31 Temmuz 2016 Pazar

0

Batgirl #1


Normalde bu sayı 27 Temmuz'da çıktı. Esasen ben de Batgirl'ü bu şekilde sayı sayı yazmayacaktım. Ancak içimdeki Batgirl hayranı susmadı ve Batman gibi yazmaya karar verdim. Bakalım, gittiği yere kadar yazmak istiyorum.

"Beyond Burnside"ın ilk bölümündeyiz. Hope Larson yazıyor, Rafael Albuquerque çiziyor. Barbara'nın bir gününe şahit oluyoruz. Ancak Japonya'da olduğu bir güne. Barbara 104 yaşında eski bir suç savaşçısıyla, yani Fruit Bat'le tanışmak için gidiyor. Fruit Bat ise 1940'larda kahramanlık yapan bir kadın. Batgirl'de sevdiğim nokta bu zaten. İllaki bir şeyin ucu kadınlara dokunuyor. Benim de feminist yerlerim bayram ediyor :')

Her neyse, Barbara turistik kıyafetleriyle, kalacağı yere gidiyor ve şans eseri eski bir yüzle karşılaşıyor: Kai. Çocukluk arkadaşı ile muhabbete giriyorlar ve muhteşem bir flashback sahnesini görüyoruz. 


Daha sonra Kai ile birlikte, yiyorlar içiyorlar. Sıra geliyor Fruit Bat ile tanışmaya. Barbara, Fruit Bat'e bir çeşit hayranlık besliyor. Ve bu tanışma sırasında Sailor Moon'a benzer bir villain (tarz olarak) olay yerinde baş gösteriyor ve bir çeşit formülün peşinde olduğunu görüyoruz. Batgirl bu japon villain'in hızına yetişemiyor. Bir de bakıyoruz ki 104 yaşında olan teyzemiz iş başında! Ahahah bayıldım ya! Burada, Barbara'nın tekerlekli sandalyedeki günlerine (Oracle olduğu dönem) ve Sailor Moon'a yapılan gönderme gayet hoştu. 

Daha sonra Fruit Bat, Barbara'ya "Geçmişin yolunun üzerinde duruyorken geleceği göremezsin. Bir öğretmen bulmak zorundasın." diyor. Daha sonra "Git! Onlar geri dönmeden önce!" diyor. Tabii Barbara bunlara bir anlam veremese de oradan uzaklaşmak durumunda kalıyor ve Fruit Bat'in yaptığı bir numarayı çözmeye çalışıyor. Bu arada öğretmen olayını düşünürken bir posterle karşılaşıyor. 


Daha sonra Kai, Batgirl'ün Barbara olduğunu çözüyor. Ve öğreniyoruz ki, Barbara Singapur'a gitmeye karar vermiş. Bunu Kai'ye de teklif ediyor. Böylece sayı sonu gelmiş oluyor.

Çok hızlı okunan bir sayıydı. Muhteşem değildi, kötü de değildi. "Olmuş bu" denebilir. New 52 Barbara'sını sevenler beğenecektir büyük ihtimalle. Benim en sevdiğim kısımlar, yukarıda bahsetmiştim: Flashback sahnesi ile Oracle'a yapılan gönderme kısmıydı. Cool bir Barbara resmedilmiş, gayet de eğlenceli üstelik. Çoğu fan şöyle okudu büyük ihtimalle: "Barbara Gordon <3<3<3"

Ancaak, beklentiyi yükseğe çıkardıysanız sizi biraz hayal kırıklığına uğratabilir. Okuduğum kısmıyla DC'nin Rebirth'leri çok iyiydi. Sayılar da çok iyi başladı. Onlarla kıyasladığımızda biraz geride kalıyor. Yeni okuyucular rahatça okuyabilmekle birlikte yine de eski okuyucuya hitap ettiğini düşünüyorum. Yani Batgirl #1'i henüz okumadıysanız ve okumak niyetindeyseniz "Batgirl: The Batgirl of Burnside"ı okumanızı öneririm. Şart değil ancak okuma keyfinizi arttırır. 

Okuması zevkli, umut vadeden bir sayıydı. Japon kültürünü seven arkadaşlar daha çok hoşlanacaktır sayıdan, Eisa Dansı'na falan güzel göndermeler mevcuttu. Bu arada dikkatinizi çekeyim, kırmızı balonlarda Barbara Japonca konuşuyordu. 


Toparlayıp gideyim artık. "O neydi, aman tanrım, ay muhteşeeeemmm!" dediğiniz bir sayı değildi. Ancak Barbara'nın gelecek maceralarına girmek için  güzel bir adımdı. Yani bundan sonra iyi olup olmadığına karar verebileceğiz. Renklendirmeler ise çılgın atmıştı. <3<3

İlk sayıdan daha iyi şeyler beklesem de kötü değildi. Bölümün cliffhanger'ı ise (tam olarak cliffhanger kavramını karşılıyor mu emin değilim o kadar da merak uyandırmadı) bu formül olayıydı ve Barbara'nın eğitimiydi. Görüciiz artık. 

Puan vermem gerekirse (yoo gerekmez): 6.5/10
Batgirl #2 24 Ağustos'ta çıkacak. ^^ 

26 Temmuz 2016 Salı

2

Batman #3


Eveet, geç kalmış bir yazı ile buradayım. Batman #3 yani I am Gotham'ın 3. kısmı 20 Temmuz'da çıktı. Ancak ben şimdi fırsat bulabildim. Olsun geç olsun güç olmasın <3<3<3 Gerçi hem geç hem de güç oldu. Neyse, bu güzel sayı için değer. Tom King'e de Twitter'dan şükranlarımı sunup geldim, aklımda bir şey kalmadı. Tamamı ile yazıya odaklanabilirim yani ^^ 

Edit: İkinci sayının yazısını eklemeyi unutmuşum: Batman #2

Sonunda üçüncü sayıda Gotham ve Gotham Girl ile ilgili cliffhangerlar çözüldü ya! Sonunda tabii, üç sayıdır kafayı yiyecektik neredeyse. Ya da yiyecektim. Bilemedim. Şunu benden başka okuyan varsa beri gelsin teori kasalım asdfghj tamam ciddileşiyorum. 


Gelelim Gotham ve Gotham Girl'ün köken hikayesine.

Bir gece Hank (Gotham) anne ve babası ile yürürken az kalsın onların bir gangster tarafından öldürülmesine şahit olacaktı. Resimden de gördüğünüz üzere Batman'in orijin hikâyesine çok benzer bir şekilde üstelik. Neyse tam anne ve baba vurulacak iken Batman gelmiş ve olaya el atmıştır. Giderken de Hank'e, bunun korkusuyla savaşmak için, cesur olmak için bir fırsat olduğunu söyleyip Gotham'ın karanlık semalarına geri dönmüştür. Claire (Gotham Girl) o sırada ailesiyle olmamasına karşın bu durumdan çok etkilenmiştir. Hank ise Batman'i rol modeli olarak benimsemiş, onun yolundan gitme kararı almıştır. Claire de aynı şekilde tabii. Bu hayranlıkları da gitgide takıntı halini almıştır. 

Bu iki kardeş çocukluğundan itibaren neredeyse tüm vaktini hayır işlerine adamıştır. Kalan vakitlerinde ise ya öğreniyorlardır ya da fiziksel olarak kendini eğitiyorlardır. Sonra, yetişkinlik çağına girince yardım etmek için 'zor' bölgelere gitmeye başlamışlardır. En son böyle bir yere gittiklerinde evden yüklüce bir miktar para istemişlerdir. Gotham'a geri döndüklerinde sağlıklı ve mutludurlar. Onlar şehre döndükten sonra Gotham iki de yeni kahraman kazanmıştır: Gotham ve Gotham Girl.


Bunları Hank ve Claire'in babası anlatıyor. Güya Matches Malone isimli bir FBI ajanı soruyor. Ahahaha! İşte burada Tom King'i ayakta alkışlamak istedim! Biz Batman fanlarını bir 10 dakika falan güldürdü. Niye mi? Matches Malone New Jersey'li bir gangsterdi. Ölünce Batman kimliğini çaldı. Bilirsiniz, Batman kılık değiştirme uzmanıdır. Matches Malone da kimliğine büründüğü karakterlerden biri <3<3<3

Ov! Unutmadan, Hank'in babasının Gotham (bu sefer şehir olan) hakkında yaptığı monoloğun çok güzel olduğunu söylemem gerek. Çok zekice yazılmış. Ay şu Tom King'i de övmeden iki dakika duramıyorum ^.^

Bruce, G&GG'nin evinden ayrılırken, Alfred'den çöken köprünün haberini alıyor ve hemencecik yola koyuluyor. Tabii ki bu da Monster Men'e bağlanacak. Neyse, Bruce olay yerine gidene kadar Gotham ve Gotham Girl durumu idare etmeye çalışıyor. Ancak ciddi anlamda zorlanıyorlar. Bu sırada yine güzel bir monolog okuyoruz ve baam! Hugo Strange'i görüyoruz. Unutturmayın da 'Night of Monster Men' gelmeden 'Batman and the Monster Men' yazısını yazayım. Gerçi hatırlarım ben. Taam taam. 


Köprü olayı halledildikten sonra, G&GG'nin Batman hayranlığı yine gözler önüne serilmiş. "Batman, gittiğini görmemize izin verdi. Bu da bir şeydir dimi?" gibi diyaloglar havada uçuştu asdfghj of çok güldüm. Neyse daha sonra bir patlama oluyor ve Hugo Strange ile beraber Psycho-Pirate'ı görüyoruz. Yani Roger Hayden'ı. Psycho-Pirate'ı görünce aklınıza Doctor Fate'in gelmesi çok normal. Taktığı Medusa Maskesi'nden dolayı insana çağrışım yapabiliyor. Peki kimdir bu Psycho-Pirate, necidir? 

Psycho-Pirate esasında Charles  Halstead'di. Gardner Fox tarafından yaratılan bu karakter ilk kez All - Star #23'de görüldü. Halefi olan Roger Hayden ise ilk kez Showcase #56'da görülmüştü. Medusa Maskesi takıyor demiştim. Bu sayede diğerlerinin duygularını manipüle edebiliyor. Hatta bu arkadaşın Barry Allen'a (Flash) işkence etmişliği vardır. 

Hikâyemize dönersek finalde bu ikisini gördük ve yeni bir cliffhanger eklendi! Gotham ve Gotham Girl'ü bile üçüncü sayıda öğrendik, bu meseleyi çözmemiz ne kadar zaman alacak bilemiyorum asdfg Yok o kadar olamaz. I am Gotham altı sayı sürecek çünkü. Yoksa beş miydi? Yok yok altı. Ay bakmaya üşendim şimdi.


Şimdi gelelim dikkatimi çeken bir iki noktaya. İlk olarak: Flashback sahnesinde yeni dizayn edilen kostüm vardı dikkatinizi çekti mi? Evet, yarasa sembolünün çevresi siyahtı ama olsun, sonuç olarak yeni kostüm. İkinci olarak, Batman'in kemeri (Bununda ismi çok havalı he: Utility Belt) sivri sivriydi. Flashback sahnesinde sarı olan kemer, normal çizimlerde siyahtı :') David Finch'e buradan kığps yolluyorum ^^ Kaçmaz bizden ^.^ Gerçi renklendiren o değil niye ona kığpsladıysam. Olsun, bu da benim ayıbımdır. Silmeyeceğim, kalsın öyle. Bu arada mürekkepleme (inking işte) Danny Miki, renklendirme Jordie Bellaire tarafından yapılıyor. 

Bu arada David Finch'in ve kadrosunun şukusunu vermek gerek. Gerçekten çizdikleri pek çok sahne çerçeveletip duvara asmalık türden. O kadar iyi. Bu arada G&GG'nin kostümleri hakkında hiç konuşmadım. Dizaynı iyi buluyorum ben, özellikle GG'nin kostümünü sevdim. Eteğinin pilisinden olacak, çok hoş görünüyor gözüme. 

Toparlayayım artık: Üçüncü sayı Gotham'ın halkına nasıl hissettirdiğini gözler önüne seren bir sayı olmuş. İyi ve kötü yanları verilmiş. İkinci sayıdan daha iyiydi bu sayı. Tom King'in hayranlara göz kırpması ve bir Batman hayranının bakış açısının verilmesi güzel olmuş. Ve sonunda G&GG'nin köken hikayesi verildi de içi doldu bu karakterlerin. Kimine göre bu köken "Yine mi ulan" dedirtecek cinsten olsa da, ben sevdim. 

Batman #4, 3 Ağustos'ta çıkacak. (BEn ne zaman yazarım o bilinmez tabii) Yarın ise (Yani 27 Temmuz'da) Nightwing #1, Batgirl #1 ve Titans #1 çıkacak. Evet bunlar benim özellikle beklediğim serilerdi.
Esenlikle kalın.



24 Temmuz 2016 Pazar

0

SDCC 2016 | Justice League, Wonder Woman, Suicide Squad

Aaaah! Yazmam gereken bir ton yazı vardı. The Killing Joke animasyonu çıkmadan çizgi romanın yazısını yazmak istiyordum sonra animasyon çıkınca karşılaştırmalı bir yazı yazacaktım. Dört gündür Batman #3'ü yazamadım içimde kaldı. Olsun yazacağım umarım. Ancak ben şimdi San Diego Comic Con'da çıkan fragmanlardan bahsedeceğim. DC'ciler olarak hop oturup hop kalktık resmen! 


Suicide Squad: Sondan başa doğru gideyim. SS'nin çıkmasına sayılı gün kaldı, bu da final fragman. Söylenecek bir şey yok büyüüüük merakla bekliyoruz. Fragmanda da ekstradan pek de bir şey verilmemiş zaten. Eh, nefesimizi tuttuk, bekliyoruz! 


Wonder Woman: Ay kafayı yiyeceğim! Muhteşem bir fragmandı! Neredeyse hiçbir şey verilmemiş. Diana'nın kökenine bir kaç gönderme yapılmış. Steve Trevor rolünde Chris Pine'ı gördük. Çok yakışmış. Muhteşem çekim açılarını göstermişler. Ba-yıl-dım! Doğruluk Kementi'ni (The Lasso of Truth)  tam anlamıyla gördük! Ve Diana'nın kalkanını da gördük, harikaydı!  Ve evet, fragmanda filmle ilgili neredeyse hiçbir şeyin açık edilmemiş olması iyi, merak duygumuz artıyor. Bazı filmler var ki fragmanları birleştirmek filmi izlemek için yeterli oluyor. Onun için başka söyleyebileceğim bir şey yok çünkü Gal Gadot kendini Wonder Woman olarak BvS'de kanıtlamıştı. Dört gözle bekliyoruz ^^ Ah evet e o soundtrack: Is She With You? 

Bu arada Wonder Woman'ın 75. yılı için yazdığım 'fact' yazısı için: "Wonder Woman 75 Yaşında!"

(Yazının sonunda Chris Pine & Steve Trevor görseli ekleyeceğim bakmadan geçmeyin^^)


Justice League: Geldik zurnanın zırt dediği yere! Henüz filmin çıkmasına çok var. İlk görüntülerden filmin iyi ya da kötü olacağına karar veremeyiz. Ancak beni çok heyecanlandırdığı aşikâr ^^ 

Şimdi öncelikle, Aquaman, Cyborg ve Flash'ı net bir şekilde gördük. Aquaman'den başlayayım: Adam yürüyen karizma! Harika olmuş ya harika! Zack Snyder'in elini öpelim bir şey yapalım bence, Jason Momoa çok iyi görünüyor! Ve fragmandaki sahnede CGI kullanılmamış diye okudum. Bildiğiniz su yani o. Gözlerimiz bayram edecek belli. Ayrıca son kısımda Bruce'un, Bruce'luk yaptığı kısım beni benden aldı. "Arthur Curry. Balıklarla konuşabildiğini duydum." Aaaaaa! Ay aklımı çıldırıcam :')

Flash'tan devam edelim: Ezra Miller'ın Barry Allen'a benzemediği malum. Ama bu demek değil ki kötü bir Barry Allen olacak. (Ona bakarsak Aquaman'de benzemiyor) Evet benzeyen bir oyuncu seçilmeliydi ama ben Ezra'ya karşı çok ümitliyim. Biraz nerdy bir karakter çizilmiş gibi geldi. Şakalar komiklikler Flash üzerinden ilerleyecek gibi. Bu da bizi Wally West'vari bir karaktere götürüyor. İkisinin karışımı bir şey yapabilirler ancak şu an hiçbir şey söyleyemeyiz. Suit ise mükemmeldi! Kostüme bayıldım kesinlikle. Bruce ile olan sahnesi yüzümde bir beş dakika falan sırıtma etkisi bıraktı ^^  

Cyborg'a gelirsek, hakkında konuşabilecek pek bir şey görmedik. Batman'le kısa bir diyaloğu oldu. Ancak görünümü ben sevdim. Bir şey denemez, bildiğiniz Cyborg olmuş. 

WW hakkında zaten her yerde konuştum. Canım benim, Gal Gadot <3<3<3 Ancak Batman'le iletişimleri epey ilerlemiş görünüyor. Espriler komiklikler falan :') 

O değil de, hâlâ Ben Affleck'e laf edenleri görüyorum. Ben Affleck'i yedirtmeyiz! Ben Affleck = Batman. Bunu kabullenin :') Bu arada Ben Affleck, Batman solo filminin yönetmenliğini üstlenecek. Yakışır Ben reyize <3<3<3 Argo'dan sonra yönetmenliğine de laf etmem ben ^.^


Bu arada Mother Box gözlerden kaçmadı :)

Eveeet, sanırım söyleyeceklerim bu kadar. Bir heyecanla yazdım, aklıma bir şeyler gelirse editlerim artık. Esenlikle kalın ^^
Hatcik.

Wonder Woman
Steve Trevor & Chris Pine
Mother Box

Arthur Curry / Aquaman

Flash / Barry Allen

San Diego Comic Con 2016 / Justice League

17 Temmuz 2016 Pazar

4

Son Dönemde Okuduklarım

Blogla ilgili içime sinmeyen bir şey vardı. Allah allah diyorum, çıkan Batman sayılarını yazdım, grafik romanları da yazıyorum, film ve dizi yazıları da geliyor. Ne olaki diye düşünüyordum. Batman TAS yazıları zaten bir oturuşta yazılacak yazılar değil, sorun ondan da kaynaklanmıyordu. Ayol meğerse en son kitap yazısı olarak Dracula'yı yayınlamış ondan sonra da yazmamışım! Kitap yazısı yazmadığım için de bir şeyler eksik hissediyorum haliyle. Gerçi kitap yazısı nasıl yazılır onu da unutmuşum ya ^.^


The Godfather: Amerikan Rüyası'nı yaşayan, daha yaşarken efsane olmuş birinin kitabından başlayayım. Evet, Mario Puzo ve The Godfather'dan bahsediyorum. The Godfather evrenini çok sevdiğim başladım kitaba yalan yok. Çok yüksek beklentiyle başladım romana. Ancak beklediğimi alabildim mi bilmiyorum. Çünkü aşırı ayrıntıya girilmiş. Ama girmesi gereken yerde de girmemiş. Şöyle ki, filmden hatırlarsınız, Santino'nun Constanza'nın düğününde götürdüğü (ay o ne biçim tabir, püh bana) bir kız vardı: Lucy. Sayfalarca bu kızı okudum ya sayfalarca. O yetmedi Sonny'den sonraki sevgilisini okudum. Kaç sayfa Johnny Fontane'ye ayrılmıştı bilmiyorum. Peki ya Freddie ne kadar yer alıyordu sizce? Çoook az. O yönden biraz hayal kırıklığına uğradım açıkçası.

En etkilendiğim kısım ise, tabii ki Baba'nın, Baba oluşu ve Santino'nun ölümüydü. Bu kısımlar gerçekten çok iyiydi. Ancak Michael gereği kadar betimlense de, Al Pacino etkisinden olsa gerek, kitapta çok da sert bulmadım. Çünkü bir miktar karakter farklılığı vardı. Eh, ben de Mike'ı Al Pacino olarak kodlamışım kafamda, bu Mike aşırı farklı olmasa da oturmadı bende. Ah, unutmadan söyleyeyim Baba'nın her bir cümlesi quote niteliğindeydi.

Mario Puzo, filmde Francis Ford Coppola'ya yardım etmiş. Yani film senaryosunu beraber yazdılar. Zannımca bu bahsettiğim yerleri söküp atmasının sebebi de kendi içinde de tam oturmamış olması. Yani filmde iyi ki öyle gereksiz yerlere girmemişler. 

Sonuç olarak, gerçekten iyi kitap. Demek istediğim çok yüksek beklentiye girmeyin, çünkü film bile Mario Puzo (ve Coppola) tarafından modifiye edilmiş. Ancak Godfather evrenini seviyorsanız, evet, öneririm. 
Not:  Bir mafya kurmak için gereken bütüüün terimleri öğrendim. Pezzonovante, Consigliori, Caporegime filan hepsini biliyorum artık. Yani mafya analığı yapabilecek potansiyele sahibim. Bi' düşünsem mi? (Ayol, tabii ki şaka!) ^.^ 


Psikanaliz ve Din: Bir Erich Fromm kitabı. Freud ve Jung'un fikirlerini karşılaştırıp, insanın dini inancının temelini sorguluyor. Tabii bu noktada pek çok (iyi) tespite varıyor. Mesela, bir insanın dini inancı yoksa en az onun kadar başka bir şeye değer verebileceğini söylüyor. Mesela: Para, başarı vb. Yani insanın dininin sadece inanç açısından bakılmayacağı gibi söylemleri var. Dini ayinlere kadar giden bir konu skalası var aslında. Psikanaliz ve dini bayağı inceliyor anlayacağız. Şimdi ben bunun (ve Erich Fromm'un diğer kitaplarıyla) birlikte boydan yazısını yazmak istediğimden çok da ayrıntıya girmeyeceğim. Ancak dinin psikolojik yerini okumak isterseniz öneririm. Daha önce psikolojik okuma yapmamışsanız da sizi çok yormaz. Akıp giden bir anlatımı var, hemencecik bitiyor. Öneririm yani, baya ufuk açıcı bir kitap ^.^


Ev Yapımı Bir Paraşüt: Nedendir bilmem, Aziz Kedi'ye değişik bir sempatim vardır. Belki gerçekten kültürlü olmasından, belki Ankara Hukuk'u elinin tersiyel itmesinden, belki mutlu olduğu şeyi yapmasından (E şıkkı hepsi) söyledikleri benim için kıymetlidir. Bu kitabı da Instagram'dan önermiş. Ben de alıp okudum tabii.

Şimdi, Aziz Kedi 'En tırışka olmayan tavsiye kitabı' olarak tanımlamış, kişisel gelişim (yani self-help) değil diye belirtmişti. Evet doğru, tam olarak kişisel gelişim değil. 

Zihinsel yükten ve onun getirdiği çeşitli durumlardan nasıl kurtulacağımızı göstermeye çalışıyor. "Zihniniz sizi yönetiyor ancak farkında bile değilsiniz" diyor. Kısım kısım dikkatimi çeken yerler oldu evet. Tam satırların altına çizip tumblr'a atmalık kitap. Güzel quote'ları var.

Ancak bana göre değil. Yani şimdi, burada yalan söyleyemem. Ancak kitabın seveni çok. Yani benden kaynaklı bu durum. Bu tür kitapları sevemiyorum ben, çok da az okumuşumdur bu doğrultuda. Ama siz bir araştırın, belki gerçekten işinize yarayacak bir kitaptır ^.^




0

Söyleyecek Birkaç Şeyim Var

Normalde, blogumda herhangi bir siyasi içerikli bir yazı paylaşmam. Bu da siyasi içerikli bir yazı olmayacak zaten. Sadece üzerine konuşmak istediğim yani gözlemlediğim birkaç şey var.

Bu satıra geçtiyseniz büyük ihtimalle ne söyleyeceğimi merak ediyorsunuz ve bundan sonrasını da okuyacaksınız. Öncelikle beni anlamanız için birazcık kendimden bahsedeyim. Ben -Hatice Hayal- herhangi bir gruba bağlı olmayan bir insanım. Eğer beni reelden tanımıyorsanız (gerçi reelden tanıyanlar için de geçerli bu durum) hangi tarafa yakın olduğumu pek de kestiremeyebilirsiniz. Çünkü herhangi bir taraftan yol almaya çalışan bir insan değil, fikirlerin doğruluğu yanlışlığı üzerinden gitmeye çalışan bir insanım. Kendimce tabii. Yani bir masada (aklıma ilk gelen örnek bu oldu şu an, konu genişletilebilir) sağ tarafı savunuyorken başka bir meselede sol tarafı savunabilirim. Dediğim gibi olaylar ve fikirler üzerinden -yine kendimce- objektif olmaya çalışıyorum. Her taraftan görmek istiyorum meseleleri. Çünkü herkes kendince haklı ve karşı taraf için haksız. Böyle böyle gruplaşmadık mı zaten? Hatta sanırım bu durumu biraz abartıyorum. Bir keresinde "Ya senin dini inancın ne? Bir türlü kestiremiyorum" gibi bir tepki almıştım. Tabii sınırların bu kadar flulaşması iyi mi tartışılır. Aslında flulaşan bir şey yok, kendimi bir yere hapsetmemeye çalışıyorum diyeyim. 


Bu yazıyı yazma kararı aldım çünkü korna sesleri sanki evin içinde çalınıyormuş gibi. Ve son bir şey söyleyeyim: Darbeye sonuna kadar karşıyım.

Bir keresinde İncil'de, "Tanrıya, iyi olduğu için şükredin." minvalinde bir şey okumuştum. Öyle bir noktaya geldik ki, artık insanlara iyi oldukları için minnettar oluyoruz. Sanki öyle olması gerekmiyormuş gibi. Bunun farklı bir versiyonunu da artık hayatımıza yerleştirdik: Olaysız geçen bir gün olduğunda şükrediyoruz.

Bu sabah uyandığınızda ne hissettiniz? Pek iyi şeyler olmadığına eminim. Artık patlamaların normalleştiği bir dönemde yaşıyoruz. Plan yaparken "Ay canım avm'ye gitmesek mi malum olaylar" diyerek bu durumu stabilleştirdik. Gerçi demeyip ne yapacağız? Ama dün gece öyle bir şey oldu ki, eminim herkes sarsıldı. "Darbe" kelimesinin insanları bir an olsun donuklaştırdığına şahidim.


Ben ve benim neslim, darbeyi bilmiyoruz. Ancak bizden bir önceki nesil bunu yaşadı. Ve ne kadar korkunç bir tecrübe olduğunu onların bize aktardıklarından biliyoruz. Dün gece bununla burun buruna geldik. Anlam veremedik. Gerçek mi değil mi bilemedik. Koreli mektup arkadaşım bana ne olduğunu sordu. Ne cevap versem bilemedim. Çünkü ortada ne olduğunu ben bu ülkenin vatandaşı olduğum halde idrak edemedim.

Yazının asıl konusuna gelmek istiyorum. Dikkatimi çeken bir kaç unsur var.

İlki, yaşanan atmosferin korkutuculuğu. Ankara'da feci şeyler yaşandı. Bombalar falan. Keza burada da çok ciddi olaylar oldu. En basitinden (nasıl basit olacaksa) Moda'da olanları buna örnek verebilirim. Ya bu kadar şey oluyor, insanlar korkuyor -haklı olarak- ancak şaşırmıyor. Ciddi anlamda bu böyle. Darbeden medet uman bile vardı. (Bunu görmek için bir adet sosyal medya hesabınızın olması yeterli). Merak ettiğim biz nasıl böyle bir psikolojiye girdik?

İkincisi, halk çok fena galeyana geldi. Şu an bile dışarıda silahlar sıkılıyor ve "Her şey vatan için" nidaları atılıyor. Ya hu, şaşırıyorum. Gezi döneminde sırf eyleme sempati gösteren insanlara bile müthiş bir ötekileştirme hareketi gösterilirken, bu nasıl bu kadar normalleşti? Bakın gerçekten siyasi bir olayı kast etmiyorum şu anda: Bildiğiniz halk sokakta! Ve yapılan her türlü insanlık dışı eylem tolere edilmekte. Ya, 11 - 12 yaşında çocuklar demin bağırıyordu. Çok çok ilginç bir durum gerçekten.



Üçüncüsü, bu camilerden yapılan anonslar. Olağanüstü durumlarda sela ve ezan okunmasını anlıyorum. Buna bir şey dediğim de yok yanlış anlaşılmasın. İnsanlar bir şekilde bunu içselleştirmiş ve belki de rahatlatıcı bir olay olarak görüyorlar. Yine bir şey dediğim yok. Ancak işin manipülasyon kısmı var. Şöyle ki bazı camilerde okunan selalardan sonra bir takım anonslar yapılmakta. Bir örnek verecek olursam:

"Allahım İslamı hakim kıl" ve varyasyonları.

Dııııttt! Bakın bu çok ciddi bir manipülasyondur. Neden kötü bir şey mi diyeceksiniz. Belki bana göre, size göre yanlış olmayabilir. Ancak bu ülkede yaşayan farklı inanç ve -inançsızlık- sistemlerine mensup kişiler de var. Şimdi bana hoşgörüden falan bahsetmeyin çünkü ortada hoşgörü gösterecek bir mevzu yok. (Buna başka bir yazıda değinmek istiyorum) Aslında bunu bir örnekle açıklarsam daha faydalı olacak. Bir kilise düşünün dua vakitlerinde, ölüm ve düğün merasimlerinde güzel güzel çan çalıyor. Sonra böyle olağanüstü bir olay yaşıyorlar ve halkı güçlü tutmak adına çan çalma aralıkları sıklaşıyor. Bununla birlikte kilise korosu da faaliyet gösteriyor. Yine bir sıkıntı yok değil mi? Peki düzenli aralıklarla "Tanrım sen Hristiyanlığı hakim kıl" gibi anonslar yapılsa nasıl olur? Hem de sizin mahallenizde. Alacağı tepkiyi hayal etmek dahi istemiyorum. Şimdi bu durumda bu vatandaşlara da bu muamele yapılıyor. Ve eminim bu durum bu insanları rahatsız ediyordur. Yapılan diğer anonslara hiiç girmiyorum, neler olduğunu az çok biliyorsunuz. İnsanları gaza getirme olayı diyeyim yeter.

Dördüncüsü, çalan kornalara bir de Mehter Marşı ekleniyor gözlemlediğim kadarıyla. Eminim bu yapılan şey yapanların gözünde çok yüce. Ancak sizce de bu durum biraz çelişmiyor mu? Hani Türkiye Cumhuriyeti falan? Eee ne yani insanlar özünü hatırlamış hareketini bununla yapıyor diyebilirsiniz. Ancak büyük ihtimalle bir cümle önce söylediğim cevabı alırsınız. Demek istediğim, yapılan bu sokaklara dökülme mevzusu ciddi anlamda çelişkiye düşüyor. Bu Mehter Marşına tekbirler ekleniyor. Ya Haçlı Seferi değil bu, bir durun Allah aşkına!


Aslında benim sinirlendiğim şey, her haltta araya dini sokmak, efendime söyleyeyim dini pazar etmek. Oysa ki İslamın değerini işte bunlar düşürüyor. Twitterda da yazdım, üstteki paragrafları da buna ekleyeyim: Pratikte olmasa da teoride bunun ucu dini kullanmaya giriyor. Sonra 'İslamı kullanıyorlar, gerçek İslam bu değil' ekolüne bağlıyorsunuz. (Böyle söyleyince din düşmanı gibi gözüktüm, hayır, inançlı bir insanım.)

Şimdi, en can alıcı kısma geliyorum. Yapılan linçler. Fotoğraflara eminim denk gelmişsinizdir. Bir halk düşünün her defasında "Bizim milletimiz doğuştan asker" diye övünen ancak kendi askerini linç eden. İnsanımızın az - çok nasıl bir psikolojiye girdiğini tahmin edebiliyorum. Ancak bu bir bahane değil. Çünkü o gençlerin arasında bir tane bile suçsuz, sadece emredildiği için orada bulunan varsa bunun vebali asla ödenemez. Nasıl bu kadar kör olabiliriz? İnsan be o, nasıl böyle davranıldı?

Bu noktada dikkat çekmek istediğim ikinci bir noktaya geliyoruz: 'Asker' sıfatını bir çıkartın. Ne kalıyor geriye? -İnsan- Bir insan diğerine nasıl bu şekilde davranabilir? Nasıl bu kadar kolay zarar verebilir? Bu lince destek olan insanlar bizim arkadaşımız, komşumuz, çevremizdeler. Bu canilik potansiyeli nasıl bu kadar kolay ortaya çıkabildi? Gerçekten düşünmemiz gereken çok şey var.



Bazen aklıma geliyor, biz ne ara bir Orta Doğu ülkesine dönüştük diye. Tamam, hiçbir zaman bir Avrupa ülkesi olmadık ama bir Orta Doğu ülkesi de değildik. Şimdi ise... Bir yabancının gözünden kendimize bakıyorum da, durum hiç parlak değil.

Öyle bölündük, öyle gruplaştık ki, kimsenin diğerini dinlemeye tahammülü yok. Bu gruplara dahil olan herkes o kadar tekilleşti, o kadar birbirinin kopyası oldu ki, yaşanan her durumda verilen tepkiler, alınan cepheler, söylenen şeyler, hatta bakılan ayrıntılar bile aynılaştı. Yani bir takım şeyler başarıyla gerçekleşti.

Dün yaşanan olayı nasıl değerlendirirsiniz bilmiyorum. Neresinden tutsak elimizde kalıyor çünkü. Ancak bu olay bize o kadar çok şey gösterdi ki, gerçekten ders alınması gereken çok şey var.

Söylenecek çok şey var ancak benim gücüm yok. Şu satırları bile nasıl yazdığımı bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa bu ülke ileriye gidecekse bunu gençler yapacak. Bunun için her daim açık fikirli olmalı, bir şeyi en ince noktasına kadar düşünmeliyiz. Yoksa bir arpa boyu yol bile alamayız.




15 Temmuz 2016 Cuma

0

The Accused

Blogda ne zamandır biraz daha 'hafif' filmlerden konuştuğumun farkındayım. Bu sefer gayet ağır bir topu anlatacağım.


Yıllaaar önce bir gece CNBC-e'de izlemiştim bu filmi. E2 de olabilir bilemedim şimdi. Çok beğenmiştim, öyle ki durup durup bu filmi açıp tekrar izliyordum. Sonra toptan hukuk filmleri izlemeyi bıraktım. Yıllar sonra dün tekrar izledim. Evet, benim için etkileyiciliğinden bir şey kaybetmemiş.

1988 yılında çıkmış olan The Accused'in başrol oyuncuları Kelly McGillis ve Jodie Foster. Bir Oscar'a sahip filmin konusu şöyle:

Sarah (Jodie Foster) bir gece bir barda toplu tecavüze uğramıştır. Onu savunacak olan Kathryn (Kelly McGillis) bazı sebeplerden dolayı davada anlaşmaya gitmiş, suçluları da tecavüzden değil başka bir suçtan içeri tıkmıştır. Sarah bu duruma çok içerlese de elinden bir şey gelmemiştir. Daha sonra bir gün bir kasetçiye giden Sarah, orada bir adam tarafından sözlü taciz edilir. Anlarız ki bu adam o gün tecavüz sırasında orada olanlardan biridir. Sarah adamın arabasına bir kaç kez vurur ve hastanelik olurlar. Bunun üzerine Kathryn yanlış yaptığını anlar ve o gün orada tecavüze azmettirici şakşakçıların peşine düşecektir. Bu sayede önceki dava da tecavüz davasına yükselecek ve şakşakçılar dahil herkes hak ettiği cezayı alacaktır. 


Filmin akışının çok ilginç olduğunu söylemem gerek. Filmin başında bir genci tecavüzü ihbar ederken görüyoruz ve Sarah'ı olay yerinden kaçmaya çalışırken. Neredeyse filmin sonuna kadar da orada gerçekte ne olduğunu bilemiyoruz. Sarah'ınki ağırlıklı olmakla birlikte tarafların bakış açılarını görüyoruz. Yani herkes en başta Sarah'ı haklı bulmayabilir. Çünkü genellikle bu tarz filmlerde kurbanın yaşamı yansıtılır, ona acıma duygusunun gelişmesi sağlanır ya da empati yaptırılır. Burada öyle bir şey yok, olaya bodoslama dalındığından ötürü filmin sonuna kadar bir merak duygusu gelişiyor. 

Filmin pek çok sahnesi ağır bir eleştiri niteliğinde. Yine henüz filmin başında, Sarah hastaneye götürülüyor. Burada fotoğrafları vesaire çekiliyor. Sesi bile çıkmayan kız bir takım sorulara maruz kalıyor. Sarah da "Önce muayene etmeniz gerekmez mi?" diye bir soru soruyor. Olmaz tabii, çünkü kadından yani kendi varlığından önce ne zaman biriyle birlikte olduğu buna bağlı olarak bir hamilelik varsa tecavüzcülerden olup olmadığı bireyden önemli çünkü. Ya da kullandığı doğum kontrol yöntemi. Demek istediğim bunlar tabii ki yapılacak ama önce böyle bir travmaya uğrayan kadına değer verin, önce bir insan yerine koyun, insan gibi muamele edin.

Birden kafa açmamak için biraz dağınık dağınık gideceğim. Oyuncu seçimi gerçekten çok başarılı. Yani, kırılgan, naif, duygusal bir Sarah için Jodie Foster'ı seçmek çok mantıklı. Yine aynı şekilde savcıyı oynayan Kelly McGillis de cuk oturmuş. Çünkü Kathryn'in biraz duygusuz, epey mantıklı, sağduyulu ve soğukkanlı olması gerekiyor. Biraz da heybetli. Ayrıca Jodie Foster deyince aklınıza Kuzuların Sessizliği geliyorsa, bu film bu algıyı tamam kıracak nitelikte. Çok çok iyi oynamış. Bu sayede Oscar'ı kaptı zaten. 


Film bir yandan da toplum yapısını inceliyor. Sarah, Kathryn'in tersine 'American Dream'i yaşayamayanlardan. Bir cafede garsonluk yaparak hayatını geçirmekte ve derme çatma bir evde yaşamakta. İşin içine ailevi sebepler de girince kendini iyice değersiz hissediyor. Pek çok kez "Alt tabaka bir sürtük olduğum için tecavüzü hak ettim, öyle mi?" dediğini duyabilirsiniz. 

Toplum yapısı demişken, burada da kadını suçlamak için her şeyin yapıldığını görüyoruz. Öyle giyinmeseymiş, öyle dans etmeseymiş, o kadar içmeseymiş, flört etmeseymiş, bu gibi söylemler filmde havada uçuyor. İşin kötüsü ise hâlâ filme yapılan yorumlarda "hak etti" gibisinden şeyler yazıldığını görebilirsiniz. 88'den bu yana pek bir şey değişmemiş anlayacağınız. (Kendi ülkemizden bahsetmiyorum bile tabii, bu konuda biz hala filmin '88 yılını yaşıyoruz.) Gerçi dünya değişmedi, bu olayları, hatta daha beterini her gün görüyoruz, duyuyoruz, okuyoruz. 


Filmin öne sürdüğü noktalardan biri de sadece tecavüz edenlerin suçlu olmaması. Onların yanında bu olaya şahit olan üstüne üstelik tecavüzcüleri daha da gaza getirip azmettiren insanları da yargılaması. Bunun yanında gören ancak hiçbir şey yapmayan, engel olmaya çalışmayan insanları da hukuki olarak olmasa da psikolojik olarak rahat bırakmaması. Ancak bu tabii ki bir film. Hani bir söylem vardır ya, köpek insanı ısırırsa haber değeri olmaz ama insan köpeği ısırırsa haber niteliği taşır diye. Gerçek hayatta azmettiricileri bırak, tecavüzcüler bile hak ettiği cezayı almıyor.

Bir ek olarak da yine sistem eleştirisi olduğunu düşünüyorum. Tecavüze uğradığını annesiyle bile paylaşamayan Sarah, hemen işine devam etmekte. Üstelik dalgınlığından ötürü bir nebze azar görmekte. İşte böyle bir haldeyiz: Böyle bir travmadan sonra işine devam etmek zorunda yoksa yerine biri alınır ve bir de geçim sıkıntısı baş gösterir. Çünkü iş insanın psikolojisinden önemlidir. İnsan haklarının tartışıldığı bir dönemde yaşıyorduk değil mi? 


Çekildiği dönemde, "tecavüzün neredeyse haklı çıkartılması" yönünde epey tepkiyle karşılaşsa da filmin tepki gösterdiği nokta da bu zaten: Hiç kimse tecavüzü hak etmez. Ne yaparsa yapsın, ne giyerse giysin, nasıl davranırsa davransın. Yani alt metinlerinde olduğu kadar totalde de bir mesaj vermenin peşinde.

Bu arada film, seksenlerin sonunda çekilmesine rağmen pek o havayı hissetmiyorsunuz. Yani öyle uçuk kaçık kıyafetleri nadir görüyorsunuz. Makyajlar güzel zaten, şimdi bile yapılır. Genel anlamda işleyişi de iyi. Yukarıda bahsetmiştim, esas olayın flashbackini filmin neredeyse sonuna kadar saklamışlar. Bu da flashback kavramının film için ne kadar önemli olduğunu, aslında nereye koyulduğunun bile önem arz ettiğini gösteriyor. İlginç bir şekilde sinema okumak istedim şu an. Böylece daha iyi yorumlar yapabilirdim. ^^

Son olarak, hukukun iç yüzünü gösteren filmlerden biri. O yapılan anlaşmalar, o soğuk kalma durumları, her şey gözünüzün önünde. Filmin sonunda herkes hak ettiği cezayı alsa da pek mutlu olmuyorsunuz, içiniz cız ediyor. Pek çok açıdan izlenmesi gereken bir film olmuş. O dönemin Amerika'sı ile şimdiyi ve dünyayı karşılaştırmak açısından gayet yeterli. Oyunculuklar zaten muhteşem. İzleyin yani, eminim benim anlatmadığım pek çok şeyi yakalayacaksınızdır. Bu arada seksenlerde esen metal müzik fırtınasına iyi gönderme yapmışlar ^^

Dipnot: Bu olay gerçek bir olaydan esinlenilmiş. '83 yılında yaşanan bu olayı araştırmayı da size bırakıyorum ^.^ 

14 Temmuz 2016 Perşembe

4

Batman: Gotham Knight


Merhabalar! Bugün bir animasyon yazısı ile buradayım. Lafımı uzatmadan anlatacağımı anlatıp gideyim diyorum arkadaşlar, bilirsiniz ki zaten çok konuşuyorum. Girizgâhı kısa keseyim onun için ^.^

Her zaman söylemişimdir, eğer çizgi romana bugün başlasaydım, yine DC okurdum. Çünkü, DC'nin animasyon ayağı o kadar geniş, o kadar güzel ki; sadece bu animasyonları izleyen biri bile çizgi roman hakkında pek çok yorum yapabilir ve çizgi romanın doğasını çok rahat kavrar. Yaniiii, çizgi romana başlayacaksanız DC'nin animasyonlarından çok rahat başlayabilirsiniz (Yazar burada yine DC reklamı yaptı efendime söyleyeyim yine çizgi romana başlayın mesajı verdi)


Blogda bir DCAU dosyası oluşturmak istiyordum ancak buna Gotham Knight'tan başlamamın tabii ki bir sebebi var. 2008 yılında çıkarılan bu animasyon Nolanverse'te geçiyor. Yanı, Nolan'ın oluşturduğu Batman evreninde. Batman Begins ile The Dark Knight arasında köprü görevi olan yapımın yapım aşamasında Brian Azzarello, Alan Burnett, Jordan Goldberg, Greg Rucka gibi isimler var. Yönetmenliğinde ise (kopya çekeceğim, evet) Yasuhiro Aoki, Yûichirô Hayashi, Futoshi Higashide, Toshiyuki Kubooka,Hiroshi Morioka, Nam Jong-Sik, Shoujirou Nishimi gibi isimler var.

Evet, dikkatinizi çektiyse yazarlığı ve yönetmenliği pek çok kişi tarafından müşterek bir şekilde yapılmış. Bu durum çizer kadrosunda da aynı. İşte bu animasyonun çok sevdiğim bir noktası da bu: Sanatçılar kendi Batman yorumlarını yapmışlar. Bu da pek çok kişinin kafasındaki Batman'i görmemizi sağladı. ^.^ 

Dikkatinizi çekecek bir diğer nokta ise çizimler olacak. Çünkü Japon stüdyolarında çekilmiş. Klasik Batman çizimlerini değil baya anime çizimleri göreceksiniz yani. Ancak yine de bu yapım için 'anime' diyemeyiz çünkü çok iyi harmanlanmış.


Hikâye Nolanverse'te, iki film arasında geçiyor demiştim, biraz daha spesifik olayım. Bruce Wayne'in Batman olma sürecini altı ayrı (yeap, animatrix gibi) ama birbiriyle ilişkili hikâyede ele almışlar. Yani henüz acemi bir Batman görüyoruz, Gotham'da şehir efsanesi ve merak kaynağı olan bir Batman. Hakkında söylenenlerin yarısının efsane olduğu taze kahraman olan bir Batman.

Christopher Nolan Batman'lerini pek sevmesem de bu animasyonu cidden seviyorum. O Batman'leri neden sevmediğime değinecek olursam bu animasyonu neden sevdiğimi anlarsınız. Şimdiii, Nolan'ın Batman Üçlemesi iyi filmlerdi. Ona diyecek hiçbir şey bulamam. Ancak fangirl yanım tutunca, karakterin 'arka planını' bilince bu filmleri 'Batman Filmi' olarak düşünüyorum da, cevabım "Bilemiyorum Altan, bilemiyorum..." oluyor. Demek istediğim şu: Nolan'ın yorumu aşırı realistleştirilmiş, Batman'i Batman yapan özelliklerinin pek çoğunun alındığı bir Batman'di. Tamam, Batman (Batman sayacı mı kursam, kaç kere yazdım?) realizmden beslenen bir karakterdir. Ancak sadece beslenir, karakterin kalanı aslında epey 'efsanevi'dir. Efsanevi derken müthişliğinden bahsetmiyorum -onu zaten her yerde yapıyorum- bahsettiğim şey masalsılığı, kurgusallığı. Ne derseniz artık. 

İşte Gotham Knight Batman'i öyle bir Batman. Gerçekçi ama muhteşem bir şekilde kurgulanmış ^.^ Hikâyelere spoiler vermeden gireyim daha ayrıntılı olsun madem ^.^


Have I Got A Story For You: İlk kısım. Burada çocukların bakış açısıyla görüyoruz Batman'i. Kimisine göre karanlık bir gölge, kimisine göre uçan korkutucu bir yarasa, kimine göre cyborg misali bir kahraman. Asla tam anlamıyla gören yok. Asla da yenilmeyen bir karakter. Ancak çocuklar Batman'in aslında fazlasıyla insan olduğunu keşfedecek. (Bu kısımda Batman: Cataclysm geldi aklıma özellikle Batman tasvirlerinde^^) Benim en sevdiğim kısım bu olabilir: Herkesin kafasındaki Batman farklı, ondan ne beklediği, ne istediği, nasıl bir kahraman olduğu. Özellikle çocukların hayal güçlerinin gösterilmiş olmasını çok sevdim.

Crossfire: GCPD dedektifleri olan Crispus Allen ve Ana Ramirez'in, Jacob Feely'yi Arkham'a geri götürmesi gerekmektedir. İki dedektif dönüşte arabada Batman'in kanunsuz olup olmadığına dair bir tartışmaya tutulur. Bu sırada Sal Maroni ve The Russian'ın kavgasının ortasında kalır. GCPD'den yardım isteseler de takviye gelmez. Çok geçmeden de Batman ikisini kurtarır. Yalnız buradaki sahnelere hayran kal-dım! 

Field Test: Yine Maroni ve The Russian'ın olayında, Batman yeni gadgetını kullanmaktadır. Ancak bu gadget yüzünden Rus'un adamlarından birini yaralar ve onu hastaneye yetiştirmeye çalışır. 


In Darkness Dwells: Scarecrow'un toksini ile zehirlenmiş Killer Croc'u görüyoruz. Biraz orijin hikâyesine değinilmiş. 

Working Through Pain: Buradaki Bruce Wayne tasvirini çok sevmesem de, hikâyenin çok sağlam olduğu kesin. Bruce'un önceki yıllarda, Doğu'ya gidip 'Acıyla baş etme'yi öğrenmesini konu alıyor.

Deadshot: Belki de en iyi kısım. Hem Bruce Wayne, hem de Batman tasviri müthiş. Deadshot ise harika ötesi. Kapışmaları, diyalogları, her şeyi çok çok iyiydi. 

Alfred
Sonuç olarak, farklı kişilerin çalışmasıyla harmanlandığı için çok iyi bir iş çıkmış ortaya. Farklı Batman'ler, farklı Alfred'ler gördük. Üstelik, Japon çizimlerinin kattığı kendine has hava çok yakışmış, Batman'i daha da coollaştırmış. Alfred'i de tabii. Nolan'ın kaybettiği o gotikliği tekrar kazandırmış, Batman'in 'destansılığı' gayet dengeli bir şekilde verilmiş. Hele geçişler beni benden aldı... O pelerin, o yarasalar, hey gidi! 

En çok da hayranlar sevecektir bu filmi. Biz hayranlara çok güzel bir Batman bakış açısı verildi. Zaten, Batman Kevin Conroy'sa her türlü gider ya o ^.^ 

Sonuç olarak Batman TAS kadar olmasa da karanlık, buna dahil olarak da biraz daha farklı yorumlanmış bir Batman istiyorsanız, bu sizin animasyonunuz. Hadi gidin izleyin ^.^

Dipnot: Soundtracklere bakmadan nereye?! 
Esenlikle kalın 
Hatcik ^.^ 





10 Temmuz 2016 Pazar

0

Wild Children


Hani hiçbir şey beklemeden izlemeye ya da okumaya başlarsınız, yapım ne hakkındadır onu bile bilmezsiniz ve (artık hangi türse o şey) bittiğinde suratınızda bir sırıtma bırakır ya... İşte bu çizgi roman da benim için öyle oldu. Ne anlattığına bile bakmadım, sadece okumaya başladım. Bildiğim tek şey Image Comics çıkışlı bir grafik roman olduğuydu. (Bu terimi kullanmaktan da pek hoşlanmıyorum ya, neyse)

Söylediğim gibi, Image Comics çıkışlı, 2012'de yayınlanmış bir grafik roman. Ales Kot tarafından yazılmış, Riley Rossmo tarafından çizilmiş. Peki ne anlatır?

Mark Twain'in ünlü sözü "Hiçbir zaman okulumun eğitimimi engellemesine izin vermedim" bu grafik romanı özetliyor aslında. Bu motto ile yazılmış bir grafik roman, eğitim sistemini eleştiriyor. Pek çok şeyi daha eleştiriyor ancak yavaş yavaş gidelim değil mi, birden kafa açmayayım ^.^


Uberland Lisesi'nin (Uberland, hıımmm, yakaladınız değil mi kelime oyununu ^.^) birbirinden zeki ve geleceği parlak beş çocuğu bir başkaldırı düzenleyerek, okul yönetimini ele geçiyorlar.  Ve webcam aracılığıyla yayın yapmaya başlıyorlar. Bunun bir devrim olmadığını sonlanacağını belirtiyorlar. Ve başlıyorlar mesaj üstüne mesaj vermeye.

Öncelikle belirteyim ki, grafik romanda bir karakter gelişimi yok. Ancak olmasına da gerek yok. İsimlerini bile zor öğrendiğimiz bu çocukların anlatmak istediği şeyle paralellik gösteriyor bu durum: Yüzeysellik.

Tabii karakterlerimiz asla yüzeysel değil. Öyle bir konuşuyorlar ki, felsefi jargonu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Üstüne basa basa kimseye zarar vermek istemediklerini, yöntemleri farklı olsa da tek amaçlarının, onları eğiten sisteme bir şeyler öğretmek olduğunu vurguluyorlar. Silahların gerçek olmadığını, bunun bir oyun olduğunu üstüne basa basa söylüyorlar. Ancak, rehinelerden birini çatır çatır vuruyorlar.  (Burada benden bir not: O kurşunların nereye gittiğine çok iyi bakın.) Ve vurulan adamın yerdeki kanına bir şekil çiziyorlar. İşin tuhaf kısmı, bunun gerçek olmadığını, o adamın rol yaptığını defaatle belirtiyorlar. 


Öyle akıllıca laflar ediyorlar ki, diyalogları okumak muhteşem zevkliydi. Ciddi anlamda her şeyden mana çıkarmak mümkün. Camda yazan bir yazı bile kendi yakın tarihlerine bir gönderme. En çok hoşuma giden şey ise gerçeklik kavramını iki yönden işleyişleri.

İlki, rehinelere kahvelerine asit (LSD) koyduklarını ve kısa bir süre sonra dünyalarının farklı bir şekil alacağını söylüyorlar. Terörist diye anılan bu çocuklar sürekli, "Bunlar gerçek değil, gerçeği anlayınca bizi seveceksiniz" diyor. Bingo! Bu arada Uma denen kızımız muhteşem bir sistem eleştirisi yapıyor: 

"Yalanın varlığı aslında bir yalan. Sadece büyümemize yardım etmesi için kendimizi beslediğimiz bir sembol. Virüsler yalnızca proteinin farklı bir versiyonu. Bizim neslimiz yalana başvuramayacak kadar eski."

"Siz delisiniz" diyen rehineye, Uma'nın arkadaşı muhteşem bir cevap veriyor:

"Elbette, bazen... Uma'nın da söylediği gibi, yanlış söylevler türetecek kadar zamanımız yok. Cennet ve cehennem. Bizler ve onlar. Akıl ve delilik. Böyle gider..."

Şimdi buraya neden diyalogları yazıp duruyorsun demeyin, bana kalsa hepsini yazarım, kendimi zor tutuyorum. Aslında demek istediğim şey şu: Şu iki diyalogda bile değinmedikleri konu yok. Artık her şeyin bilimle kanıtlandığı bir zamanda yaşadığımız, insanların birbirini ötekileştirmesi, kime göre neye göre akıllılık ve delilik... Nereden bakarsanız artık. 


Bir yandan da karşı oldukları şey: Tekilleşmek. Özgür düşünceyi verdiğini iddia eden bu sistemde, özgür olduğunu sanan ancak birbirinin kopyalarından farklı bir şey olmayan bireylere dönüşmeyi eleştiriyor. Herkesin saygıyı hak ettiğini ve herkesin eşit derecede sevilmesi gerektiğini savunuyor bu çocuklar. Ancak mevcut sistem tarafından tehlike olarak belirlenmişlerdi değil mi? 

Yaptıkları yöntemden dolayı bunun böyle olduğunu düşünebilirsiniz, ancak en başında çok basit bir argümanla geliyorlar: Anarşi kötü bir şey midir? Anarşi kötü bir şey ise türlü kötülükleri el altından yapan yönetim iyi midir? Bütün hayatımız boyunca uymamız gereken 'yönetmelikleri' kimler hazırlamakta?  Anarşi konusuna pek katılmasam da, kendilerini iyi savundukları bir gerçek. 


(Grafik romanı okumayı düşünenlere bu paragrafı okumamalarını öneririm. Çünkü en keyif aldığım kısımdan bahsedeceğim. Yani gerçeklik kavramını sorguladıkları ikinci kısımdan. Bunu öğrenirseniz büyü bozulabilir. Okuma zevkinizi hiç etmek istemem. Aaa hâlâ burada mısınız? Benden günah gitti valla. ^^)

Şimdi en önemli kısmı gerçekliği ele alışlarıydı. Bunu ele alma yöntemleri beni benden aldı. Nasıl yani? Hani şu 'Dördüncü Duvar' olayı var ya. İşte o burada kırılmış. Karakterler çizgi roman karakterleri olduğunun farkındalar. Ve buradaki diyaloglar gerçekten çok zekice yazılış. Bizim dünyamızı mı kastediyorlar kendilerini mi anlayamıyorsunuz. (Aslında anlıyorsunuz. Evet, ikisini aynı anda kast ediyorlar tabii ki ^.^) Ancak bunun ipuçları verilmişti. İlk etapta adamın göğsünden vurulmasına rağmen kurşunların kafasına gitmesi, arkaya değil öne düşmesi ve bir çocuğun Wild Children isimli bir çizgi romanı okurken görmemiz, hepsi birer ip ucuydu. Sabahtan beri boşuna iyi bir grafik roman demiyorum.Şunun şurasında Dördüncü Duvar'ı kırabilen kaç çizgi roman var? ^.^)



Yapılan metaforların 123456789 kez iyi olduğunu söyledim bir kez daha söyleyeyim. Hepsi cuk diye oturmuş. Ancak hepsinden güzeli zaman kavramını işlemeleri. Şimdi üst paragraftan ötürü bunu çok açamıyorum ama bu övmeyeceğim anlamına gelmez. Bir de yine üst paragraftan ötürü açıklayıcı olamıyorum ancak gerçekliği nasıl kaybettiğimize dair bir benzetmeleri var ki, tam bir sosyal medya eleştirisi. Yaaa bir çizgi romanda her halt olabilir mi? Olmuş işte ^^ 

Farkındayım, yazıyı artık toparlamam gerek. Sıfır beklenti ile okumaya başladığım, beni ciddi anlamda şaşırtan bir grafik roman olmuş. Akışı çok sağlam, bir anda bitiveriyor. Bazen manga okuduğumu hissettim ki ona da referans vermişler. ^^  Çizimleri yer yer çok iyi olmakla birlikte genel anlamda muhteşem de değil. Konu zaten yeterince iyi olduğundan çizimlere o kadar bakmıyorsunuz zaten ^^

Hiç çizgi roman okumamışsanız, korkmayın o anlamda sizi yormaz. Ancak felsefi okuma yapmamış olmak biraz zorlayabilir, onu bilemedim şimdi. 

Puan vermem gerekirse (yoo gerekmez): 7.8/10
Hadi gidin okuyun ^^
Hatcik



9 Temmuz 2016 Cumartesi

4

Suits


Bugün size yine bir dizi anlatacağım. Aslında çok uzun zamandır yazmak istiyordum. Hatta bir iki bölümü hakkında blogda yazısını yazdım. Dedim artık vakti geldi, Suits'i paylaşayım.

(Dizinin House M.D'ye benzetilmesi hakkında konuştum. Direkt Suits'in konusuna gitmek için bu iki paragrafı atlayabilirsiniz.)
Diziden önce farklı bir konuya gireyim. Fark ettiyseniz dizi dünyasında bir jargon gelişti. "X'çilerin House'u" gibi ve bunun türevleri. En sevdiğim dizi House olduğundan değil, sevmiyorum bu kullanımı. Zaten dünyada söylenmeyen şey, işlenilmeyen konu, yapılmayan benzetme kalmadı. Bu tür karakterler çıktı, çıkacak. Özgün olanı, yani sadece esinleneni, izletir kendini. Kaldı ki House'da Sherlock Holmes'den esinlenilerek oluşturulmuş bir karakter. Bunda bir sakınca yok. (Ay ne kinlenmişim yalnız.) Aslında ben bu şekilde pazar edilmesine sinirliyim. Ayrıca House çakması karakterlere de sinirliyim ama bu başka bir yazının konusu. Her neyse. Varmak istediğim konu şu: Suits için de "Hukukçuların House'u" gibi bir servis edilme oldu. Ben buna katılıyor muyum? Evet, doğru olabilir.

 Eee yukarıda söylediklerin neydi, bu ne derseniz, bekleyin açıklıyorum. Aaa küfür etmeyin lütfen ^.^  Eğer House izlemişseniz (daha da önemlisi sevmişseniz) dizinin işleyişinden dolayı yer yer House'u anımsayacaksınız. Karakterlerin muhteşem zeki olması, hep farklı bir davanın işlenmesi ancak arka planda asıl karakter(ler)in geçmişinin ve geleceğinin işlenmesi benziyor. Yani mesela House'da her hafta farklı bir hasta görürken bir yandan da House'un Stacy ile yaşadıklarını nasıl verdilerse burada da Mike ve Harvey'nin yaşamları işleniyor.



Harvey Specter, New York'un en iyi closer'ı yani iş bitiricisidir. Bundan dolayı çalıştığı şirket olan Pearson Hardman'da senior partner (yani kıdemli ortak) olması çok zor olmamıştır. Sadece Harvard Hukuk'tan mezun olanların çalışabildiği Pearson Hardman'da, biri kıdemli ortak olmuşsa kendine bir yardımcı almasına yönelik bir gelenek vardır. Yani Harvey'nin akıl hocası olma vakti gelmiştir.

Mike ise çok zeki biridir. Hatta dahidir. Okuduğu bir şeyi asla unutmaz ve sayılarla da arası mükemmeldir. Harvard Hukuk'a kabul edilmiştir ancak çeşitli sebeplerden dolayı eğitimini yarıda kesmek zorunda kalmıştır. İnsanların yerine LSAT (Hukuk Fakültesi Giriş Sınavı diyebiliriz) sınavlarına girerek hayatını sürdürmektedir. Bu ciddi bir suç olsa da Mike için pek bir riski yoktur. En azından o dönem için yoktu.

Daha sonra babaannesinin hastane işleri için bir miktar paraya ihtiyacı olmuştur. Uyuşturucu satıcısı olan en yakın arkadaşıyla tek seferlik bir anlaşma yapmıştır. Kuryeliği o yapacaktır. Ancak yakalanma riskinin çok yüksek olduğunu bilmemektedir. (Arkadaşı da çok çakal anlayacağınız üzere). Bir otelde teslimatı yapacakken Sherlockvari çıkarımlarla polisten kaçmıştır. Bu sırada otelde Harvey, kendine yardımcı bulmak için iş görüşmeleri yapmakta, gelen adayları değerlendirmektedir. Biraz da Harvey'nin asistanı Donna sayesinde Harvey ve Mike tanışır. Mike orada hukuk bilgisiyle Harvey'i etkilemiş ve işi almıştır. Artık hayatını yola sokabilecektir.

Ertesi gün, Harvey Mike'ı kovmak zorunda kalsa da, Mike kıvrak zekâsıyla işine tutunmayı bilmiş, tam da Harvey'e yakışır bir yardımcı olduğunu kanıtlamıştır. Annesi ve babasının ölümünden dolayı avukat olmak isteyen Mike hayallerini gerçekleştirebilecektir. Ancak önlerinde kocccaaammmaaan bir engel vardır: Mike'ın Baro'ya kaydını bırak, hukuk diploması bile yoktur. Bu olayı sır olarak tutmak için ellerinden geleni yapacaklar bir yandan da en olmayacak davalara el atacaklardır.


Dizideki diğer karakterlere de değinmek istiyorum ancak hepsinin anlatmam çok uzun olur. Çünkü karakter skalası gerçekten çok iyi. Onun için artı olarak sadece Jessica'dan bahsedeceğim. Jessica Pearson. Evet, Pearson Hardman şirketinin Pearson ayağı bu kadın. Allahım öyle bir karakter ki, adeta bir asalet timsali. Yürüyüşü, giyimi, kendine güveni, her şeyiyle mükemmel! Zenci ve kadın olmasına rağmen hukuk dünyasında buralara gelebilmiş, olabildiğine güçlü, deneyimli bir karakter. Şimdi onu niye belirttin diyeceksiniz: Jessica, Amerika'daki pek çok 'beyaz' aileden daha iyi yaşam standartlarına sahip olmasına karşın kadın ve zenci olduğu için iş yaşamında ciddi anlamda bir dışlanma yaşamış. Ancak azmi ile nerelere gelmiş. Harvey'nin aşırı sadık olduğu bu kadının ağzından çıkan her kelime bir hayat dersi niteliğinde. En çok özendiğim noktası da, aşırı soğuk kanlı olması. Ne olursa olsun kendini kaybetmiyor, mantığıyla kararlar veriyor. Resmen evrilmek istediğim kadın.


Dizinin temposu çok iyi. Standardını koruyor, pek bir düşme gözlemlemiyorsunuz. Ayrıca, Amerikalıların en iyi yaptığı iş belki de bu: Cliffhangerlar çok sağlam. Bir de Aaron Sorkin'in çok yaptığı bir şey var (Bkz: The Newsroom), karakterler hızlı hızlı konuşur, olayların üstü çok açık değildir. Tam anlamıyla anlamak için iyice düşünmek, belki iki hatta üç kez izlemek gerekir. Tamam dizinin kreatörü (Aaron Korsh, aa ikisinin de aynı isimde olması iyi bir tesadüf olmuş^.^) Aaron Sorkin kadar bu işi ileri götürmüyor ancak o tarzı hissediyorsunuz. 

Anlayacağınız, çok iyi bir tempoya sahip bir dizi. Eğer başlamadıysanız, önünüzde harika bir 5 sezon var. 

Veee... Sürpriz, altıncı sezon 13 Temmuz'da geliyor. Bi' dakika ya... On üç mü temmuz! Allah'ım dizime kavuşmama resmen dört gün kalmış. Dur bakayım, 4. Dört. D Ö R T. Allaaaah benden mutlusu yok şimdi ^.^

Başka bir noktaya değinecek olursam, hukukun iç yüzünü çok iyi göstermiş. Ben yıllardır beni etkilemesin diye hukuksal hiçbir yapımı izlemezdim. Şimdi koyverdim gitti, izliyorum. Bu diziyi izlerken şunu farkedeceksiniz: Ya "Keşke bende wall street'te olsaydım, keşke ben de hukuk okusaydım" gibi bir laf edeceksiniz ya da "İyi ki hukuk okumamışım" diyeceksiniz. Evet bu ayrımı yaptıran bir dizi. (Ben ilk şıktan yanayım)


Ay ne çok konuştuuum, ne çok konuştum. İzninizle toparlayıp gidiyorum. Oyuncuların kimyasının çok iyi tuttuğu bir dizi bu. Ayaklı karizmaları göreceksiniz bu dizide, zenginliği, havalı olmayı. Bir de iş dünyasında dönen piyasayı, sadakati ve ihaneti. İyi kurguyu, iyi tempoyu, stilettoları, yelekli takım elbiseleri. İyi düzenlenmiş diyalogları, ahlak kavramının sorgusunu, arkadaşlığın ne demek olduğunu, çocukluk travmalarının insanı nasıl etkilediğini, modern insanın hayatta kalma sürecini. Valla her şey bir arada daha ne olsun ^.^

Ah bir de, izlerken, yapılan dizi - film göndermelerini kaçırmayınız lütfen ^^
Hatcik. 
Not: Evet, The Newsroom ve Aaron Sorkin ile ilgili uzun uzun yazmayı planlıyorum ;)
Not 2: Bir de suits'i, bu sezon, blüm bölüm yazsam mı? Ne dersiniz? ^^ 



8 Temmuz 2016 Cuma

0

Rebetiko


Rebetiko
Avrupa çizgi romanına taktım bu aralar. Yine Fransız ekolünden gelen, David Prudhomme tarafından yazılan bu grafik roman hakkında çiziktirmeye geldim. Söylemeliyim ki, ilginç bir grafik roman bu. BD diye tabir edilen çizgi roman kültürünün içinde ancak farklı bir yere de sahip olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle, Rebetiko nedir? Bir müzik türünü ifade eder. Kökeni İzmir'de doğan, Yunanistan'da olgunlaşan bir müzik türü. 

Yaşadığımız nüfus mübadelesi sonucunda, buradan pek çok kişi Yunanistan'a gitmek zorunda kaldı. Malum, orada da kendilerine pek yer bulamadı bu insanlar. Türk yanlısı diye dışlandılar. Yani ne oralı olabildiler, ne buralı. Ancak Anadolu'nun kültürünün harmanlanması ile yarattıkları bu müzik gerçekten ilgi çekiciydi. 


Yıl 1936, Atina. Yunanistan'ın siyasi anlamda cidden sıkıntılı olduğu zamanlar. Baskıcı bir rejim söz konusu. Kraldan çok kralcı polislerin hüküm sürdüğü bir dönem. Bu dışlanan insanlar da hem dışlandıkları için hem de dönemin buhranından ötürü vaktini esrar, nargile, müzik üçgeninde geçiriyor bu insanlar.

Dönemin buhranından ötürü dedim. Aslında bununla alakalı olduğu kadar alakasız da. Şunu söylemek istiyorum: Yaşanan siyasi olaylar bu insanların umurunda değil. Çünkü yapmak istedikleri, haşır neşir olmak istedikleri tek şey müzikleri. Buzukileri ile doğaçlama bir şekilde yaptıkları müzik. Ellerinde olan tek şey de bu. Fazlasını da istemiyorlar. Aslında istiyorlar, esrar ve rakıya asla hayır demezler ^^ Bu açıdan I. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan Dadaizm'i anımsattı bana. Ürettikleri şeyler açısından konuşmuyorum tabii. Bahsettiğim şey bu iki oluşumunda yorgun ve ümitsiz insanların elinden çıkmış olması.

Müziklerine karışan bu 'Türklükten' ötürü devlet tarafından da istenmiyorlar. Yani sadece halk yönüyle bakmamak lazım olaya. Gerçi devlet ve halk birbirini besliyor ya, tavuk yumurta olayı anlayacağınız. 



İşte, belki de, bu boş vermişliğin temsili olarak bu müzisyenlerin bir hikayesine tanık olmuyoruz. Grafik romanı okumaya ilk başladığınızda hikaye verilecekmiş gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz ancak sadece hayatlarının çok sınırlı bir kesimine şahit oluyorsunuz, hatta bir gününe. Buna bağlı olarak karakter gelişimi ve benzeri unsurları göremiyoruz. Amaç da o değil zaten, karakterlerin gelişimi olmaması gerek. Çünkü bu gerçek hayattan esinlenilerek yaratılan karakterlerin, bir gelecek amaçları, bir gelişim isteği söz konusu değil. Onların tek istediği özgürce Buzuki çalıp, Rebetiko (Sonradan Rembetiko olacak) denen müziklerini yapmak. Ah bir de nargile verirseniz, tabii ki hayır demezler. 

Mesaj vermek gibi bir kaygısı da yok grafik romanın. İşte bu yüzden BD'den farklı bir yönü var diyorum. Sadece tarihte yaşanan bu olayın arka planını göstermiş, Yunanistan'ın arka mahallelerinde yaşanan, bir zamanlar birilerini derinden etkileyen ve bizim sadece okuyabileceğimiz (dinleyebileceğimiz?) belki anlayabileceğimiz, en iyi ihtimalle empati yapabileceğimiz bir gerçekliği anlatıyor. 

Verdiği bir fikir yok deyip duruyorum ancak doğa kanunu bu: Siyah varsa beyaz vardır. İyilik varsa kötülük vardır. Yani vermek istediği bir fikir yoksa göstermek istediği bir şey vardır. Yani bir fikri vardır. Bu kavram karmaşaları hep iç içedir. En yüzeysel şeyde hayatın anlamını bulabilirsiniz, hiç belli olmaz. Merak etmeyin ne demek istediğime geliyorum. ^^

Baskıcı bir rejim varsa baş kaldırıyı, en azından bunun hissiyatını, engelleyemezsiniz. Burada da bunu görüyoruz. Faşist rejimin sansürleyerek oluşturmak istediği 'milliyetçi' şeyler (bunu sadece müzikle sınırlayamayız, ancak güzel bir örneklendirme olur) tam tersi bir etki gösteriyor. Bu müzik de tam tersini Anadolu etkisini kaybetmiyor. Sansüre ve her türlü otoriteye  (bu yeri gelir devlet olur, yeri gelir çoğul topluluk olur, yeri gelir azınlık olur)  karşı koyuyor ve Yunanistan'ın netameli sokaklarında varlığını sürdürmeye devam ediyor. İşte bu bir mesaj değilse 'mesaj' nedir ben bilmiyorum. Yani grafik roman açık açık "alın bu vermek istediğim şey" demiyor ancak alt metinleri gayet dolu. 



Sonuç olarak: Ruhani olarak vatansız kalan insanların başlattığı müziği anlatıyor. Onların baş kaldırışlarını, özlemlerini, ayrılık acılarını, hayata tutunma noktalarını... Okuyun, okutun. İlginç çizimleriyle size iyi vakit geçirteceğine inanıyorum.
Küçük bir not: Eğer okursanız, hayatımın grafik romanını okudum diyemeyeceksiniz. Ancak üzerinden vakit geçip sindirdiğiniz ve üzerine düşündüğünüz zaman değerli olduğunu anlayacaksınız. ^^

Bu arada Rebetlere ne mi oldu? Kimisi müziğinden vazgeçti, kimisi ömrünün sonuna kadar arka sokaklarda, tekkelerinde icra etmeye devam etti. Şanslı bir azınlık ise müziğini kayıt edebildi ve Amerika'da varlık gösterebildi. Şu an bir kesim tarafından sevilen ve saygı gösterilen bir müzik türü. Doğu kökenli Yunan Blues'u diye de okursanız, şaşırmayın ^^
Hatcik