15 Mayıs 2016 Pazar

6

Downton Abbey


Downton Abbey. 2010 - 2015 yılları arasında yayınlanmış, İngiliz yapımı bir dönem dizisi. 1912'de Titanic'in batmasıyla başlayıp 1925'te, savaş sonrasında bitiyor. Yayınlandığı dönemde epey fırtınalar estirmiş, çok övülmüş bir diziydi. Ben nasıl atladım hiçbir fikrim yok. Kesinlikle çok çok güzel bir yapımdı. Bitince çok üzüldüm. Konusu şöyle:

İngiltere'de, kadınların varis olamadığı, oy kullanamadığı bu dönemde Lord Grantham'ın mirasçısı, erkek çocuğu olmadığı için kuzen Patrick'dir. Robert (Lord Grantham)'ın bu konuda bir endişesi yoktur çünkü en büyük kızı Lady Mary, Patrick ile nişanlıdır. Miras ve ünvan yine ailede kalacaktır yani. Ancak bir gün kötü bir haber gelir: Titanic batmıştır ve Patrick de Titanic yolcularından biridir. Patrick'in ölümü üzerine yeni bir varis gelecektir: Uzak kuzenlerden biri olan Matthew. Peki şimdi ne olacaktır? 
Titanic'in batmasıyla başlayan bu hikaye o dönemin yaşam tarzına çok iyi ışık tutmakta. Jane Austen romanlarına benziyor dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Arada kalmış bir toplum görüyoruz. Eski - yeni çatışması, savaşın topluma etkisi ve İngiliz toplumunun, hem aristokrasi sınıfının hem de işçi sınıfının savaşa bakış açısı, değişen ve gelişen fikirler, moda, her şey işleniyor dizide. Özellikle 3 kız kardeş üzerinden işlenen durumlar çok önemli. Kız kardeşlere geçelim öyleyse.


Kızları sol baştan tanıtalım:

Lady Sybil: Kız kardeşlerin en küçüğü ve en farklı olanı. Dönemin kadın hakları savunucularından, siyasetle ilgili fikirleri olan sayılı kadınlardan biri, hatta bir aktivist. Savaş zamanı cephede hemşirelik yapmak isteyen ve ailesi karşı çıksa dahi dediklerini yapan içi dolu bir karakter. 

Lady Mary: Kız kardeşlerin en büyüğü. Bir ısındığım bir soğuduğum bir karakter oldu kendisi. Dizinin başından sonuna kadar sürdü bu. Downton'ın kalpsiz bireyi olarak görülüyor kendisi, soğuk nevale olarak anılıyor. Yanlış da değil bu tanım. Bazen en yakınlarına karşı öyle şeyler yapıyor/söylüyor ki, 'yuh' diyorsunuz. Annesini bile "Amerikalısın sen ne anlarsın" deyip dışlamışlığı vardır o derece. Kendisi ilk varis Patrick'in nişanlısıydı. Patrick'in ölüm haberi gelince, ailesi, sonraki varis Matthew'la evlenmesini istiyor. Tabii buralar biraz karışık girmeyelim. Mary'nin karakter evrimi güzel oldu. Aşırı gelenekçi bir karakterden, çalışan, işleri yürüten bir kadına dönüştü. Hoş oldu, şık oldu. 

Lady Edith: Kızların ortancası. Sybil'le iyi anlaşan ama Mary ile, deyim yerindeyse, kedi - köpek gibi olan bir karakter. İlk etapta pek hoşlanmadım ne yalan söyleyeyim. Sonradan ısınmamak mümkün değil zaten. Aslında ailedeki, pek ilgi gösterilmeyen, genelde yalnız duruşu olan şahıs işte bu karakter. Bu kızın yaşadıkları da az buz şeyler değildi. Ama son gülen iyi oldu resmen. Can sıkıntısından bir gazeteye yazı gönderen kadından, çeşitli olaylar vesilesiyle de olsa, yayın evi sahibi Londralı bir kadına dönüşmesi gerçekten tatlıydı.

Tabii ki karakterler sadece bunlar değil çok geniş bir yelpazesi var. Onlardan da biraz bahsedelim. Lord Grantham, yani Robert, dizimizin tatlı mı tatlı Cora'sıyla mal varlığı için evleniyor. Cora, Amerikalı bir hanımefendidir ve ciddi anlamda bir mirasa sahiptir. Lord Grantham'la mantık evliliği yapsa dahi çok zaman geçmeden aralarında bir aşk doğuyor. Cora, Lord Grantham'la evlenerek, Kontes/Lady Grantham'a olsa da o 'Amerikalı' vizyonunu asla üstünden atmıyor. Atmadığı gibi de İngiliz asilzadelerinden hiçbir farkı yok. Gelelim en sevdiğim karakterlerden birine: Grantham'ın Dowager Kontes'ine, yani Robert'ın annesine. Violet karakterini Maggie Smith canlandırıyor ve kadın tam bir bomba! Dizide geleneğin en sağlam savunucusu olan, güçlü, asilliğinden asla ve asla ödün vermeyen, yeniliği hoş karşılamayan, aileyi bir arada tutmasını bilen, çalışanına da sahip çıkan bir karakter. Replikleriyle beni gülmekten öldüren, karşısındaki insanı alaşağı ederken bile nezaketinden ödün vermeyen bir hanımefendi. Yeniliğe karşı demişken, evet ciddi anlamda karşı. Downton'a elektrik gelmesini hoş karşılamamış, telefona ise demediğini bırakmamıştır kendisi. Dediğim gibi muhteşem bir karakter yaratmışlar. Öyle tecrübeli, öyle bilge ki ağzından çıkan her bir kelime, güldürmüyorsa, hayat dersi niteliğinde. İlginç karakterlerden bir diğeri ise: Tom Branson. Tom evin şoförü olan İrlandalı biri. Bunu belirtmemin sebebi İngiltere'nin, İrlanda ile yaşadığı problemlere bu karakter üzerinden parmak basmaları. Aynı zamanda kendisi Sosyalist. Evin aktivist kızı Sybil'le evlenerek bir bomba etkisi yaratıyor adeta. Aile ilk başta soylu olmayan birini kabul etmiyor ancak daha sonraları, el mahkum, kabul ediyorlar. Esasen söylemek istediğim şu: Tom ilk etapta Sosyalizm'in koyu savunucusu olarak karşımıza çıksa da Crawley ailesi Tom'u öyle bir içine katıyor, öyle bir törpülüyor ki, Tom ailenin tam bir üyesi haline geliyor. Kendi deyimiyle artık 'sosyalistliği fikirde kalıyor' ve ailenin toprak işlerine de el atıyor. Ailenin 'yenilik' dinamizni sağlayan sağlam karakterlerden biri.

Gelelim dizinin diğer kanadına: hizmetkârlar. Bu nokta da bize geniş bir perspektif sağlıyor. Çalışanların, aristokratlara bakışı, yaşam stilleri, değişimleri, her şey var burada. Kraldan çok kralcısı, Gay'i, kendi idealini gerçekleştirmeye çalışanı... Mesela, Mr. Carson, kendisi kâhya ve çalışan sınıftan olmasına karşı İşçi sınıfının iktidara gelmesinden hiç hoşlanmayan bir adam. Kuralları harfiyen uygulamakta kendisi ve kendi sınıfında bile bir ayrıştırma yapan biri. Gerçi bakmayın böyle gömdüm ama kendisi tatlı biri. Sevdiğim karakterlerden. Mesela Daisy diye bir kız var, aşçı yamağı, nefretlik bir karakter. Mıy mıy konuşması falan insanı kendinden aşırı soğutuyor. Hayatta bir hedefi olmayan bu karakteri öyle bir evirdiler ki, kız "Dünya değişiyor, öğrenmem lazım" deyip kendini geliştirmeye falan başladı. Yani bu sadece üst sınıfta değişmiyor, çalışan kısmında da oluyor.

Benim değinmek istediğim ayrı bir karakter var: Thomas Barrow. Kendisi gay bir karakter. 
O dönem gaylerin yaşadığı sıkıntıyı Thomas'ın yüzünde çok net görebiliyorsunuz. İlk etapta yaptıklarından dolayı sevmedim, Downton'dan içki çalması, insanların kuyusunu kazmaya çalışması gibi hareketleri soğutuyor. Ancak herkesin çıkarına göre hareket ettiği İngiliz dünyasında (yok lan bu her toplum için geçerli) o da kendine göre bir yer edinmeye çalışıyor. Tabii ki gay olduğunu kimseye söyleyemiyor ve bunu paylaştığı tek insan çıkarlarına ters düşünce bunu ona karşı kullanıyor. Üzülüyorsunuz yani. Bu durumdan dolayı işinden atılma durumuna geliyor. Daha sonra Downton'da kalmaya devam etse de kimse ona yakınlık göstermiyor. Derin bir depresyona girip, durumunu hastalık zannederek tedavi olmaya bile çalışıyor. (İzlerken bunu meşhur -iğrendirme tedavisi- olarak algılamıştım ama onun 50'li - 60'lı yıllarda yaygın olduğunu düşünürsek bu ihtimal yok. Başka bir yöntem denemeye çalışıyor ama çok ayrıntıya girilmedi) Ancak bu noktada yine kendine zarar veriyor. Tabii diziyi Jane Asuten romanlarına benzetmiştik, evet, Thomas da mutlu sona ulaşıyor.^^ Adam çekti ancak sonunda mutlu olabildi.

Dizide dikkat çeken noktalardan biri de, aristokrasinin artık can çekişmesiydi. Crawley'ler bunu yaşatabilen, yaşatmak için epey uğraşan, kendini yenileyenlerdendi. Bunu çalışan sınıfında da görüyoruz. Sadeleşme çok iyi aktarılmış. Çalışanlar giderek o kadar azaltılıyor ki, ilk kadroya baktığınızda 'vay be' diyorsunuz.

Değinmeden geçemeyeceğim, dizimizde bir de Türk diplomat var: Kemal Pamuk. Kendisi ilk sezonda bir bölüm görünüyor ancak bir görünüyor pir görünüyor. Bir anlamda olayların gelişmesi Kimağl Pımuğk'cuğumuz üzerinden sağlanıyor. Downton'a misafir oluyor, gelir gelmez kendisine yüksekten bakan Mary'yi kendine aşık ediyor, aynı gecede kızı ayartıyor ve iş üstündeyken kalp krizi geçirip ölüyor. Bir de öyle bir karakter ki, dediğim gibi, kendine üstten bakan Mary'yi fena ters köşe yapıyor. Keşke senaristler kendisini öldürmeseydi de bir kaç bölüm daha görebilseydik.

Özetle, Victorian Dönemi'nden henüz çıkmış ve aynı hızda değişen İngiltereyi izledik. Çok güzel diziydi bu kadar geç başlamama hem kızdım hem memnun oldum. Şu sınav dönemi iyi bir şey izlemek güzel olu. Bu arada çok spoiler vermişim gibi oldu ama vermedim. Bu anlattıklarım dizinin çok küçük bir kısmı. İzleyin izlettirin efendim, pişman olmazsınız.

Esenlikle Kalın.
Hatcik
Bana ulaşmak isterseniz: haticehayal96@gmail.com^^

6 yorum:

  1. Bu dönem dizilerinde çok başarılı Batı, bizde özeniyoz ziyan oluyoz :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Amacım üzmek değildi yine kot kafalık yaptım :)

      Sil
    2. Ahahaha mecaz o mecaz :D :D

      Sil
  2. Bittiğine çok üzüldüğüm dizi :( Yapımcıları buna benzer bi dizi üzerinde çalıştıklarını söylüyor, hadi hayırlısı :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. BBC'nin Savaş ve Barış'ını izliyorum şu an. Öneririm ^^

      Sil

Yorumunuzu eksik etmeyin, her biri çok değerli^^