College'de okuma şansım olabilseydi keşke. Belki ileride olur. Ay durun fotoğrafını ekleyeyim hatta ^^


Vassar College Library
Mekan olarak ise gezmek istediğim çok yer var. O yüzden böyle bir yanıt verdim. Gezmek istediğim yerler ise: İsviçre, İngiltere, Finlandiya daha uzar gider bu. Tabii ki buraların da görülmesi gereken yerleri var. Ancak soruya uygun bir yanıt vereyim: Notre Dame Katedrali. Hadi biraz daha normal bir mekânı da söylemem gerekirse Seul'deki The 1st Shop of Coffee Prince (anlayan anladı^^) Ay susturun beni yoksa listemi buraya yazacağım bir özelim kalmayacak asdfghjk

Ay Vassar'a içim gitti. En büyük hayallerimden biri orada bir dönem de olsa eğitim almaktı da. Oraya dair bir fotoğraf daha ekleyip huzurlarınızdan ayrılıyorum efendim^^ Bu arada benden açık çek isteyen herkes yapabilir. Çekinmeden Hatcik mimledi diyebilirsiniz^^

Vassar, 1950'ler

19 Ağustos 2016 Cuma

2

Batman Teorileri: Batman Ölecek Mi?

Merhabalar. Yine ben. Yine Batman. Çok şaşırdınız değil mi? Biliyorum. Ben de farkındayım bu kadar değişikliğin bünye için fazla olacağına ama ne yaparsınız alışmış kudurmuştan efendime söyleyeyim köpek yediğiasdfghjkl Ya ben neden bahsediyorum Allah aşkına? Bu aralar kafam biraz gidik de, şu paragraftan fark etmişsinizdir zaten. Neyse konuma geçeyim ben.

Dün Batman #5'in yazısını yayımlamıştım. Ancak finalinde değinmediğim bir konu vardı. Yazısını yazmayı planladığım için orada hiiç bahsetmedim. Gördüğünüz gibi yine çok zekiyim ahahah! (İroni, sarkazm filan bunlar hep)

Ya bu arada konumuza geçmeden önce şuraya bir not düşeyim: Dün ben beşinci sayı için çok acımasız davranmışım ya. Daha açık hale getireyim, sayı çok güzel. On numara beş yıldız. Sadece benim beklentim daha farklı yöndeydi.

Tamam devam edebiliriz.



Beşinci sayıda, Gotham Girl'ün ağzından olanları duyduk. Hank öldükten sonra Duke ile bir araya gelmişler. Yılda bir kez ise her şeyin başladığı yere geliyorlarmış: Hank'in öldüğü, Claire'in köken hikâyesinin başladığı ve Batman'in öldüğü yer.

Evet evet doğru okudunuz. Hatta direkt Claire'in öykülemesini buraya koyayım:

"Later after we married... After Bruce did what he did, after he died how he died... After I... After I killed him, I mean. Duke and I, We'd come here once in a year, on the anniversary of my brother's death. Just to take time to remember. Remember that this is where started. The origin of Gotham Girl... The death of Batman..."



Ay çok heyecanlı! Hemen teorilere başlayalım. Ancak şunu eeenn başta söyleyeyim, Batman'in gerçek anlamda öldüğünü düşünmüyorum. Daha yeni öldü çünkü :d Neyse.

İlki şu: Çizgi roman alemindeki "Bruce, ailesinin öldüğü gece öldü. O gün de Batman doğdu" mottosunu bilirsiniz. Burada Claire'ın söylediği de tıpkı bu cümledeki gibi metaforik olabilir. Yani Batman, Hank'in ölümünden kendini sorumlu tutarak bu işleri bırakma psikolojisine girmiş olabilir. Ki böyle olursa mükemmel bir hikâye okuruz. Çünkü Bruce'un bilinç altı asla peşini bırakmaz ve her zaman Batman'liğe döner. Çünkü onun gerçek karakteri aslında Batman'dir, maske olan Bruce Wayne'dir. Böylece kahramanlığa geri dönüş hikayesi okuruz. Bence iyi.

İkincisi: Batman gerçekten ölemez. Yani bir olaydan dolayı kendini ölü gösterip ortalardan kaybolmuş olabilir. Bunun da zamanla gerçekleşeceği çok açık çünkü bu ölümün Gotham Girl'ün kökeniyle geliştiğini monologdan çok iyi anlıyoruz. Crossover'dan sonra gelecek hikâye I am Suicide. "I am ..." üçlemesi yapılacak. Yani kısa zamanda bu "ölüm" gerçekleşmeyecek. Bruce'un zaman içinde ölümünü tezgahlayıp, gizli bir olaya gitmesi de büyük bir ihtimal yani. (En azından bence)

Üçüncüsü, Gotham Girl'ün Batman'i öldürmesi gibi bir teori de belirdi kafamda. Ama ben bunu kendi kendime eledim. Çünkü Gotham Girl "Bruce did what he did..." diyor. Yani Batman'in gerçek kimliğini öğrenmiş durumda. Bu demek oluyor ki, yarasa ailesine girmiş. Jason Todd bile Batsy'ye zarar vermediyse Claire'ın ihanet etme olasılığı da çok düşük, ki bu durumda Duke zaten onunla evlenmezdi :d Her neyse, dediğim gibi gerçek bir ölüm olma ihtimali benim açımdan çok düşük. He, Tom King illa öldüreceğim derse de zaman yolculuğu filan yapar, döner o. Siz hiç merak etmeyin. Olmamış şey değil (:

Dördüncüsü ise, Hank'in ölümü kastediliyor olabilir. Hank'in gözünde Batman her şeydi, Claire'in gözündeyse Hank Batman gibi bir varlıktı. Yani Claire'in gözünden bakmaya çalışıyorum. Tamam bunun olması da çok zayıf, sustum ^^ 

ironi diye buna derim

Yani millet, bana mantıklı gelen iki şık var. Gotham Girl'ün yarasa ailesine girmiş olma ihtimali çok yüksek. Bunu bir kenara koyalım. Bu doğrultuda ya Batman metaforik olarak öldü, yani motivasyonunu tekrar kazanacak. Ya da Batman'in ölümü tezgahlandı ve kimsenin haberi yok.

Diğer yandan ise Tom King bir röportajında eninde sonunda Batman'e bir ölüm yazacağını söylemiş. Fikir babası da kim tahmin edin? Scott Snyder! Şuradan okuyabilirsiniz. İşte bu noktada tüm tepkim "bilemiyorum Altan, bilemiyorum..." oluyor.  

18 Ağustos 2016 Perşembe

2

Batman #5


Selamlar! I am Gotham hikayesinin beşinci sayısıyla buradayım. Ondan önce dördüncü sayıyı ekleyeyim de hafızalar tazelensin: Batman #4

Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim, bir değişiklik yapacağım ve önceki dört sayıdaki gibi ayrıntılı bir özet yazmayacağım. Konu kısmından genel geçer bahsedip, yorumumu yapıp efendi efendi ayrılacağım. Sanırım böylesi daha iyi ^^ Öbür türlü çok uzun oluyor, siz okumaktan ben de yazmaktan bunalıyorum. Ben parça parça yazamıyorum da. Bir oturuşta yazmazsam o yazı asla bitmez. Neyse, olayımıza gelelim.


En son sayıda Gotham (karakter olan, şuna artık Hank diyeceğim) kafayı kırmıştı malumunuz. Gotham'ı (şehir olan) yerle bir etmeye ant içmişti. Batman bu sayıda Hank'i durdurmaya çalışıyor. Alfred'in küçük bir yardımı oluyor. Justice League'i görüyoruz, onlarınsa hiçbir yardımı dokunmuyor. Gotham ve Gotham Girl'ün güçlerinin nasıl çalıştığını anlıyoruz. Gotham Girl sayesinde Hank'in amacına ulaşması engelleniyor. Demek istediğim Gotham ölüyor. 


Sayı iyi başlıyor ve Batman'in Alfred ile temasa geçmesiyle devam ediyor. Alfred'in küçük yardımı demiştim: Batman kılığına girip Batman'e biraz zaman kazandırıyor. Alfredin hazırlandığı esnada söylediklerinin kafa karıştırıcı olduğunu söylemeliyim. Ne olduğunu anlamayıp üç kez geriye döndüm. Görselde görüyorsunuz, Thomas deyip konuşmaya başlıyor. Benim aklım Duke Thomas'a gitti doğal olarak. Ancak Alfred'in Duke'a böyle bir şey söylemesi im-kan-sız. Haliyle bir "Noluyor olm?!" dedim kendi kendime. Üçüncü okuyuşumda jeton düştü bende. Thomas Wayne burada kastedilen. 

Anlayanlarınız olmuştur tabii, ben pek normal bir kafayla okumadım. Ancak böyle bir karışıklığa gerek var mıydı sayın Tom King? Dört sayıdır seni övüp duruyorum. Kızdığım nokta şu: Olayı çözdüğümde de "Ohaa, ay ne kadar zekice, muhteşem yazılmış" gibi bir tepki vermedim. Tam tersine az buçuk zorlama olduğunu düşündüm. Sanki gereksiz yere hikaye kesilmiş. Fangirl taraflarım bayram etmedi yani. Neyse.

Alfred'in Batman kılığına girmesiyle hikayeye espri katılmış. Benim yine çok hoşuma gitmedi. Yani bilemiyorum, sonuçta her şeyin açığa çıkmasını beklediğimiz, bu doğrultuda okuduğumuz sayıda araya böyle şeyler girmesi beni pek hoşnut etmedi. Tom King Alfred dolayısıyla Golden Age Batman'ine gönderme yapmak istemiş olabilir, bilemiyorum. Ancak öyleyse bile dediğim gibi çok büyük bir tepki vermedim. Ben de şaşırıyorum kendime, normalde bu tarz göndermelerde halay falan çekebilecek kapasite var bende. Ancak dediğim gibi, nötr kaldım ^^


Batman'in Hank ile dövüşme sahnelerini ise çok sevdim. Bana biraz TDRK'yı hatırlattı. Gerçi çok da bir sürpriz olmaması gerek. Supermanvari bir karakterle kapışıyor, direkt olarak onu hatırlamam çok normal bence ^^

Supermanvari demişken, Gotham Girl sayesinde güçlerinin nasıl çalıştığını öğrendik. Dolayısıyla neden Justice League'in başarılı olamadığını. Bu güçler kiminle savaştığına göre değişebiliyor. Yani düzenlenebiliyor. Şöyle ki, ömür boyu süren güçleri yok. Hatta gücün seviyesi ne kadar arttırılırsa yaşam süreleri de ters orantıyla azalıyor. Yani Hank JL ile kapışırken sınırlarını epey yukarı çekiyor.

Justice League demişken, sanki Birlik'in olaya dahil olmasına gerek yoktu. Bilmiyorum bu sayıda neden sürekli hoşnutsuzdum ama durum bu. Birlik'in dahil olmasından rahatsız değilim, tam tersine ben bir DC okuruyum. Görmek hoşuma bile gider ancak burada JL sahnesi çok üstünkörü idi. Yani, Gotham hemencecik hepsini alt etti. "Ee bundan rahatsızsın ama Batman'in şimdiye kadar yenilmemiş olmasından niye rahatsız değilsin" demeyin, "çünkü o Batman!" ^^


JL kaybettikten sonra Batman ve Hank'in diyaloglarını sevdim. İşin ucu Batman'e döndü zaten. Burada Batman'den büyük ataklar beklerken o atağı Gotham Girl yaptı. İyi mi oldu? Hem artı ve hem eksi yönü var. Şöyle ki, Batman'in çok epik sahnelerini görebilirdik. Bu eksi yönü.

Artı yönü ise, önceki yazılardan birinde Gotham Girl'ün gerçek bir motivasyonunun olmadığını, karakter alt yapısının biraz boş bırakıldığını söylemiştim. İşte bu sayıda Gotham Girl'ün aslında bir sidekick olmadığını gösterdiler. Zaten bundan sonra Gotham Girl'ün hikayesine yönelecekler. Seversem yazarım bloguma hiç merak etmeyin ^^ Yani bir kız olarak, hemcinsim bir karakterin öne çıkarılmasını tabii ki sevdim.

Böylece, yeni bir hikayeye çoktan yol almış olduk. Duke ve Claire'in durumları nasıl olacak, Claire nasıl bir karaktere dönüşecek merak ediyorum. Haydi bir teori kasayım burada, belki Batman ailesinin bir üyesi olur, ne dersiniz?^^


Sonuca varacak olursam, kısım kısım çok iyi olmakla birlikte genel olarak beklentimi pek de karşılamadı. Yani çok iyi gelen bir dört sayı vardı, beşinci sayıda mükemmele ulaşmasını bekliyordum ancak öyle olmadı. Ha, tabii ki hâlâ iyi bir sayı. Ona şüphe yok. Ancak dediğim gibi beklenti meselesi.

Çizimler ve renklendirme içinse, genel olarak iyi olmakla birlikte arada bir üzmedi değil. Ancak o kadar kusur kadı kızında da olur değil mi? 
Esenlikle kalın^^

Edit: Final kısmından teori ürettiğim için burada bahsetmedim. Okumak isterseniz: "Batman Teorileri: Batman Ölecek Mi?"
0

Sketching | Corto Maltese

I'm not denying it, I was depressed for a while. I spent all summer thinking about my life. I couldn't go to the law school and I made a huge decision. And so, yeah, it was very exhausting days. Well, University wasn't the only one issue.  But you now the life, everything falls apart in front of you at the same time.

My older brother, He wanted me to draw again. I quit illustrating four years ago. Seriously! I wasn't good at it but I wasn't too bad either. Whatever, one day we went to a place that we can buy drawing materials. Of course, I was thinking that we were gonna shopping for my brother. Indeed we shopped for him but also he secretly brought some stuff for me. Later, He presented to them to me. For a long time I was happy for a moment. I mean, really happy. So I thought, why not? Maybe I could start over again! (By the way, unlike me, my brother is really talented man about drawing. You could check out his instagram: @mustafahayal)



Four years later, I sketched again. So I can say it was very first time for me, literally. Actually I was thinking that my first sketching could be on the manhwa character Shin Chae Kyung. But, baby steps, right? So this was my first sketch: The Mouse.

Then I was going for the Chae Kyung but something that reminded me Corto Maltese. And I decided to sketch it. I can say, I love reading comics. I am reading for years and I can definetly say that I am 'Batman' addict. Whatever, it was too much information but I can't stop saying that. Though, Who doesn't like Batman?!



Anyways, let's return to Corto Maltese. I also love Corto Maltese too. The sketch hasn't finished yet but I couldn't wait to finish it to add my blog. You can be sure that as soon as possible I am gonna add the final look.




Drawing really made me happy. I decided to continue it. It is time to catch up things, right? I believe that this is gonna help to get my goals! Yeap! By the way, please, feel free to give your opinion about the sketches.



13 Ağustos 2016 Cumartesi

2

Çizgi Roman Okumak

Başlığı "Türkiye'de Çizgi Roman Okumak" olarak atacaktım ancak farklı yerlere değinmişim o yüzden daha genel bir başlık attım. Öncelikle ben çizgi roman konusunda uzman değilim. Ancak yaptığım okuma da fena sayılmaz. En önemlisi çizgi roman okumayı çok seviyorum. Bu konuda sürekli okuyor ve kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Hatta fan teorilerine kadar okumaya çalışıyorum dersem yalan olmaz ^^ Ancak dediğim gibi uzman sayılmam ve yine fikirlerim sadece beni kapsıyor.

Öncelikle adettendir, çizgi romandan bir bahsedelim. Nedir sürekli bahsedip durduğum bu şey? Kısaca, edebiyat ve çizginin bütünleştiği yirminci yüzyıl sanatıdır diyebiliriz. Gerçi edebiyatla bağlantısı olup olmaması da ayrı bir tartışma konusu. Olmadığını düşünmeyen arkadaşlar için de kurgu ve çizginin bütünleştiği yirminci yüzyıl sanatı diye bir tanımlama yapayım. Bu sefer de sanat olmadığını düşünen ark... Gördüğünüz gibi kendi içinde de bu kadar tartışmalı bir kavram. Ha, senin blogundayız, senin fikirlerini okumak için buradayız derseniz sizi ilk tanıma yöneltirim. Evet edebiyat ve sanatla iç içe olduğu kanısındayım ben.


Yavaş yavaş konuya gireyim. Twitter'dan, Tumblr'dan bilumum yerden (hatta mailimden) çizgi roman önermemi isteyen mesajlar geliyor. İşte bu noktada tıkanıp kalıyorum ben. Çünkü çizgi roman dediğimiz şey sınıflara bölünmüş durumda. Comics, Bande dessinée, Fumetti, Manga diye gidiyor. Hadi diyelim ki Amerikan menşeli çizgi roman önerisi yapmam gerekiyor. Çünkü ilk akla gelen Comics oluyor zannımca. Bu sefer de DC mi Marvel mı yoksa Image mi Dark Horse'mu (isteyen biraz daha uzatabilir) sorusu geliyor. Bunun için öneri yapmak istemiyorum. Ama yapıyorum.

Neden böyle ikilemlerde kalıyorum? Çünkü çizgi roman dediğimiz olay tamamen kişisel zevkler üzerine kurulu bir şey. Eh bu seferde karşımdaki insanı tanımadan öneri yapınca "Ulan önerdik ama beğenmezse çizgi romandan soğumasın" gibi bir şüpheyle dolanıyorum üç beş gün. Neyse ki, geri dönüşler iyi oluyor. Henüz kimseyi soğutmadım ^^

Başka bir olay da çizgi roman beğenilerinin, zamanla değişmesi. Bir örnek vereyim. Burakcan diye bir arkadaşım bir buçuk yıl önce kadar onu çizgi romana başlatmamı istedi. Ancak onda işim kolaydı çünkü direkt süper kahraman janrını seçti. Daha sonra DC mi Marvel mı sorusundan, DC cevabına ulaştık. Neyse bu arkadaş ilk etapta Batman nefreti besliyor iken şu anda Batman bayrağı açacak kadar seviyor Batman'i. Neden? Çünkü Batman evrenine zamanla alıştı, çizgi roman doğasını yavaş yavaş sindirdi. Yani zevkleriniz de bir doğrultuda değişebiliyor. 


Çizgi roman okumak için bir önemli nokta da, İngilizce okuma yapabilmek. Bu çok önemli. Çünkü eğer İngilizce okuyamıyorsanız, Türkiye'de yayımlanan çizgi romanlarla sınırlı kalmak durumundasınız demektir. Gerçi ülkemizde ciddi anlamda atılımlar var bu konuda. Ancak Türkçe yayını beklerseniz de güncel olmanız çok zor.

Eh buradan da geliyoruz başka bir meseleye. Geçen tumblr'dan bir soru almışım. Aynen alıntılıyorum:

"mokashildr asked:
Bu kadar çizgiromanı nasıl okudun pahalı değil mi? :o Arkadaşım iki tane almış ikisi de 30'ar lira. Gerçi birisi Civil War'du.."

Hatta şöyle de bir soru geldi. Orada kısaca yanıtladım, burada da söyleyeyim. Baktığımız zaman eğer koleksiyon yapılacaksa, hakikaten maliyetli. Bir üniversite öğrencisinin koleksiyonculuk yapmaya başladığını varsayarsak durum böyle. Ancak yayıncılarımıza suç bulamıyorum. Çünkü işin içinde olmadığımız için davulun sesi bize hoş geliyor, yayıncılar ise ciddi anlamda sıkıntı çekiyorlar.

Bunun ilk sebebi: Telif hakları. İsim vermeyeceğim ancak DC'den bir çizgi roman basacaksınız, okuduğum kadarıyla, çok ciddi telif hakları ödemek durumundasınız. Hatta bir yerde kullanılan fonta kadar karıştıklarını okumuştum. İkincisi ise, tabii ki, çizgi romanın basımı. Kağıt kalitesi, çevirmeni, düzeltmeni derken iş bizim sandığımızdan daha büyük yerlere gidiyor. Ve üçüncüsü ise, dağıtım.Uzun uzun anlatmayacağım, bu işin içinde değilim. Ancak bu dağıtım işi yayıncıları gerçekten zora sokuyor. Toparlarsam telif hakkıydı, basımıydı, dağıtımıydı derken oluyor bir çizgi roman otuz lira. Ve yayıncılar da zannedildiği gibi kâr etmiyorlar bu işten. 


Buradan da nasıl edinebiliriz sorusuna geliyorum. Şimdiden söyleyeyim illegal hiçbir şey söylemeyeceğim ^^ Örnek bir vatandaşım benasdfghj :') Neyse, eğer İngilizce ve dijital okuma yapmak sıkıntı değilse, Amazon üzerinden alabilirsiniz. Bir de Comixology hesabı edinin. Ben yıllardır kullanıyorum ve free kısmında okumadığım bir şey kalmadı sanırım^^ Satın aldığınız çizgi romanlar çok pahalı olmamakla birlikte ($1'a çizgi roman edinmenin dayanılmaz hafifliği <3) bazen top shelf indirimleri oluyor. En güzel özelliği ise pek nadir çizgi romanlara bile ulaşılabilir olması ^^

Ha, ben İngilizce okurum ama kağıt kokusu olsun, elimde bulunsun diyorsanız, pek çok çizgi roman dükkanı getiriyor. Hatta direkt fasikül aboneliği bile yapılan yerler mevcut. Yok ben Türkçe çizgi romana devam edeyim ancak yaşadığım şehirde bulamıyorum derseniz de internet üzerinden sipariş diyorum <3

Yani çizgi roman okumak iyidir, güzeldir. Ancak gördüğünüz gibi zahmetlidir. Güzel olduğu için mi zahmetli yoksa zahmetli olduğu için mi bu kadar güzel bilemiyorum ^^

Bakıyorum da söylemek istediğim başka bir ley var mı diye? Tabii ki vardır ancak şu anlık aklıma gelenler hakkında genel geçer bahsetmek istedim. Yazmamı istediğiniz bir konu varsa ya da soracağınız bir soru varsa çekinmeden bana ulaşabilirsiniz: haticehayal96@gmail.com


12 Ağustos 2016 Cuma

0

Stranger Things

Merhabalar! Bu ara hep çizgi roman hakkında yazdığımdan, değişiklik yaparak bu dizi hakkında yazmak istedim. ^^


Esasında bu diziyi izlemem de çizgi roman sayesinde oldu. Paper Girls'ü bu diziye aşırı benzetmişler. Hatta hakkında "Stranger Things'in, feminist bir biçimde yorumlanmış çizgi romanı" gibi yorumlar var. Haliyle merak ettim başladım. Bu arada bir iki nokta dışında Paper Girls'e benzediğini düşünmüyorum. Hatta illa çizgi romana benzeteceksem Wytches'a daha çok benziyor ^^ 

Netflix tarafından 2016 yılında çıkarılan bu dizi, IMDb tarafından drama, korku ve gizem kategorilerine alınmış. İlk sezon sekiz bölümden oluşuyor. Winona Ryder ve David Harbour baş roldeler. Yine, önem verir misiniz bilmem ancak şu an için IMDb puanı: 9.1

Konusu ise şöyle: 1980'lerde geçen dizimizde dört yakın arkadaş vardır: Mike, Will, Lucas ve Dustin. Bu dörtlüyü seksenlerin nerd çocuklarından sayabiliriz. Will, Mike'ın evinde saatlerce oyun oynadıktan sonra esrarengiz bir şekilde kaybolmuştur. Will kaybolduktan hemen sonra, bileğinde 011 yazan esrarengiz bir kız ortaya çıkmıştır. 

Daha sonra Mike ve bu kızcağızın yolu kesişecektir. Şerif ve kasaba halkı da bir yandan Will'i aramaktadır. Mike evsiz zannettiği bu kıza gizlice yardım ederken bir takım şeyler ortaya çıkacaktır. On bir denen bu kızın bir takım yetenekleri vardır: telekinezi, telepati ve bir takım başka şeyler. Bir yandan da Will'in annesi ışıklar yoluyla Will ile iletişim kurabildiğini fark etmiştir. Tabii daha bir ton şey var: Devlet tarafından korunan adeta bir 'kale', yine devletin pis işleri ve, ve... Bunu söylersem izleme keyfinizi hiç ederim ^^


Tabii IMDb bahsettiğim kategorilere ayırsa da dizi bilim kurgu sevenler için ilaç kabilinde. "Upside Down" muhabbeti ile paralel evren / alternatif boyut severlere çok güzel bir izleme keyfi sundu. Çok çok akıcı bir gidişatı var. Her bölüm yeni cliffhangerlar ekleniyor ve neredeyse dizinin sonuna kadar da ne olduğu tam anlaşılmıyor. 

Retro havasını da hakkıyla taşıyor dizi. Zibilyon tane gönderme var. Stand By Me'den tutun da Poltergeist'a kadar bir şeyler yakalayanlar olmuş. Benim dikkatimi çeken ise Eleven'ın sahnelerinde "Papa! No!" diye bağırması. Bana aşırı derecede Elfen Lied'ı hatırlattı. Bilemiyorum, sadece o an bana düşündürdüğünü söylüyorum. Bir de bazı sahnelerde pek çok filmde yapılan kamera açıları kullanılmış. Eh bu kadar saygı duruşuna ben de saygı duruşu gösteriyorum, helal valla ^^ En çok hoşuma giden şey ise çizgi roman ve The Lord of The Rings & The Hobbit göndermeleriydi. Dizi tam geek dizisi anlayacağınız.

Çocuk oyunculardan bahsedeyim. Abi, hepsi harikaydı. (Okeye dördüncü olan kız konumuna girdim şu an, farkındayım) Gerçekten Winona Ryder'ı filan gölgede bırakmışlar. Hele Eleven'ı oynayan Millie Brown isimli kızımız aşmış. Ödül falan verilmezse yazık olur.

Her şeyi sevdim de sevmediğim bir şey yok mu? Tabii ki var. Arkadaş kurgunuz güzel, oyuncularınız iyi. Her şeyi yapmışsınız da, Nancy isimli kızın aşk hayatına girmeseniz olmaz mıydı? Hadi 80'lerin ergen arkadaş grubu temasına girmişsiniz, ona da tamamım. Ancak Steve denen arkadaşın triplerine gerek var mıydı? Gerçi o kadar kusur kadı kızında da olur. 


Tabii dizinin IMDb "Top Rated TV Shows" listesinde House'un, Black Mirror'ın, Six Feet Under'ın önüne geçmiş olması gibi bir durum var. O kadar mı? Dürüst olursam bence değil. Ama yine de çok güzel. 

Sonuç olarak, retro ve bilim kurgunun muhteşem harmanlandığı, gerilim, gizem, hatta polisiye türlerinin de içine girebilecek olan harika bir yapım. Akıl karıştıran, teori ürettiren dizileri seviyorsanız tam size göre. Gerçi sonu beni çok üzdü. Ama o benimle alakalı. Mutlu sonları severim de ben. Dizinin sonu benim açımdan pek mutlu bitmedi. Neyse, ikinci sezonu bekleyedurayım artık. Bu arada belki dizide yapılan göndermeler üzerine bir yazı yazarım. Nasıl olur? ^^  
Esenlikle Kalın^^

9 Ağustos 2016 Salı

0

Wytches

Merhabalar! Bugün yine size bir çizgi roman önermeye geldim. Blogda korku film önerisi yapmıştım, korku komedi önerisi yapmıştım da korku çizgi romanı önermez miyim? Canım korku klasmanı <3<3<3 Korkutmasa da takipçisiyiz ^^


Wytches, Ekim 2014'ten beri Image Comics tarafından çıkarılan bir çizgi roman serisi. Ongoing yani devam eden olmasına bakmayın henüz altı sayıcık. Evet evet altı. Bildiğiniz altı. Seri deyince gözünüz korkmuştu kabul edin ^^ 

Yazarlığını en çok Batman ile tanınan Scott Snyder yapıyor. İllüstrasyonu ise Green Arrow, Hellblazer, Batwoman ve Batman üzerine işleri olan Jock'a ait. 

Konusu şöyle: Sailor, sorunları olan bir ergen bir kızımızdır. Annie isimli bir başka ergen tarafından zorbalığa uğramaktadır. Annie, Sailor'ı ormana çağırmıştır ve Sail'i tehdit etmiştir. Sail tam Annie'nin istediğini yapacakken, Annie birden ortadan kaybolmuştur. Saldıraya uğramış bir şekilde bulunan Sailor hakkında, Annie'yi onun öldürdüğüne dair söylentiler çıkmıştır.

Bunun üzerine Rook ailesi ormana yakın bir yere taşınmıştır. Sailor ormanda bir şeyler olduğuna dair bir hissiyata kapılsa da, bu önceden yaşadığı olayla bağdaştırılacaktır. Ancak Sail ormanda bir takım varlıklar olduğunu hissetmeyi bırakın, duymaya başlamıştır. Bir gece pencereden gelen bir şey tarafından boynundan yaralanmıştır. Otopsi sonuçlarında yaşlı bir kadının hücreleri olduğu ortaya çıkmıştır. 

Çok geçmeden Sail ormanda kaybolacaktır ve Sail'in babası ürkütücü bir kadın tarafından, Wytch'ler hakkında uyarılacaktır. Sıra tabii ki Sailor'ı bulmaya geliyor. 



Evet, Wytch kelimesi size Witch'i hatırlatıyor. Ancak bu evrende Witch'ler (yani bildiğimiz cadılar) Wytch'leri yakan daha doğrusu avlayan kişilere deniyor. Salem Cadı Mahkemeleri'ne tersten bakıyoruz yani :') (Yok Salem Cadı Mahkemeleri çizgi romanda geçmiyor ama kast edilen tabii ki bu^^) Bu Wytch'ler de büyü yapan, kimilerinin hayranlık duyacağı tipler değil. Gayet ürkütücüler, hatta bir canavar gibi tasvir edilmişler.

Scott Snyder, Wytches fikrini de şöyle bulmuş: Küçükken, kendisi ve bir arkadaşı, iki küçük çocuğun peşinde olan satanist bir aile hakkında hikâyeler uydururlarmış. Daha sonra, eskiden yaşadığı yere gitmiş. Ufak çaplı bir nostalji yaşamış ve insan suretinde belli belirsiz bir şeyin hareket ettiğini sanmış. Snyder de, ormanda onun geri dönmesini bekleyen bir şey olduğunu düşünmüş. Sonra almış bu fikri, kurbanlarını peşinden koşmak yerine, onları sabırla bekleyen cadı konseptine dönüştürmüş. Onun dünyasındaki kurbanlar, eninde sonunda cadıların mekânına dönüyor. Kaçınılmaz bir şekilde. Bunu "Antik Doğa Bilimi'nin Kadim Bilgisi" ile birleştirmiş ve ortaya böyle bir şey çıkartmış. Buradaki Wytch'ler halkla anlaşma yapabiliyor ve hastalıkları iyileştirebiliyor. Aslında istenilen her şeyi verebiliyorlarmış. Tabii iyilik olsun diye değil. Karşılığında bir şeyler alıyorlar. Bunu söylersem spoiler olur ^^

Yani Snyder'in çizdiği Wytch figürü, büyü yapan insanlar değil de, ormanın derinliklerinde yaşayan hayvani, ilkel yaratıklar. Buna korku ve yedi / yirmi dört çocuklarını korumaya çalışan aile yapısı eklemiş ve ortaya böyle şahane bir iş çıkmış. Jock'un çizimleri ise enfes. Özellikle orman sahneleri. Bu kadar güzel olup da, bu kadar tekinsiz gözükmesi ve hissettirmesi ile Snyder'e istediğini vermiş gibi duruyor.


En sevdiğim nokta ise ilerleyen noktalarda derin aile sırlarının ortaya çıkması. Hatta ters köşe yapması. Yine buna bağlı olarak olaya totalde derinlik kazandırılması da çok iyiydi. Flashbacklerle karakterlere derinlik sağlamaları zaten gerekli bir olay ancak babanın bu değişimi ise beklenmeyen türdendi. Anneye bir şey demeyeceğim. Dersem salon kadını duruşum bozulabilir!!11!! Çok minik bir spoiler vereyim (zaten okumamışsanız anlamazsınız) son anda babayı bile yoldan çevirmeye kalktı ya. Ah dedim, sakın öyle bir şey olmasın. Olmadı da allahtan. Yoksa büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilirdim. Zaten kırıla kırıla bin parça olmuşum (soyadıma yaptığım espriler - komiklikler, yoksa sülalem rahat benim)

Son olarak, son kısmın final olmaması tabii ki hoşuma gitti. Cliffhangerlarla dönüyor bu iş. Sail'in bundan sonraki hayatını dört gözle bekliyorum, evet ^^ Unutmadan, babasının yaptığı monolog beni benden aldı.

Özetle, korku klasmanında  çok başarılı bir çizgi roman. Image Comics'e sevgilerimi yolluyorum buradan. Gel bize de korku hikayesi falan yaz derseniz asla hayır demem. Edgar Allan Poe'yu falan da sokabilirim işin içine. Bunu bir düşün Image ;)
Esenlikle Kalın^^




5 Ağustos 2016 Cuma

4

Paper Girls

Yaz bitmeden, yani vaktim varken, kafamdaki yazıları yazmak istiyorum. Bu doğrultuda daha fazla çizgi roman yazısı yazmak istiyorum ancak bu ara o kadar çok şey okuyorum ki, yeni yayın butonuna basınca bööööyle kalıyorum ^^ Paper Girls ise bu sıra okuduğum çizgi romanlar içinde ciddi anlamda fark atanlardan.


Ekim 2015'ten bu yana, Image Comics tarafından çıkarılan bu çizgi roman serisinin yazarı Brian K. Vaughan. Televizyon ve çizgi roman yazarı olan Brian K. Vaughan'ın işleri o kadar çok seviliyor ki "BKV Comic" diye bir kavram var bu piyasada. Eserlerini de sayayım öyleyse: SAGA, Y: The Last Man, Ex Machina,  Pride of Baghdad, Runaways, The Private Eye. Çizeri ise en çok Wonder Woman'dan tanıdığımız Cliff Chiang. Söylemeliyim ki, sırf Cliff Chiang'ın çizimleri için bu seriyi takip eden bir kitle var. Ekip çok sağlam anlayacağınız.

Konusuna geçeyim öyleyse. Yıl: 1988. Cadılar Bayramı sonrasının erken saatlerinde, Erin (yeni gazete dağıtımcısı kızımız, new kid) Freddy Krueger kılıklı biri tarafından zorbalığa uğrayacaktır. Yine gazete dağıtıcısı olan diğer üç kızımız, Mac, Tiffany, KJ, Erin'i bu zor durumdan kurtaracaktır. Daha sonra bu dört kızımız ikili gruplar haline dağılır ve akıl almaz olaylar başlar.

Mac ve Erin bir grup, Tiffany ve KJ bir grup oluşturmuştur. Ayrıldıktan kısa bir süre sonra Tiffany ve KJ dillerini bilmediği, 'hayalet kostümlü' biri tarafından gasp edilmiş ve Tiffany'nin 'walkie-talkie'sini çalınmıştır. Grubun dobrası olan Camel sigara içen Mac, bu işin peşini bırakmayacak ve hep beraber hırsızın peşine düşeceklerdir.

Bunun üzerine 'ten' gibi hissettiren kara bir çarşafın altında 'modern sanat gibi' dedikleri, anlam veremeyecekleri bir makine bulacaklardır. Erin bu şeyin uzaydan geldiğini iddia etse de diğerleri aldırış etmeyecektir. Bu şeyin tam olarak ne olduğunu tartışırlarken, makine çalışacaktır. Buradan kaçarken dillerini konuşamadıkları ninja kılıklı adamlarla karşılaşacaklardır. Bu ne olduğu belirsiz tiplerle uğraşırken onların bir şey düşürdüğünü fark ederler. Kesinlikle 1988 yılına ait olmayan bir "Apple" ürünü.


Yazıyı yazmadan, nasıl bir formda yazmam gerektiğini çok düşündüm. Batman gibi sayı sayı mı yazsam, yoksa tanıtım mı yazsam, yoksa ikisini aynı yazıda yapıp ayrıca teori yazısı mı yazsam bilemedim. Daha sonra tanıtım yazısı yazmaya karar verdim. Bu doğrultuda konuyu bu kadar uzun tuttum. (İlk sayıyı anlattım neredeyse.) Çünkü Image Comics'in tanıtımı aynen şöyle: "In the early hours after Halloween of 1988, four 12-year-old newspaper delivery girls uncover the most important story of all time." 

Yani ortaya bu kadar güzel iş çıkartıyorsun, ama tanıtımı bu mudur diye soruyor insan. Ah Tumblr lobisi! 2011'den beri Tumblr'a üye olan biri olarak söylüyorum bunu. Neyse varmak istediğim noktaya geliyorum.

Kendi tanıtımıyla Tumblr kızlarına hitap ediyor gibi dursa da çok ağır bir çizgi roman olduğunu söylemeliyim. Bunun için sayı sayı yazma işini sonraya attım. Çünkü her bir sayısı geriye muhteşem cliffhangerlar bırakıyor. Her yeni sayıda ise önceki sayının cliffhangerlarını çözmüyor ve yeni sorular getiriyor. Bir de öyle bir gönderme yapmışlar ki ben okurken yerimde duramıyorum. Misal daha çizgi romanın ilk sayısının ilk sahnesi bir rüya sahnesiyle başlıyor ve daha ilk andan itibaren "yasak elma, melek, şeytan, cennet, cehennem" olgularına gönderme yapıyor, biraz da bu kavramların Brian K Vaughan'ın kafasındaki yerini bize veriyor. Bakın daha başlangıçta yapıyor bunu. Abartmıyorum gerçekten. Kaç çizgi roman eski ABD başkanını çizip, soğuk savaşa, SSCB'ye gönderme yapabiliyor? Biraz daha ileri gidersem İncil'e, İran'a ve Irak'a (gazetelerden birinde vardı bu) hatta Amerikan adalet sistemine (bununla ilgili yazının sonuna görsel ekleyeceğim, unutmayın) gönderme vardı. Cevabı bu: Paper Girls


Çizgi romanda en sevdiğim şey ise, protagonistlerin kızlar olması. N'apıyım, feminist duygularım kabarıyor. Şaka bir yana, bu kızlar hiç de "piremses" modelinde değil. Gayet sert, hışımlı yaratılmış karakterler. Derinlikleri var yani. Misal Erin'in uzaya çok ilgisi var. Bu tarz karakterleri pek göremeyiz, kabul edin. 

Diğer sevdiğim nokta ise, kendimi tekrar etmiş olacağım ama, tumblr kızlarına hitap eden bir çizgi roman gibi dursa da kurgu anlamında çok karışık olması. Yani, bilim kurguyu kim sevmez? Zaman yolculuğu, çeşitli zaman sürerlilikleri falan... Ya da Erin'lerin üç tane olması... Ooppss! Spoiler verdim! ^^ 

Bugüne kadar sekiz sayısı çıktı. İlk beş sayısı vol. 1 olarak yayınlansa da bir oturuşta okumayın derim ben. Beyniniz yanar, benden söylemesi. Çünkü sekiz sayı oldu hâlâ kimin iyi, kimin kötü olduğu belirsiz sdfghfgh Derin teoriler üretiyorum, artık onları da göndermeler ve teoriler yazımda okursunuz. ^^ 

Sonuç olarak, hikayesi aşırı akıcı olan, iyi bir bilim - kurgu çizgi romanı. Yirmi yaşında, çizgi roman okuması fena olmayan birini -yani beni- heyecanlandıran bir çizgi roman bu. Sci-Fi seviyorsanız kaçırmayın ^^ Bu arada yirmi yaşındayım evet. '92'li sananlar çıksın, site kasıyor. Şaka şaka çıkmayın ancak dipnotlara bakmayacaksanız yazı bitti. 
Esenlikle kalın efendim^^
Bahsettiğim göndermelerden biri
PS.1. Tamir Rice ve John Crawford olayını araştırmanızı öneririm. 
PS.2. Çizgi romanın dördüncü sayıya kadar Türkçe incelemesi için tıktık.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

0

Batman #4


Çıktı çıktı! Bugün dördüncü sayı çıktı. Ben de okuyup geldim hemen bloga :') Ondan önce, üçüncü sayıyı hatırlamak isteyenler için: Batman #3

Şimdiii, başlayalım yazımıza. Önceki sayının son kısmında Hugo Strange'i, Psycho-Pirate'ı ve bir takım askerleri görmüştük. Bu sayıya da çok kanlı başladık. Bayağı kanlı. Bildiğiniz ölüler falan. Bu cesetlerin arasında Gotham Girl'ü görüyoruz. "I am scared. I am very scared." diye sayıklayıp duruyor. Buradan anlıyoruz ki Psycho-Pirate, GG'nin duygularını çoktan manipüle etmiş. Çünkü üçüncü sayının sonunda Hugo Strange, Psycho-Pirate'ı tanıtırken Psycho - Pirate'ın söylediği tek şey "I am scared. Very sc-scared." idi. Bu arada duvarda yazan "I am Gotham" da yazısı dikkatten kaçmadı. O 'G' harfinde bir şey var ancak çözemedim. Çözersem editlerim :D

GG bu haldeyken, Gotham'ın nerede olduğunu merak ediyoruz tabii. O da manipüle edilmiş bir bombacıyı durdurmak için ikna etme çabasında. Bu paneli All - Star Superman #10'a gönderme olduğunu söyleyenler olmuş. Panel olarak benzediği doğru ^^ Neyse bombacı ikna olur gibi yapıp bombayı patlatıveriyor bir anda. Hem de "Monster Men are coming" diyerek. 

David Finch'in kendini aştığı kısım
Bu arada GG de Batcave'de takılıyor. Durmadan "I'm scared" diyip duruyor. Alfred'in tepkisizliği ise beni burada öldürdü. Ya sdfghj. Thomas burada kıza iki şefkat gösterecek oldu ki Batman olay yeri analizini istedi. Bunu unutmayın bu önemli. 

Derken, Gotham'ı artık görüyoruz. O da tutturmuş "I can fix this" deyip duruyor. Batman iyi laf gömüyor burada. İşleri daha da berbat hâle getirdin diye. Gotham da Batmobile'i parçalıyor. David Finch burada da coşmuş. Nasıl bir sahneydi o, nasıl bir ayrıntı kullanmaktı! Hey maşallah dedim sonra yeteneksizliğime kızdım, sonra sayıyı okumaya devam ettim :')

Batman'le aralarında geçen dramatik diyalogda, Gotham 27 kişinin öldüğünü öğreniyor. 27 bu sayıyı da aklınızda tutuverin^^ Ve harekete geçtiğini görüyoruz. Daha sonra Duke'tan analiz sonuçları geliyor ve askeri kimlik numaralarının seri numaralarını çözüyor. İlk başta gelişigüzel verilmiş gibi gelse de olayı çözüyor. Numaralar 24'e eklenmiş. Buradan 24'üncü harfe gidiyorlar: X. Batman "Task Force X" olduğunu çözüyor. Yani yolu Amanda Waller'a düşecek. 

Daha sonra Amanda Waller'ı görüyoruz. General Lane, Batman'in onlara ulaşamayacağını, yerin bir mil altında olduklarını, bilmem kaç koruma görevlisi olduğunu söylüyor. İşte bunları söylerken Batman General Lane'in arkasındaymış asdfghnjm Tom King yine hayranlara göz kırpmış :D


Burada da Amanda ile "Sen ortaya çıktığından beri Gotham alev aldı." gibi muhabbetler döndü. Batman Rogues Gallery'nin, Batman ortaya çıktıktan sonra oluştuğunu, orasının Amerika olduğunu tembel tembel durup beklemeyeceklerini filan söyledi. Klasik, Batman'e söylenen laflar işte. Ancak Tom King bu 'klişeleri' çok iyi kullanıyor. Çok yerli yerinde kullandığı için "Höff be yine mi bu replikler" demiyorsunuz, tam tersine çok 'tanıdık' geldiği için hoşunuza gidiyor. Durum bende en azından böyle.

Her neyse, bu bahsettiğim durumdan ötürü Amanda Waller, Hugo Strange'le ve Psycho-Pirate ile ekip oluşturmuş. Ancak Hugo Strange ve dolayısıyla Psycho-Pirate, Waller'a ihanet etmiş. Ve bunun üzerine 28 asker ölmüş. 28 dedim evet. Eeee 27 değil miydi?

Unutmadan Amanda Waller Psycho-Pirate'ın nerede olduğunu, ve eğer sadece "Please" derse Batman'le çalışacağını söyledi. Batman de bu "Lütfen" kelimesine takıldı, o kadar kişi öldü "lütfen" dememe mi takıldın diye. Bence kesin bir şifre falan. Var orada bir şey. 


Meğerse, askerler 28 kişiymiş. Gotham, herkesin öldüğünü düşündüğü bir an, çok çok kısa bir süreliğine maskesini çıkarmış. Sadece bir saniyeliğine yani. Askerlerden biri, ölü numarası yapıyormuş. Daha sonra maskesini çıkardığı an Gotham'ın kim olduğunu çözüp gidip anne ve babasını öldürüyor. 28. ölü de Gotham'ın elinden çıkıyor yani. 

Gotham artık, Batman'in öfkesine de sahip oluyor anlayacağınız. Psycho-Pirate'ın manipülasyonuyla birleşince neye dönüşeceğine siz karar verin artık. Eeee, herkes Batman değil ki her türlü manipülasyona karşı tedbirli olsun, devreleri yaktığı anda bile karakteri gerçek 'Bruce'u geri getirsin. Batman en kötü halinde bile muhteşem bir irade sergileyebiliyor, Gotham ve GG'nin Batman olamamasının sebebi ne Supermanvari güçlerinin olmasıydı ne de acemilikleri idi. Gotham Girl'ün zaten gerçek bir motivasyonu yoktu, Gotham'ın motivasyonu ise hayranlığının takıntıya dönüşmesiydi. 

Nereye varmak istiyorum? Gotham askeri öldürerek sınırı aşıyor ve Batman dahi ikna edemiyor. Gotham, Gotham'ı (şehir olan) kurtarmak için elinden geleni yaptığını ancak bu şehrin geri dönüş olarak sadece yok ettiğini, sadece kanattığını söylüyor. Gotham (kahraman olan), Gotham'ın (şehir olan) başka bir kişiyi daha acıtmaması için bir şey yapamayacağını, bunu düzeltemeyeceğini ancak ortadan kaldırabileceğini söylüyor. Böylece başka birisi yaralanmayacakmış. 


Bu sayıda verilmek istenen bir kaç şey olduğunu düşünüyorum. Yani en azından okurken benim aklımdan geçenler şunlar:

İlki, özellikle Gotham'ın sahnelerini okurken aklımda sürekli,  Batman v Superman'in "Twenty years in Gotham. How many good guys are left? How many stayed that way?" repliği döndü durdu. Yani Gotham herkesi, evirir, herkesi kötüleştirir. Hatta yüzde yüz iradeden oluşan Batman'i bile. Gotham Batman'in ruhuna işleyerek onu daha da saplantılı biri haline getirmedi mi? En az Joker kadar deli olduğunu ancak 'doğru' tarafta olduğu için şanslı olduğunu bu yüzden tartışmıyor muyuz?

Buradan şuraya varıyorum, Gotham'ın (karakter olan) Ra's al Gulvari bir karaktere dönüşeceği belliydi. Keşke bunun hakkında teori yazısı yazsaydım ^^ Her neyse. Tom King, şu an Gotham'ı (Allah kahretmesin, kahraman olan) mizantropist karakterlerin arasına sokmuş durumda. Hatta bu çocuk mizantropinin kitabını yazabilecek kapasitede, benden söylemesi.

İkinci olarak, aslında yine yukarıdakilerle bağlantılı, Gotham'ın (şehir olan) tasvirlerinin en az karakterler kadar önemli olması. En az onlar kadar iyi olması. Böylece mekânın bir hikâyeye katkısı gözler önüne serilmiş durumda. Gerçi bu yeni bir durum değil. En iyi örneği olarak No Man's Land'i verebilirim burada. Önemli olan yıllar geçse de Batman çizgi romanlarının bu dinamizmi kaybetmemiş olması. (Ne dedim ben şimdi?)

Üçüncü olarak, The Killing Joke'u hatırladım. Bu aralar animasyonun yayınlanmasından mı yoksa Tom King'in (yani DC'nin) bilerek bunu anımsatmasından dolayı mı bilmiyorum, bayağı The Killing Joke döndü dolaştı kafamda. Yani o "One Bad Day" olayı G&GG üzerinden çok sağlam verildi. Tom King'e yine bir alkış!



Bir de fark ettiyseniz, villainlerin adı var kendi yok. Bu Monster Men olayının sıkmamasının sebebi bu, isimleri var cisimleri yok. Olan biten her şey Gotham'ın (hem şehir hem kahraman) düşüşü ve Batman'in bu oyunda yine yalnız kalacağının etrafında dönüyor. 

David Finch ise (ve Matt Banning) bu sayıda çoşmuş. David Finch'in gerçekten Tom King'i iyi anladığını düşünüyorum. Çünkü hikâyede highlight edilmesi (buna daha iyi bir kalıp bulamadım mı) gereken yerleri gerçekten muhteşem çiziyor. Bu sayıda çizim daha ağırlaşmış, daha sertleşmiş. Özellikle yüz ifadelerini affetmemiş, çizmiş.

Evet, evet toparlayıp gidiyorum: Finale yakın çok iyi bir sayı olmuş. Gotham'ın dönüşeceği karakter belliydi de GG'e ne olacak onu çözmüş değiliz. "Please" meselesi de kafamı kurcaladı. İki hafta sonrayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Sana puan vermem gerekirse (yoo gerekmez): 9/10
Esenlikle kalın.





2 Ağustos 2016 Salı

10

Volver


izleyeli bir süre oldu Volver'i. Söylemeliyim ki, İspanyol filmleri konusunda zayıf sayılırım. Olsun, anlatmak istedim size. Posterin renklerinden anlayacağınız üzere Pedro Almodovar yapımı. Tabii ki Penelope Cruz da başrolde. 

Konusu: Raimunda, maddi durumu yetersiz olan bir kadındır. Bir gün eve dönerken kızına yolda rastlar ve eve geldiğinde gördüğü manzara şok edicidir. Babası kızına tecavüz etmeye çalışmış, kızı da bıçağı kaptığı gibi babasına saplamıştır. Tabii ki Paco ölmüştür. Raimunda ilk başta şoka uğrasa da kendini çok çabuk toparlamış ve cesetten kurtulmanın yollarını düşünmeye başlamıştır. Bu sırada bir tanıdık restoranın anahtarını vermiş, devir almak isteyen biri olursa iletişime geçmesini istemiş ve uzağa gitmiştir. Daha sonra Raimunda'nın çok sevdiği teyzesi ölmüş ancak Raimunda durumdan dolayı teyzesinin cenazesine katılamamıştır. 

Ancak Sole, Raimunda'nın ablası, cenazede çok ilginç bir olay yaşamıştır. Cenazenin bulunduğu köy halkının batıl inançları vardır. Ölülere aşırı saygı gösterirler ve birinin bu dünyada bir hesabı kaldıysa, o ölünün geri gelip o hesabı kapatabileceğine inanırlar. Sole ve Raimunda'nın teyzesinin cenazesinde de böyle bir olay gerçekleşmiştir. Agustina'yı, kızların ölü annesi teyzeleri hakkında uyarmıştır. Agustina kim derseniz komşu o. Bizim kızların teyzesine bakıveriyordu arada. Kızların ölü annesinin piyasaya çıkmasıyla ilginç şeyler ortaya çıkacak, bir yandan da Raimunda'nın yoluna devam etmesini izleyeceksiniz. 



Film ciddi anlamda İspanya'nın arka sokaklarında geçiyor. Pek çok açıdan söylenebilir bu: Kadınlar arka sokaklarda görmeye alıştığımız tavırlarda, yansıtılan yaşam standardı, problemlerle baş ediş şekli, her şey netameli sokakların ayarında. Ancak yaşananlar hiç normal şeyler değil. Onların bunlarla başa çıkış şekli de.

İzlemesinin kolay bir film olduğunu düşünmüyorum, akışı beklendiği gibi değil. karakterler izleyicinin istediğini vermiyor ancak şaşırtmıyor da. Sıkılıyor (en azından ilk kez Pedro Almodovar izleniyorsa gayet mümkün bu) ancak filmi bırakmıyorsunuz. Raimunda'nın (bu kadarı spoiler olmaz sanırım) cesedi ne yaptığını çözdüğünüzde de bırakmıyorsunuz filmi. Zaten esas konuyu ondan sonra öğreniyorsunuz. Ancak filmin sonunda yine bilinmeyen bir şey çıkıyor, en azından filmin kendi karakterleri açısından.

Feminist bir film olduğu tabii ki ortada. Yok denecek kadar az erkek olmasına karşın hepsi neredeyse suçlu, acınılmaması gereken karakterler. Sanki Pedro Almodovar hemcinsine karşı o kadar kinlenmiş ki, filminin içindeki karakterlerin asla affedilebilir bir tarafı yok. Tek iyi diyebileceğimiz erkek karakter ise filmin başında görünüp kayboluyor, orada yaşamayı bırakıyor.

Kadın karakterler ise, hepsi bir darbe yemiş. Ancak tavırları o kadar sakin o kadar sıradan ki, sanki şu olayları her gün yaşıyorlar. Hiçbiri asla kendini kaybetmiyor yoluna devam etmeye çalışıyor. Sole için bile geçerli bir durum bu. Tabii ki kadın dayanışması da bariz bir şekilde mevcut. Agustina'nın gider ayak bile kendi meselesini 'içeride' tutmaya çalışması, hatta bu yüzden kendi kız kardeşiyle bile yüz göz olması bunu gösteriyor.

Bir de üç nesil kadının yaşadığı zorluklar var tabii. Aldatılma, ensest, neredeyse tecavüze uğrama, nesil nesil işlenmiş. Kadınların bu duruma yaklaşımları da kendi içinde farklılık gösteriyor.


Filmdeki esas nokta çözüldüğünde ise, neden feminist bir film olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü olay Raimunda'nın kızının, üvey babasını öldürdükten sonraki yaşamını ele almıyor temelde. Daha derin, daha üzüntü verici şeyler var. Film bittiğinde ise istediğiniz sonu almıyorsunuz. Ucu açık bırakılıyor. Çünkü karakterlerin yaşamla mücadelesi bitmiyor. Özlemleri, devam etme arzuları had safhada. Filmin sonu karakterlerin başlangıcı diyebiliriz bu noktada. Çünkü onların için yaşanabilecek bir hayat, filmin sonunda başlıyor. 

Bir de müzikler var tabii. Penelope'nin söylemiş gibi yaptığı (üşendim bakamayacağım şimdi asddfghj) şarkı enfesti. Bir de hippilere yapılan göndermelerin çok hoş olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Son olarak: İlk başta çok sevmediğim ancak üzerine düşününce, karakterleri sindirince hoşuma giden film oldu. Değişik bir tarza sahip olduğu için size iyi vakit geçirtebilir mi emin değilim, bu yüzden izleyin tavsiye ederim diyemiyorum. Ancak benim ikinci kez izleyeceğim kesin.
Esenlikle kalın ^^