30 Haziran 2016 Perşembe

0

BTAS | Feat of Clay


Feat of Clay 
Batman'in, kimliğini Bruce Wayne olarak maskelediğini çoğumuz biliriz. -Hayır tersini söylemek istemedim.- Batman'in müthiş bir kılık değiştirme uzmanı olduğunu da biliyoruz. Peki ya biri Bruce Wayne kılığına girip suç işlese ve Batman, Bruce Wayne'in masumiyetini kanıtlamak zorunda kalsaydı? Tabii bunu yaparken bir suçu açığa çıkarmalı, bir yandan da alt metinde de bir ders vermeli. İşte tüm bunları yirmi dakikalık bir videoya sıkıştırmak istersek, Feat of Clay cevabımız olur. Tabii bunu ancak iki part halinde yapabilmişler -haklı olarak- toplamda kırk dakika yani. Marv Wolfman ve Michael Reaves yazmış bu bölümleri. Birinci bölümü Dick Sebast, ikinci bölümü ise Kevin Altieri yönetmiş. 

Mr. Freeze'in ardından yine çok iyi bir orijin verilmiş. Aslında Karlo Basil'in olan köken hikayesi bir diğer Clayface olan Matt Hagen'a verilmiş. Bence güzel bir karışım olmuş. Bu bölümde çizgi film tarihinde verilebilecek en güzel metaforlardan birini vermişler. Önce bir bölüm özetlerini geçeyim daha sonra ilgi çekici yerlere değineceğim. Özeti okumak istemezseniz önümüzdeki 5 paragrafı atlayabilirsiniz ^^


 İlk bölümde Bruce Wayne'i görüyoruz. Lucius Fox'dan Daggett'a ait bazı gizli belgeleri almak için beklemekte. Ancak savcıya verilmesi gereken bu belgeleri yok edeceğini söyleyince burada bir sıkıntı olduğunu anlıyoruz. Çok geçmeden Lucius'a komplo kurulduğunu görüyoruz. Lucius belgeleri kurtarmayı beceriyor. Silahlar patlayınca da Batman olay yerine varıyor ve Fox'u kurtarıyor. Eh, aynı karede hem Batman'i hem de Bruce Wayne'i göremeyeceğimize göre bir şeyler döndüğü ortaya çıkıyor. Ancak Lucius polislere, "Bruce Wayne bana tuzak kurdu." deyince işler daha da karışıyor. Malum, eğer Bruce hapishaneye girerse, Batman ne olacak?

Daha sonra Matt Hagen'ı görüyoruz. Aktörlük yapan Matt deli gibi bir krem arıyor. Yüzünü bu kremle düzelttiğini görüyoruz. İlginç bir şekilde tam bir 'bağımlı' gibi hareket ediyor. Ve yüzünü şekillendirdiği bu krem sadece 24 saat işe yarıyor. Elindeki son ürünü de kullanan Matt daha fazlasını bulmak için üretilen yere gitmek zorunda kalıyor: Daggett Industries'e. Tabii Daggett, Matt'in biraz daha ürün almak için fabrikaya geleceğini biliyor ve adamlarına işinin bitirilmesi talimatını veriyor. Adamlar da Matt'e aşırı dozda ürün veriyorlar ve ta-taaam: Bir süre sonra Matt Clayface'e dönüşüyor.  Daha çok bilgi almak için Lucius'un yanına giden Bruce ise tutuklanıyor. İlk bölüm de böyle sonlanıyor.


İkinci bölümde ise, Bruce nezarethaneden çıkar çıkmaz, eve bile gitmeden maskesini takarak işin peşine düşüyor. Clayface'e dönen Matt'i arkadaşı yüreklendirmeye çalışıyor. Bir kere hayata döndün tekrar dönebilirsin diye. Evet asıl önemli olayı bu bölümde göreceğiz. Matt geçmişte bir kaza geçiriyor. Aktör olduğu için bozulan yüzünü epey kafaya takmış durumda. Hastanede Daggett yanına geliyor ve plastik cerrahinin yıllar boyunca yapamayacağı şeyleri bir kremle elde edebileceğini söylüyor ve ilk denek olması için Matt'i ikna ediyor. O günden sonra Matt bu kremi kullanarak yüzüne istediği şekli vermeye başlıyor.

İşte bu asıl orijin hikayesini gördükten sonra Matt istediği şekle girebildiğini fark ediyor. Hatta derisi kıyafet eklini bile alıyor. Ancak bunun çok zor bir şey olduğunu, tıpkı bir kası gergin tutmak gibi olduğunu farketmesi çok uzun zamanını almıyor. Daha sonra çeşitli olaylar sonucunda Batman Clayface'in vücut yapısından bir örnek almayı başarıyor. Daggett ise kremi (Renuyu) piyasaya sürmek için bir televizyon programına çıkıyor.

Clayface vücut değiştirerek, intikam almak için o prgramda bulunuyor. Batman ise, dünyanın en iyi dedektifi, işi çözmüş ve muhteşem bir plan oluşturmuştur bile. Bir şekilde Clayface'i reji odasına çekerek planını işlemeye koymuştur. Burada ona eskiden oynadığı rolleri göstererek yakalamaya çalışacaktır. Ancak krize giren Clayface ekranlara saldırarak sağlam bir elektrik yeyip ölecektir. Öyle mi olacaktır? Çünkü Batman edindiği parçayı test ettiğinde elektiriğin Clayface zarar vermediğini görmüştür. Yani Matt, hayatının rolünü yapmıştır.


Eveet, özeti geçtik gelelim asıl kısma. İlk Clayface hikayesinin, ikinci Clayface olan Matt Hagen'a aktarıldığını söylemiştim. Kendisini DC Animated Universe'de ilk kez burada görüyoruz. Yine dramatik bir köken hikayesiyle çok güzel bir şekilde animasyon evrenine katıldı.

Bölümde gördüğümüz metafor ise, besbelli zaten, uyuşturucu bağımlılığı. Çok net bir şekilde görüyoruz bunu. Hele alınan o 'aşırı doz'un insanı ne hale getirdiğini. Gerçekten mükemmel oturtmuşlar. Tabii tutkuların tutsaklığını da görmek mümkün, malum Matt Hagen ve oyunculuk tutkusu. En genel tabirle bağımlılıkların insaı nasıl yalnızlaştırdığını en azından o psikolojiye soktuğunu çok güzel vermişler.

İlk bölümde ilk kez Batwing'i gördük. Gözlerimden kalp fışkıra fışkıra izledim resmen, mükemmel bir sahneydi. Bu arada Batman'in korkutma tekniklerini izledik. Ahahaha bayıldım ya! Bir de Batman Raymond Bell'e "Scumwad" diye seslendi. Bir anlamı olmayan bu kelime genel anlamda hakaret etmek için kullanılıyor. (Scum ve Wad olarak ayrı ayrı var tabii.)


İşte en ilgi çekici kısmı burası. İncilde, karakter çöküşünü ya da bozukluğunu sembolize etmede kullanılan bir kalıp var: Feet of Clay. Bireyin düşüşünü temsil eden bu ifade Daniel 2:3-33 ve 2:41-43'ü kapsıyor. Bu kısımda verilmek istenen şey ise bir heykelin vücut bölümünde ne kadar etkileyici ya da ne kadar kuvvetli materyal kullanırsanız kullanın eğer ayakları çamurdansa her şey düşecektir.

Of, of, of! Göndermeye bakın. Eğer ayaklar çamurdansa her şey düşecektir. Evet, karakter zayıfsa bireyin düşüşü kaçınılmazdır. Katılıyorum. ^^ Yani bölüme bu adın verilmesi tesadüf değil. Bu arada Batman: The Animated Series çocuklar içindi değil mi? 

Biraz da Two - Face için alt yapı çalışmalarının yapıldığını düşünüyorum. Bir de işin duygusal boyutu, paranoyaklaşması çok güzel aktarılmış. Bu arada Clayface Batman kılığına giremedi fark ettiniz mi? Yani öyle herkes Batman olamaz asdfghjk Ay yine cıvıklaştım tamam, ciddileşiyorum.

Batman'in bu bölümde gerçekten güzel replikleri vardı. Mesela: "Bütün o şekil değiştirmeler senden çok şey alıyor, değil mi?" gibi. Son olarak söyleyeceğim şey ise, ikinci partın son kısmında, Matt'in bütün o şekil değişmeleri mükemmeldi. Ya nasıl çektiniz o sahneyi nasıl çektiniz, siz insan mısınız? Hayır, bu yetenekle siz insansanız ben değilim ahahaha! O sahnenin giflerini de ekleyerek yazıya son veriyorum. 
Esenkikle kalın. 

Buraya küçük bir not düşeyim: Feet of Clay'i merak ederseniz  benim gibi saatlerce İncil'e bakmayın. Yani bakın, okuyun tabii ona bir şey demiyorum. Ancak kısa yoldan bir yolu var: Bursa Protestan Kilisesi'nin internet sitesi çok güzel. (Bu kıyağımı da unutmayın ;)) 













29 Haziran 2016 Çarşamba

2

Dizi Önerisi: Fresh Off the Boat

Aslında dün olanlardan sonra bir şey yazmak mantıklı mı bilmiyorum. Çok da sinirliyim. Şu yaşadığımız ülkeye bakın. Son bir yılda olan olayları düşünüyorum da ülkece sabır konusunda ihtisas yaptık sanırım. İşte bu noktada yazayım dedim. Belki gerçekten dünyadan bir nebze uzaklaşabiliriz. Bu da bir şeydir, değil mi?


Fresh Off the Boat
2015 çıkışlı ABC yapımı bir komedi dizisi Fresh Off the Boat. ABC'nin saçma sapan yayın politikalarına kurban gitmez diye umut ediyorum. Çünkü gerçekten eğlenceli bir dizi. Üstelik baya tuttu da. Başrolleri Koreli Randall Park ve Tayvan kökenli Constance Wu paylaşıyor.

Eddie Huang'ın Fresh Off the Boat: A Memoir isimli kitabından uyarlama olan dizi Asya kökenli bir ailenin 'American Dream'i yaşama çabasını anlatmakta. Biraz daha spesifik olacak olursam, bir Çin mahallesinde yaşayan Huang ailesi bir restoranı yeniden dizayn ederek işletme sahibi olmuştur ve bunun üzerine Orlando'ya taşınacaktır. Tabii ki bu noktada uyum sorunu baş gösterir.  

Huang ailesi beş kişiden oluşmaktadır: Eddie, Evan, Emery isimli üç kardeş, Louis ve Jessica isimli ebeveynler ve bir de babaanne Huang var. Tabii arada Jessica'nın ailesi de gözükmüyor değil. 


Dizi en büyük çocuk Eddie'nin üzerinden ilerlemekte ve 90'larda geçiyor. Ve 90'lara ait pek çok şeyi görebiliyorsunuz, sadece lafta bırakmamışlar. Tabii Eddie'nin üzerinden ilerlediğini söylesem de açıkçası ben diğer karakterlere daha çok gülüyorum. Bu arada karakterler epey karikatürize edilmiş. Sarışın aptal Amerikan kadınları görebileceğiniz gibi Jessica'yı da peçete hesabı bile yapan bir Asyalı olarak görüyorsunuz. 

İyi bir komedi yani. Karakterleri ve durumları ti'ye alırken eleştiri de yapıyor bir bakıma. Misal Louis'i görüyoruz, Amerika şöyle iyi böyle iyi aman yarabbi iyiki buradayız diye takılırken Jessica çocukların Asya kültüründen kopmasına da izin vermiyor. Böyle deyince kafanızda klasik bir Asyalı belirmesin, Jessica kapitalist sistemde kendine iyi bir iş yaratmış da bir kadın aynı zamanda. 


Sonuç olarak alt metinlerinde hem doğuyu hem batıyı eleştiren gayet güzel bir dizi. Böyle dediğime bakmayın izlemesi öyle ağır, her sahnesi düşündüren bir dizi değil. İzlemeye başladığınız zamanda su gibi akacak bir komedi.

Şu sıcak yaz aylarında ve ülkenin iyice karıştığı günlerde iyi bir nefes olarak görüyorum. İzleyelim ve umalım da, ABC diziyi yayından kaldırmasın. Malum 'Samantha Who?' gibi başarılı bir diziyi hiç etmişliği var.

Esenlikle kalın.

0

Yes, we're under attack.

Let me say that first: This is gonna be first english post in my blog. So don't forget about my limited english.
 When I woke up this morning the first thing that came to my mind was yesterday's attack.  And you must be curious about it because when I logged in my blog I saw that so many people visited my blog from other countries. Yes, I feel so sorry about the attack. That attack wasn't first and it seems it ain't be last. I know it.



Just think about that so many innocent people died there. Their only fault was to be in the airport. Even I am having difficulty that writing this post right now. What if I was there? What if someone who I love was there? And those people was someone's wife, husband or children. Those people was close to somebody else.

Turkey is not going to somewhere good. I feel like we are going under. Our history is not darker or brighter than other countries. But  the things that we are living right now is unbelievable. I hope that we, as the young people of this country, can do things better. 'Cause I know, there are enlightened people out there. There are good people out there. And we deserve  live in a better atmosphere. All humanity deserves.

and let's say classic words: Let people live. Let people live in peace.


27 Haziran 2016 Pazartesi

2

Dark Night: A True Batman Story

Sonunda okuyabildim ya! Sınav geçse de sağlam kafayla okusam diyordum, öyle yaptım. Çok heyecanlıydım bu grafik roman için. Malum Paul Dini, Batman ve Vertigo kelimelerini bir arada duyunca heyecanlanmamak mümkün değil. Okudum ve soluğu burada aldım. Böyle yazınca da hayal kırıklığına uğramışım gibi oldu ama tam tersine çok sevdim.

Batman'le biraz ilgileniyorsanız mutlaka duyduğunuz bir isim vardır: Paul Dini. Yani efsanevi seri Batman: The Animated Series'in yazarı. Diğer işlerini sayacak olursak: Tiny Toons Adventures, Superman: The Animated Series, The New Batman/Superman Adventures,  Batman Beyond, Duck Dodgers, Krypto the Superdog, Justice League, Justice League Unlimited gibi pek çok yapımda ismini görmek mümkün. Hatta 2004'te Warner Brothers'dan ayrıldıktan sonra Lost için çalıştı.

Bu hikaye de Paul Dini ile çok alakalı. Çünkü bu klasik bir Batman çizgi romanı değil. Yani, nesiller boyu çizgi roman aleminde adaletin temsili olan bir Batman hikayesi değil. Burada Batman'in farklı bir durumunu görüyoruz. Bu sefer Pelerinli Süvari (Mücahit?) Paul Dini'nin travmasını atlatmasında ona yardımcı oluyor. Yani bu aslında Batman'i değil, Paul Dini'yi anlatan bir grafik roman. Okurken Batman evreni de bize eşlik ediyor.

Paul Diniyi anlatıcı olarak görüyoruz ve çocukluğuna gidiyoruz. Yaşıtlarından farklı olarak biraz daha canlı bir hayal dünyasına sahip ve yalnız bir çocuk. Bir gün berbere gidiyor ve saçı kesilirken orada bulduğu bir çizgi romanı okumaya başlıyor. Yani Batman'i.


Tabii o sıralar Batman, dizisinden dolayı çok ünlü. Paul da çizgi romanı okuduktan sonra bu dünyaya kendini kaptırıyor ve aldığı bu ilhamla pek çok Batman'e benzeyen karakter yaratıyor. Tabii bu yazma ve çizme sevdasından dolayı notları düşük geliyor ve onun için endişelenen ailesi psikolojik tedavi almasını sağlıyor. Burada doktorla geçen konuşmaları benim açımdan çok ilginç. Çünkü doktor bu hayal dünyasının aşırıya kaçtığını ve karakterleri gerçek zannettiğini, onlarla konuştuğunu söylüyor. Paul Dini de  "Nalagası var yav, karakter onları, alt tarafı eğleniyoruz şurada" gibi bir tepki veriyor. Tam o anda Joker "Yalancı" diye beliriveriyor. Yani, adam küçüklükten beri zekiymiş kabul etmek lazım ^^

Yıllar böyle geçiyor ve Paul, Batman evrenine saplantılı hale geliyor. Hatta, Superman çizgi filmleri var keşke şöyle havalısından bir tane Batman'in de olsa diye dertleniyor. Yani projenin tohumları o zamandan atılıyor. 

Daha sonra Tim Burton'ın Batman'i yayınlanıyor. Yine bir Batman dalgası başlıyor. Bir farkla: Tim Burton Batman'i, Paul'un kafasındaki gibi karanlık ve havalı. 


Ve beklenen oluyor. Tim Burton'ın Batman'i ardından Batman: The Animated Series yayınlanıyor ve yaptığı etki muhteşem. Herkesin dilinde. Ülke dışında ün yapıyor. Oyuncakları, şampuanı bilumum geek eşyası üretiliyor. Tabii ki Warner Brothers bu durumdan çok memnun. Ve yeni bir Batman projesi gündemde. Her şey yolundayken Paul bir saldırıya uğruyor. Çok sağlam dövülüyor ve soyuluyor. Bunun üzerine polis bile "Keşke Batman bu gece seninle olsaydı" minvalinde laflar ediyor. Neredeyse bütün hayatı Batman evreni üzerine kurulu olan Paul için bu olay büyük bir travma sebebi oluyor. 

Kırıklarından dolayı ameliyat olması gerekiyor ve artık Batman'e olan inancının eksildiğini, bundan dolayı yazmak istemediğini söylüyor. Hastanede kendi kendine bunun savaşını veriyor. Batman kötüleriyle yaptığı iç konuşmalarda Batman: TAS'ın, Emmy ödülünü aldığı dönemlerde yaşadığı sıkıntılara da şahit oluyoruz. 


Batman yine kahramanlığını yapıyor tabii ki. Paul Dini'nin iç dünyasında onu kurtarıyor. Paul, bu 'hayali' karakterlerin insanlar bir nebze umut olduğunu, gerçek dünyadan bir nebze uzaklaşmalarını sağladığını, bunun bile ufak da olsa bir şey ifade ettiğini fark ediyor. Joker'la olan diyalogların çok ilgi çekiciği olduğunu söylemem gerek.


Toparlamam gerekirse, Batman hayranları için çok güzel bir grafik roman olduğunu düşünüyorum. Batman TAS'ın dönemine ışık tutan, Paul Dini'yi ve işlerini daha iyi anlamamızı sağlayan bir grafik roman olmuş. Ancak sadece Batman hayranlarına hitap ettiğini düşünmüyorum. Yazarlıkla ilgisi olan herkesin ilgisini çeker bence. Veyahut bir yazarın ne gibi aşamalardan geçtiğini anlamak isterseniz tam size göre. Ayrıca benim gibi Batman'i içselleştirmiş (Batman ile sınırlamayalım, herhangi bir kahramanı içselleştirmiş) insanlara çok güzel bir örnek. Kahramanımızın, kahramanımız olması için gerçekten bir şeyler yapmasına gerek yok. Travmalarımızda onun felsefesinin bizimle birlikte olduğunu gösteriyor. 

Yani, Batman hikayesi gibi duran ancak Batman'in anahtar olduğu, sürekli üreten bir kişinin (yani Paul Dini'nin) psikolojisini ve inandığı şeye ters düşen bir durumda nasıl bir süreçten geçtiğini anlatan, tam DC hayranlarına uygun, bir oturuşta okuduğum hoş bir grafik roman olmuş. Bir oturuşta okumam grafik roman olmasından dolayı değil, gayet akıcı olmasındandır bu arada ^^ Eduardo Risso'nun çizimlerini de beğendim, onu da söylemeden geçmeyelim. 

Evet gerçekten bende iz bırakan kısımları oldu. Bu yüzden size de öneririm. Okursanız bana geri dönüş yapmayı unumayın ^^
Hatcik





0

Düşündürmeyecek Türden Filmler: Romantik Komedi Önerileri

Ben de isterdim şu bloga "1920'lerin Alman Ekspresyonist'lerinin Sinemaya Katkısı" gibi başlıklar atmayı, şaşaalı paragraflar yazmayı. Ancak olmayınca olmuyor. Beni de böyle kabul edin. Gerçi yakın zamanda Distopik filmlerden bahsedeceğim için böyle felsefeli yazılar görebileceksiniz. (Umarım yani.) Her neyse, konumuza dönelim. Malum yaz ayındayız, sıcak böyle böyle insana vuruyor. Bir de yaz ayları benim gözümde biraz tembellik ayları. Yani, bütün bir yıl zaten insanı zorluyor. Yazın da biraz kafayı boşaltmak gerekiyor. Bundan dolayı kuzenimle da yaptığımız film maratonlarına seçim yaparken biraz hafif filmler de katıyoruz. Zaten birazdan önereceğim pek çok filmi, geçen yıl edebiyat sınavından çıkmak zorunda kaldığımda izlemiştim. Kimseyle görüşmediğim ve pek düşünmek istemediğim bir dönem olduğu için daha çok hoş vakit geçirtsin, yormasın diye izlemiştim. Sizde belgesel arası falan bakarsınız belli mi olur?^^ Uyarı bu listedeki filmler, bu tabirden hiç mi hiç hoşlanmasam da, chick - flick diye tabir edilen türden.


The Other Woman
Cameron Diaz sevenler bu filmi seveceklerdir. Ben izlerken eğlenmiştim, malum klişeleri sevdiğim için. Leslie Mann çok tatlı, Kate Upton sanki biraz abartı. Neyse neyse konusundan bahsedeyim. 

Carly (Cameron Diaz) özgüveni yerinde, çok güzel ve çok havalı bir kadındır. Ancak erkek arkadaşı babası ile tanışmak istememektedir. Gelişen olaylar sonucunda, babasının da gazıyla, erkek arkadaşının evine gider. Gittiğinde öğrenir ki, sevgilisi aslında evlidir. Daha sonra, Kate (Carly'nin sevgilisinin karısı, Leslie Mann) Carly'yi keşfedecektir ve onunla iletişime geçecektir. Carly bunu istemese de Kate'in isterik halleri onu buna biraz mecbur bırakacaktır ve ikisi arkadaş olacaktır. Bu ikili Mark'dan intikam almaya çalışırken bir de üçüncü bir kadın olduğunu keşfedeceklerdir. Yani Mark, Kate'i Carly ile, Carly'yi ise Amber'la aldatmaktadır. 


Tabii ki film bir intikam hikâyesinin etrafında dönmüyor. Üç kadının arkadaşlıklarının başlangıcını ve gelişimine de ele alıyor. Karakter olarak bakarsak da, zaten işinde gücünde olan Carly gerçek aşkını buluyor, Kate saf ve kullanılan kadın olmaktan çıkıp ayaklarının üzerinde durabiliyor. Amber ise sizi şaşırtacak. Bunu söylemeyeyim ama ön yargı kavramını yıkıyor bir nebze. 

Beklentiyi yüksek tutmazsanız, kafanızı boşaltabilecek hoş bir film bence. 


Leap Year
İtiraf edeyim, Amy Adams'ı Lois Lane olarak pek sevmiyorum. Ancak burada hoşuma gitti, Big Eyes'da ise bayıldım. 2010 çıkışlı bir romantik komedi bu. Konusu ise:

Bir İrlanda geleneğine göre, 'Artık Yıl'da, yani 29 Şubatta, kadınlar erkeklere teklif ederlermiş. Anna'da bu geleneğe uyarak erkek arkadaşına evlenme teklifi etmek için Dublin'e seyahat edecektir. Türlü tahlihsizlikler Anna'nın peşini bırakmaz ve kendini İrlanda'da çok alakasız bir yerde bulur. Sevgilisinin yanına gidebilmek için epey çaba sarf etmek zorunda kalacaktır. Yolda bambaşka birini bulacaktır. Artık Yıl ona başka birini getirecektir.


Filmin beğendiğim noktası şu: Kadınlar da harekete geçebilir fikri. Eğer kadın - erkek eşitliğini savunuyorsak işin bu boyutunu da aşabilmeliyiz bence. İlk adımı erkekler atar, hesabı erkekler öder, evlenme teklifini erkekler yapar. Bu gibi kalıplardan çıkmanın vakti gelmedi mi artık sizce de? Öyle konuşmak kolay faaliyete geçebildin mi derseniz, ben ilk adımı da attım ve hesabımı da kendim ödedim o konuda gocunmam yok sdfghjklcvbn Üçüncüyü yapmadım henüz. Bununla övünmek değil de artık varlığımızı göstermenin vakti gelmedi mi? Bizim de duygularımız, bizim de hormonlarımız var beyler... Bunu unutmayın, ve evet siz kadınlar da unutmayın.

Filmin bu yönünü sevdiğim gibi manzaralara da bayıldım. Filmi sevmeseniz bile İrlanda manzaralarını seveceğinize kefilim. ^^ 


Easy A
Liseye başlayacak olan ya da hali hazırda lisede okuyan okuyucum varsa, sanırım, bu filmi en çok onlar beğenecektir. Ya da sadece onlarla sınırlamayalım, gençlik filmlerini sevenler de kuvvetle muhtemel onların da hoşuna gidecektir. 

Emma Stone'un baş rolünde olduğu filmin konusu şöyle: Olive lisede sıradan bir öğrencidir. Ancak Amerikan liseleri malumunuz. Onlar için epey zorlu geçiyor. Zorbalıkların çok yaygın olduğu okullar bunlar. Her neyse, bir gün Olive hakkında bazı dedikodular yayılıyor ve bir anda popülerleşmeye başlıyor. İyi yönde mi kötü yönde mi derseniz reklamın iyisi kötüsü derim sdfghjk  


Açık konuşmak gerekirse konusu pek de bizi çağrıştırdığını söyleyemem. Kim olarak söylüyorum bunu? "Ben hoşlandığım insanla bir şeyler yaşarım, hoşlanmadığım insanla işim olmaz" felsefesiyle liseyi sevgilisiz kapatmış biri olarak söylüyorum. (İyi ki de öyle olmuş.) Gerçi şimdiki liselilere bakıyorum da maşallahları var :dd gençler fenasınız :dd Neyse. Liseli okuyucularım, siz bu filme bakıp yanlış şeyler yapmayın gözünüzü seveyim. Film bu. (Uyarımı yapayım da ben)

Genel olarak, bir Amerikan gencinin olaylarla başa çıkış şeklini anlatmalarını sevdim. Emma Stone'u ve kıyafetlerini ayrı sevdim. İçinde barındırdığı komedi de güzeldi. Daha fazla olsaydı hayır demezdim. Ve Friends'den sevdiğimiz Lisa Kudrow <3 diyorum ve gidiyorum. 


Kissing Jessica Stein
Aslında bu filmi pek çok kişi beğenmeyebilir. (2016 yılındayız ama gel gör ki...) İşin aslı ben de çok sevmedim ama ilk cümlede kast ettiğim şeyden tamamen farklı sebeplerden: Biraz oyunculuk, biraz çekimler biraz da senaryo zayıflığı. Tamamen teknik yani.

Peki ben ilk paragrafın ilk cümlesinde neyi kast ettim? Konusundan gireyim öyleyse: Jessica, aşırı kitap okuyan bir kadındır. Mesleğinde de başarılı olan bu kadın bir türlü gönlüne göre birini bulamaz. Çıktığı zibilyon date'ten de gına gelmiştir artık. Sonra bir gün gazete bir ilan görür. Bu ilan ona çok ilginç gelecektir çünkü sevdiği bir kitaptan alıntı yapılmıştır. Jessica neredeyse ruh eşini bulsa da date ilanı bir kadına aittir. 


Jessica gelişen olaylar sonucunda biraz zorlamayla da olsa bu ilişkiye başlayacaktır. İlişkilerinin gelişmini izliyoruz yani. İki kadının bir ilişkiye başlaması, kabul görmeleri, yürütmeleri ve sonu.

Neyi sevdim? Vermeye çalıştığı mesaj güzel. Kabul edersiniz ve ya etmezsiniz ama dünyada bu var sırf birileri istemiyor diye bu insanlar yaşamlarını gözden geçirecek değiller. Bu filmde de bir kadının biseksüel olduğunun farkediş sürecini diğerinin ise zorlasa da, mutlu olsa da erkeklerden hoşlandığını görüyoruz. Bakın tuhaf değil mi? Eşcinsel ilişki için kendiniz zorluyor ikna etmeye çalışıyor, gördüğümüzün tam tersi değil mi? Ama işte cevap ortada: Bu zorlamayla olacak bir şey değil. 

Beğenmediğim şey ise, vermek istediği mesajı verememesi. Üstü kapalı kalmış biraz özensiz. Daha güzel işlenebilirdi bu konu. Sonuç olarak: Değişik bir bakış açısı sunan bir film. Sonunda pek beğenmeyecek (dediğim gibi teknik açılardan) olsanız da izlediğinize pişman olmuyorsunuz. 

Benden bugünlük bu kadar. İzlerseniz bana geri dönüş yapmayı unutmayın.^^
Esenlikle kalın.
Hatcik



25 Haziran 2016 Cumartesi

2

100. Yazı - Olduk mu o kadar ya?

Evet, bayağı bu yüzüncü yazımmış. Yüz. hatta roma rakamıyla C! İlginç gerçekten.
2012'den beri burada yazıyorum. Kimi zaman aşırı aktif oldum, kimi zaman aylarca uğramadım. Bazen aşırı kişisel yazdım, bazen bilhassa kişisellikten uzak durdum. Buradan tanıdığım çok tatlı insanlar oldu. 4 yıl boyunca sevdiğim - sevmediğim şeyleri paylaştım. Eğer dört yıldır burayı takip ediyorsanız, benimle ilgili bir kaç fikir de edinmişsinizdir. ^^

100. yazım olduğunu fark ettiğimde ben ^^
Dört yılda ne oldu diye düşünüyorum da aşırı ekstrem bir olay gelmiyor aklıma. Ne düz bir insanım. :( Ancak şöyle bir göz atarsam:

  • 2012: Lise ikideyim. İlk hoşlandığım çocuk kanka muamelesi yapıyor asdfghjk Uluslararası İlişkiler okumak istiyorum o dönem. Geceleri deli gibi dizi izleyip, okulda uyuyorum. Saçlarımı kısa kestirmişim.
  • 2013: Lise 3. Aha, ilk aşkımı yaşadığım dönem. Ergenlik zor zanaat tabii, triplere falan girmişim. Yok yok, şaka yaptım, hiç tribe girecek türden bir insan olmadım lisede. Yine gezip tozup, arada okula uğruyorum. Annem kızıyor: Bu ev otel mi diye. Anne :( Aaa hedef değişti tabii bu arada. Artık hukuk istiyorum. Ama sadece istiyorum. Asla bir icraat yok. Gezi parkı dönemi. Heyecanlıyız tabii asdfgh Destek veriyorum, okula simsiyah giyinip gidiyorum falan. Aşırı mutlu olduğum günler. Saçlar aşırı kısa. 
  • 2014: Hâlâ ilk aşka devam. Ama çok da umursamıyorum artık. Herkes deli gibi ygs kasıyor. Bense allah affetsin alakam yok. Nasıl olsa seneye hazırlanacaktım diyorum. Bu arada hayatımdan iki kişiyi temelli olarak çıkartıyorum ama çok tatlı insanları da kazanıyorum. Aaaa mezun olmuşum! Bir devir kapanıyor artık. İlk başlarda mezun olduğumuz için çok mutlu olsak da üç ay sonra çok boktan bir olay olduğunu kavrıyoruz. Ben demiştim bir dönem daha uzatalım diye tınlamadınız! Saçlar bir nebze uzun.
  • 2015: Artık ciddi anlamda sınava hazırlanıyorum. Hiç kimse, hiçbir şey umurumda değil. YGS'den iyi bir puan yapıyorum. Yapıyorum da LYS'de edebiyat sınavından çıkmak zorunda kalıyorum. Hayatımın en kötü günüydü belki de. Zaten sınav yılı çöp gibi bir yıl, tekrar hazırlanmak zorunda kalıyorum. Bu arada yine bir kaç kişi çıkıyor hayatımdan, giriyor. 
  • 2016: Yine hazırlanıyorum. Ama artık eskisi gibi gücüm yok, sabrım yok. Dikkatim çabucak dağılıyor. Bir kişi giriyor hayatıma, darma duman edip çıkıyor. Hem sınav psikolojisiyle hem de bu psikolojik durumlarla baş etmeye çalışıyorum. Yarın sınav. Bakalım. Saçlarım artık uzun.

Yani aslında hiçbir halt değişmiyor hayatımda. Saçlarım dışında. Gerçi kestireceğim ama bırakmıyorlar :( Peki ben saçma sapan şeylerle uğraşırken, sadece 2015 yılında Türkiye'de neler oluyor?
  • Her 10 kadından 4'ü partnerinden fiziksel şiddet gördü. 
  • 244 kadın tecavüze uğradı. (Kayıtlı olanlar. Siz bir de kayıt dışı olanları ve taciz vak'alarını düşünün)
  • 348 kadın cinayete kurban gitti. 
  • İntihar oranı arttı. 3 bin 211 kişi intihardan öldü. 
  • Kayıt dışı çalışanların oranı artarak  %32.9 oldu.
  • 3.5 Milyon Ton tehlikeli atık oluştu. (Yine kayıt altındakiler bunlar.)
  • Tek başına yaşamaya çalışan 4 yaşlı insandan 3'ü kadın.
Bunlar en basit istatistikler. Daha yazmaya yüreğimin kaldırmadığı pek çok şey var. Şimdi burada bana klavye duyarı kasma diyebilirsiniz, haklısınız. Benim de niyetim bu zaten: Klavyede kalmaması. Madem yüzüncü yazımın özel olması gerekiyor: Bu yazı bana not olsun. Hukuk okuyabileyim ya da okuyamayayım, bir şekilde faydalı olmam gerek. Yoksa cidden yaşadığım hayatın bir değeri olmayacak aksine zararım olacak. Dünya daha iyi bir yere gitmiyor ancak ben daha iyi şeyler yapabilirim. Çünkü biliyorum ki, örnek veriyorum, tacize uğramış bir kız çocuğunun yanında olabilirsem, dünya değişmeyecek ama belki o kızın elinden alınan dünyasını geri verebilirim. Ya da annesiz - babasız bir çocuğun yanında olabilirsem, o çocuğun bir dünyası olabilir. En basitinden yaralı bir hayvanın iyileşmesine vesile olursam, dünya daha güzel hale gelebilir.



Kendime bir diğer not ise: Öğren. Öğrenmek çok güzel şey. Oku, izle, araştır. Kendi benliğini büyütebileceğin ne varsa yap. Bir de yazmayı bırakma. Yazınca her şey daha kalıcı oluyor. Ve sakın kapasiteni küçük görme. Pek çok şeyi yapabilirsin, özgüvenin (yani özgüvensizliğin) bunları yapmana engel olmasın. (Kendime öğüt verirken üçüncü ağızdan konuşmam da, ne bileyim değişik oldu asdsdfg)

Bilmiyorum buraya kadar okuyan var mı, ancak, söylemek istediğim bir kaç şeyi yüzüncü yazım sayesinde aktarabildim. Umarım nice yüz'lerle beraber oluruz!
Sevgiler
Hatcik


24 Haziran 2016 Cuma

0

Beautiful Darkness | Karanlık Güzel

Merhabalar! Nasılsınız? İyisinizdir umarım. Adolf'le (muhabbet kuşum) oynarken, renkler çağrışım yapmış olacak ki, Karanlık Güzel'i yazmadığım aklıma geldi. Hemen soluğu blogumda aldım.

Beautiful Darkness, ilk olarak Mart 2009'da basılmış daha sonra 2014 yılında Drawn and Quarterly tarafından yayınlanmış bir Fransız çizgi romanı. Ülkemizde ise bu yıl Arka Bahçe Yayıncılık tarafından Karanlık Güzel olarak yayınlandı. Yazarı Fabien Vehlman olan bu çizgi romanın çizeri ise Kerascoet olarak anılan Marie Pommepuy ve Sebastien Cosset tarafından yapılmış.

Esas konuya girmeden söylemeden geçmeyeyim: Çizgi romanda genellikle DC ya da Marvel okuyorsanız buna göz atmanızı öneririm. Hatta kesin okuyun. Çok seveceksiniz. Ya da nefret edeceksiniz, bilemedim.

Şimdi konuya girelim: Bu çok farklı bir çizgi roman. Yani elinize aldığınızda ilk etapta çocuklar için olduğunu düşünmeniz olası ancak bir kaç sayfa sonra göreceğiniz manzara kan dondurucu türden. Onun için çevrenizde herhangi bir çocukta bunu görürseniz elinden alın, travma yaşamasın yavrucak.

Peki ne anlatır? Hikayemiz Aurora ve pek tatlı sevgilisi Hector ile sıcak çikolata içmesiyle başlıyor. Burada çok tatlı çizimler göreceksiniz. Aurora tüm sempatikliğiyle Hector'a kek ikram ediyor, kankası Plim ise buluşmalarının iyi geçmesi için ona yardımcı oluyor. Sanki Alice Harikalar Diyarında gibi. Görünüşte her şey güzel. Daha sonra ev akmaya başlıyor. Evet, böyle kırmızı kırmızı üstlerine damlıyor. Bu felaketin sonucunda başka bir Dünya'ya geçtiklerini anlıyoruz: Kendilerinin küçücük olduğu bir Dünya.

O tatlı mı tatlı çizimlerin ardından bu insanı panik atak krizine sokabilecek görüntüyle karşılaşıyoruz. Olabildiğince rahatsız edici, olabildiğince sinir bozucu. Çürümeye durmuş küçük bir kızın cesedi ve içinden çıkan küçük insanlar. Şimdi burada pek çok metafor olduğunu düşünenler mevcut. İnsanın içindekilerin dışa vurumu, karakter bölünmesini yansıtıyor gibi yorumlara rastlamak mümkün. Ben insan karakterinin dışa vurumu olduğu yönünde düşünüyorum. Vehlmann bir taşla bir ton kuş vurmuş zaten, ne ararsanız var. Neyse devam edelim.

Aurora çok geçmeden bu yeni dünyada yalnız olmadığını fark edecektir, kendi dünyasından pek çok kişi buradadır. Tabii yine çok geçmeden bu dev dünyada sıkıntılar baş göstermeye başlayacaktır. İlk olarak yemek. Aurora sanki hiçbir şey olmamış gibi, bu ölü kızımızın kurabiyelerini, can sıkan bir kibarlıkla herkese dağıtacaktır. İşin ilginç yanı da bu: Sanki hiçbir şey olmamış gibi adapte oluyorlar ve doğaya hükmetmeye çalışıyorlar. Darwinist bir hayatta kalma yöntemi uyguluyorlar. Biraz da Sineklerin Tanrısı'nı hissediyorsunuz ama olaylar farklı bir yöne doğru gidiyor tabii ki. 

İlginç bir şekilde medeniyet merdivenlerini tırmanmaya başlıyorlar. Bununla beraber karakter çöküşleri o kadar güzel aktarılıyor ki 'modern zaman eleştirisi'ni iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Herkesin yardımına koşan Aurora bir fareyle arkadaşlık etmeye başlıyor misal, ondan yiyecek temin edebiliyor böylelikle. Çıkar ilişkisi çok güzel işleniyor yani. Bu arada, bu kısımları (ve pek çok kısmı) okurken masallara fena göndermeler yapıyormuş gibi geldi bana. 


Zaman algısı da çok iyi işlenmiş. Zamanın geçtiğini cesedin çürüme evrelerini göstererek aktarıyorlar. Tabii sizde her seferinde daha büyük rahatsızlık duyuyorsunuz. Bu arada yeni bir otorite doğuyor: Zelie. İlk başta Aurora'nın yardımına ihtiyaç duyan bu kız, kendini öyle bir güçlendiriyor ki, tek gözlü bir kızı dolayı canlı canlı toprağa gömdürüyor. Zelie, psikotisizm'e bir gönderme de olabilir tabii. Dediğim gibi yazar bir taşla pek çok kuşu vuruyor. 

Bu arada Aurora bir parti düzenliyor. Kimse gelmiyor. Ve dostu olan fareyi  partideki bir olaydan dolayı kör bırakıyor. Can havliyle kaçan fare bu seferde diğerlerine yem oluyor. Ölüsü bile rahat bulmuyor, Aurora kürkünü alıp giymeye başlıyor. Hector'da yeni prenses Zelie'nin prensi olmuş, ona hizmet ediyor. Üstüne üstlük Zelie'ye hizmet ederken ölüyor. Bunu gören Aurora kendini toplumdan izole etmeye karar veriyor. Ve ilk zamanlarda gördüğümüz Jane'in yanına gidiyor. 


Az kalsın unutuyordum! Yukarıdaki paragraftakiler olmadan kısa bir süre önce bu kızcağızı görüyoruz. Canlı bir şekilde yattığı yerden kalkıyor, afallıyor ve yoluna devam ediyor. Bu kıza ne olduğunu zaten çözememiştik. Tıpkı bu kısım gibi neden öldüğü okuyucuya bırakılmıştı. Ancak şöyle bir tuhaflık var: kızcağızın defterinde Aurora yazan bir sahne görmüştük. Şimdi bunlar ormanda uyuyakalan bir kızın rüyası desek, sonraki sahne de bunu imkansız kılıyor. Ekliyorum hemmeeenn:


Görüyoruz ki, kızın kafa tasında uyuyan küçük bir insan "Kabus!"  diye diye uyanıyor. Bir de bir avcı var. Çizimini ilk gördüğümde bana Frankenstein'ın Canavarı'nı hatırlatan. Onun ne yaptığını çözemiyoruz. Ormanda dolaşıp duruyor ancak bu cesedi görmüyor mu bilemiyoruz. Yoksa kızcağız bu avcı tarafından mı öldürülmüş, bilemiyoruz. İlginç olan nokta ise avcının evinde sürekli gösterilen kırık, sarı saçlı bebek. Bence bu avcı sapık, kızcağızı öldürdü, bebek de onun. Aklıma ilk gelen şey bu oldu. O canlanma olayı neydi derseniz de, kafa tasında uyuyan insanın rüyası olması olası. E, bu durumda, Aurora yazan defter neyin nesiydi?

Hikayeye kaldığımız yerden devam edersek, Aurora bunlardan uzakta yaşamak için Jane'in yanına gidiyor. Bu avcının evinde gizli gizli kalıyor. Ancak ileride öyle olaylar oluyor ki, Aurora'nın nasıl bencilleştiğini, tamamı ile kötü bir karaktere evrildiğini görüyoruz. İşin ilginç yanı ise, avcıya aşık olması. Valla aklımı çıldırıcam, doktor bu ne?!


Aurora, burada avcının saçını kesmiş, nasıl güzel koktuğundan falan bahsediyor. İşte bu noktada aklımda bambaşka bir teori beliriyor. Acaba ölen kız büyük Aurora'mı? Yani acaba, Aurora ölen kızı mı temsil ediyor? Bunu şuraya bağlayacağım: Acaba avcı pedofili falan mıydı? Aurora'nın karakter çöküşü de (iyi bir kızdan canavara dönüştü bildiğin) bunu temsil ediyor olabilir mi? Yani taciz gören, psikolojisi bozulan ve sonunda ölen bir kız... Ay yazarken bile... Neyse. Olmayabilir de. Sadece aklıma geldiği için bahsetmek istedim. 



Sineklerin Tanrısı, Alice Harikalar Diyarında, The Borrowers ve pek çok farklı masaldan göndermeler olduğunu biliyoruz. Yalnız benim aklıma Satoshi Kon ve Miyazaki de geldi okurken. Ancak olmayabilir de çünkü okumadan önce, The Barrowers'ın Studio Ghibli tarafından uyarlandığını biliyordum, Kerascoet'in de Satoshi Kon'un Paprika'sına dair bir çiziminin olduğunu biliyordum. Yani bunlar da etkilemiş olabilir beni. Ancaaaak çok ince bakarsanız hafif bir Tim Burton'da görebilirsiniz. (Her haltı Tim Burton'a bağlamasa olmaz hastalığı)


Toparlayacak olursam: Masalsı bir hikayeye sahip ancak masalın sahip olduğu sonlardan çok uzak, çocuksu çizimlerinin yanında efsanevi çizimlere sahip (ki burada da dünyayı temsil etme olanağı var), insanın şeytani doğasını eleştiren, modern zaman toplumunu eleştiren, bir şeyin salt iyi olamayacağını ancak salt kötülüğe gidebileceğini söyleyen muhteşem bir çizgi roman. Tabii pek çooook farklı yorumlar getirmek de mümkün. Tam bir usta işi.

En sevdiğim noktası da pek çok yerin ucunun açık bırakılması. Yazar kızın nasıl öldüğünü söylemek istemiyor, siz bulun diyor. Keza sonu da aynı şekilde. Okursanız anlarsınız ne demek istediğimi. Son zamanlarda okuduğum en farklı çizgi romandı. Psikotisizm'e, Nevrotizm'e aynı anda gönderme yapabilen kaç çizgi roman var zaten?

Yani, bence bu çizgi roman Alice Harikalar Diyarında sendromuna tutulmuş. Dürbünün yanlış tarafından bakıyormuşsun gibi. (Oh bugün de kore dizilerine gönderme yaptım!^^)

Okuyun, okutun. Asla pişman olmazsınız.
Hatcik.







23 Haziran 2016 Perşembe

2

Birth of a Beauty ve My Lovely Girl

Selamlar! Bugün bu iki diziden bahsedeyim dedim. Ancak bu yazı bazılarınızın hoşuna gitmeyebilir çünkü pek de sevemediğim Kore dizileri bunlar ^^ Öyleyse başlayalım.

Birth of a Beauty
Bir gün yine canım çok sıkılıyordu, kafamı doldurmayacak, düşündürmeyecek, eğlenmelik bir dizi arıyordum. Bir de ben klişe severim biliyor musunuz. Böyle sıfırdan başlayan hayatlar  falan ilgimi çeker izlerim hep. O dönemde de bu diziye başlayınca dedim, güzel bu izlenir ancak pek de öyle olmadı.

Konusu şöyle: Sa Geum Ran fazla kilolu ve (kime göre neye göre) çirkin bir kadındır. Dizi öyle söylüyor yani ben değil. Kocası ise Kore'de yakışıklı sayılan tiplerden. Her neyse Sa Geum Ran evlendikten sonra kocası Amerika'ya yerleşmiştir. Geum Ran'da sabırla onu beklemiştir. Hem de her gün arayıp sormuştur. Kocasının ailesine de tam bir örnek gelin olup her istediklerini yapmıştır. Daha sonra kocasının onu aldattığını öğrenmiştir.

Tabii zavallının başına gelenler sadece bunlarla sınırlı değil. Kızcağız, öğrendiği şeyin şokuyla arabaya atlayıp gitmeye çalışır ve kaza yapar. Herkes Geum Ran'ın öldüğünü düşünür kendi annesi dahil, ancak kocası ve kocasının ailesi bu duruma sevinmiştir bile. Çünkü kocasına Geum Ran'dan çok değerli bir arazi miras kalmıştır. Bunun üzerine Geum Ran karar verir: Kocasından intikam alacaktır. Ancak nasıl? Pek çok estetik ameliyat geçirip, Kore'nin en güzel kadınlarından biri sayılacak kadar güzelleşmiştir. Kimliğini de değiştirip ismini Sara yapar. Sara olarak kocasını kendine aşık edecektir. Edecektir de bir de kırık kalp sendromu yaşayan doktorumuz vardır. Bu doktor intikam süreceinde Geum Ran'a yol gösterecektir. Pek tabii, Kore dizisi bu, Sara ve doktorun arasında bir şeyler olacaktır.


Gelelim neden sevmediğime? Belli bir yere kadar konu iyi güzel aktı. Ancak belli bir yerden sonra atlaya atlaya zor bitirdim diziyi. Bir tek başroldeki doktorumuz (ismini hatırlamıyorum tatlı doktor :d yani aslında doktor olmayan doktor :dd) için izledim. Sevimliydi.

Bir de biraz feminist tarafım tutmuş olabilir. Şimdi oyunculardan ele alalım. Ya allah aşkına kime göre, neye göre güzel? Belli endüstrilerin bize verdiği güzellik anlayışından mı yola çıkıyoruz. He öyleyse sçtık demektir belki yirmi yıl sonra o 'belli' endüstriler para için çoook farklı bir güzellik anlayışı da sunabilir. Hem birine güzel birine çirkin derken oyunculardan birini yüceltip diğerini bir yandan aşağılamış olmuyor muyuz? He, alan razı veren razı Hatcik derseniz ben de böyle sistemin çarklarına bir küfür etmek isterim :d Neyse ben bir aktiviste dönüşmeden sonraki diziye geçiyorum.

My Lovely Girl

Hayat güzel tabii... Kuşlar, böcekler falan. Ama bu dizi sizi biraz hayattan soğutabilir. Ay ne kinlenmişim yalnız. Ben bu diziye Rain var diye başladım. Dedim müzisyenleri anlatıyor izlenir bu. Only You diye de bir OST'u var biraz da onun için izlemiş olabilirim kabul ediyorum :d

Konusu ise şöyle: Fakir kız, zengin bey aşkı. Şaka şaka bu kadar yüzeysel değil ama temelde bu var. Hyun Wook çok yetenekli bir şarkı sözü yazarıdır. Bir gün sevgilisi ile arabada yolculuk ederken birbirleriyle kavga ederler ve bir kaza sonucu sevgilisi ölür. Bu olayda kendini suçlayan Hyun Wook herkesle iletişimi keser ve Jeju adasında yaşamaya başlar. Üç yıl sonra ölen sevgilisinin telefonuna bir çağrı gelir. Bu çağrıyı sevgilisinin kız kardeşi olan Yoon Se Na (Krystal Jung) bırakmıştır. Yoon Se Na'nın kötü bir durumda olduğunu anlayan Hyun Wook ona yardım etmek için Seul'e döner ve olaylar gelişir. Hyun Wook, Se Na'ya aşık olacaktır. 

Şimdi ben bu diziyi neden sevmedim? Ya hiç gitmedi benim açımdan hiç ilerlemedi. Misal ben bir şey izlerken telefonla ilgilenmemeye çalışırım ki, bir şeyi kaçırmayayım; verilen alt metinleri düzgün anlayayım. Ancak bu diziyi izlerken telefonu hiç elimden düşürmemiştim. Üzdün beni Rain. Gerçekten üzdün. Ama köpeğin çok tatlıydı bak^^ Bir de Krystal bana donuk geldi arkadaşlar. Şimdi fangirlleri bana ölüm tehdidi falan yardırmasın ama gerçekten öyleydi. Senaryo donuk bir de bu kız donuk, hepten batırdılar yani.




He bir de dizide baya ünlü yüzler var. Evet, hiçbiri ilgimi çekmedi sdfghjkl Ya ben yaşlandım mı ya? :( İkinci erkek hiç sempatik gelmedi. Gerçi ben hep asıl erkeği tutarım zaten bunun onunla bir ilgisi yok yani. Her neyse. İzlemediyseniz bence izlemeyin. Ha derseniz ki Kore dizilerine yeni başlasaydın severdin. Mümkün olabilir. Çünkü o kadar çok K-Drama izledim ki artık yeni bir şey göremiyorum; bu yüzden de sevemiyorum ve izleyemiyorum. Hakikaten ya Kore yapımları neden bu kadar tekrara düştü ki?


Sanırım yazının sonuna geldik. Bana dizi / film önerebilirsiniz çok sevinirim. Esenlikle kalın ^^
Hatcik