29 Mayıs 2016 Pazar

2

Dizi Önerisi: The Carrie Diaries

Merabalaaaaaarrr!^^ Yaza gireceğimiz şu dönemde -gerçi dün yağmur falan yağdı ama neyse onu görmezden gelelim- size cici mi cici bir dizi önermeye geldim.
Fularımın gözümün önünden çekildiği zamanlarda, işte belgesel arası falan, ben de bu tarz dizilere göz atabiliyorum. Şaka ayol ne fuları ben bayağı böyle dizileri izlerim. Gossip Girl'dü, Sex and the City idi hepsini elimden geçirmişimdir. Ve evet... Şeytan Marka Giyer filmine de bayılıyorum. Gerçi, Meryl Streep sevmeyen ölsün... -Şaka, şaka ölmesin ama kendini bir gözden geçirsin bence-
Sex and the City demişken, Carrie Bradshaw'ı nasıl bilirsiniz? Ben iyi bilirim. Bu dizi de Sex and the City'nin prequeli. Yani Sex and the City'nin Carrie Bradshaw'ının 80'lerde geçen ergenliğini yine Candace Bushnell'in kitapları doğrultusunda ele aldılar. Yani Carrie'yi, Sex and the City Carrie'sine dönüştüren zaman diliminde geçiyor. Sloganı da "Be Who You Want To Become" hatta.
Başrolünde, Charlie'nin Çikolata Fabrikası'ndan tanıdığımız AnnaSophia Robb var. Hatırlamayanlar için söyleyeyim, hani sürekli sakız çiğneyip duran kız vardı ya, işte bu kız o.^^ Şimdi Charlie'nin Çikolata Fabrikası deyince hepinizde bir sırıtma oldu, biliyorum.^^ Bende olmuştu yani. Yaa, nereden nereye, o kız büyüyüp serpilmiş de bu hallere gelmiş. Gerçi pek uzamamış ama olsun, çok güzelleşmiş^^ (Ya ben ne diyorum, kimse de durdurmuyor asdfghjk)


Diziye dönecek olursam, romantik komedi türünde. 2013 - 2014 yıllarında yayın hayatına devam etti. Ben de o dönem izlemiştim. Daha sonra iptal edildi. Keşke bir kaç sezon daha sürseydi. Carrie'nin üniversite dönemini görmek isterdim açıkçası.

Konusu ise şöyle; Carrie Bradshaw '80'lerde annesini kaybetmiş liseli bir hanım kızımızdır. Tabii ki her liselinin başına gelecek olan şey onun da başına gelmiştir: ilk aşk! Sonrasında ilişkilerinden ağzı fena yanacak olan Carrie'nin ergenliği de böyleymiş anlayacağınız. Hep sıkıntılı. Ancak şöyle bir parantez açmak lazım, bu dizi sadece 'Carrie'nin aşk hayatına giriş 101' niteliğini taşımıyor, onun nasıl bir kadına dönüşeceğinin başlangıcını anlatıyor.

Öyle ki, erken yaşta iş hayatına giren bir Carrie var. Hukukçu olan ve Carrie'nin de hukukçu olmasını isteyen bir baba var. Ve Carrie, hukuk bürosunda staj yapacağı yalanını söyleyerek moda dergisinde staja başlıyor. Başarılı da oluyor üstelik. Okuluyla işi arasında bile ikilemde kalıyor Carrie. Seçimlerinin sonuçlarını üstlenmeyi öğreniyor. Dizinin alt metni epey dolu yani aslında.

Arkadaşları var bir de tabii. Harvard'a girmekle kafayı kırmış bir 'Mouse', bazen ne halt ettiğini anlamadığımız Maggie ve dönemin gaylerini anlatan Walt. Tabii bunlara girmeyeceğim girersem çıkamam çünkü.^^

Peki Sex and the City'yi izlemeyenler veya romanları okumayanlar bu diziden zevk alamaz mı? Bal gibi de alır. Çünkü zaten Carrie'nin orijinini anlatan romanlardan uyarlanan ama ona da pek sadık kalmayan bir dizi bu. Sadece maksimum seviyede zevk alamazsınız, bir kaç göndermeyi anlamazsınız. Bence orası da kusur kalabilir. Zaten SATC'den pek çok noktada ayrılıyor. Bu diziyi kendi başına ele almak lazım.

Dizi, dönem dizisi özelliğini mükemmel bir şekilde yansıtmasa da beni tatmin etti. Kostümler, müzikler güzeldi. Sonuç olarak: dizisizlikten migrenim tuttu, izletsin ama çok da düşündürmesin, dönem dizisi olsun diyorsanız, izlenebilecek çıtırlık bir dizidir.

Hatcik



4

Çukur

"Hepimiz bir çukurdayız fakat yıldızlara bakar bazılarımız" demiş Oscar Wilde. Ya da onun gibi bir şeydi, tam hatırlayamıyorum. Aslında şu an ne yazacağımı bilmiyorum. Midem sırtıma yapışık, sigara içmekten bîtâb düşmüş bir halde, göz altı morluklarımla bilgisayara öylece bakıyorum. Bir şeyler yazmam lazım, beynime akın eden düşünceleri hafifletmem lazım. Susmuyorlar, asla, durmuyorlar.

Chihiro gibi, kâbus gördüğümü düşünmek istiyorum. Ancak gerçek olduğunu anladığımda, Chihiro olmuyorum; olabildiğim tek karakter noface.
Kendi benliğimi ararken varoluşumu silikleştirdim. Ben neyim, kimim, ne istiyorum bilmiyorum. Birinin yardımını bekliyorum. Ama benim Chihirom gelmiyor. Bekliyorum, gelmiyor. İşte burada yine Oscar Wilde'a bağlıyorum; bu çukurdan çıkmak mümkün değil ve ben yıldızlara bakmak yerine kendi karanlığımda kayboluyorum. Görünüşe göre şu an bu dünyadayım. Olmak istemesem de buradayım. Peki asıl soru şu: Burada olmaya devam edeceksem ne yapmam gerekiyor? Hakikaten, ben neden buradayım? Açıkça bir faydam yok, hatta her gün içtiğim sigaralarla havaya, çevreye zararım var. Yaratılışımdaki büyük amacı merak ediyorum ama problem şurada: Öyle bir şey yok, hiç olmadı.

Sıfatlarım değişebiliyor. Varoluşçu oluyorum, Pragmatist oluyorum. Ancak bir şey değişmiyor: inançlı olmam. Eğer detayları normal bir insanın geçirdiği mantık süzgecinden geçirebilseydim, belki inançlı bile olamayacaktım. Ancak gerçek şu ki, inanmaya ihtiyacım var. Bu dünyadaki pisliğin bir yerde sonlanacağına ve sonuçlandırılacağına inanmam gerek. Her şeyin bir nedenler - sonuçlar silsilesinden geçtiğine bariz bir şekilde inanıyorsam, eylemlerimin bir adalet terazisinden geçeceğine de inanmam gerek. Bunca yaşadığım ve yaşattığım kötülüğün bir şekilde sonuçlanacağına inanmam gerek. Rasyonel bir insan değilim ve bunun için tek minnettar olduğum nokta da bu. İnanmaya ihtiyacım var. Yoksa toptan bir çöp olacağım.

İşte bu kadar da basit bir insanım aslında. Sevdiğim şeyler, yapmak istediğim meslek, inancım, hep aynı şeyin etrafında toplanıyor: Adalet. Bir adalet düzeni olmalı. Bu kadar da çıkarcı bir insanım gördüğünüz üzere.

Bazı dönemlerde beynim hep bir sinyal göndermiştir bana. "Sıçtın, sıvamak üzeresin. Kendini topla." diye. Ne zaman stresli ve depresyonda olsam kusuyorum. İstemsizce, kusuyorum. Genelde bu uyarıyla bir şeyleri daha iyi hale getirmeye çalışırım. Kendimi kandırırım daha doğrusu: Bak Hatice, kuşlar, böcekler, arkadaşların...

İşin kötüsü en yakınımdakiler bile ne kadar hastalıklı bir beyne sahip olduğumun farkında değiller. Öyle bir hâl düşünün ki, asla yukarı çıkmak için çabalamıyor. Aksine, dibe düşmek için her türlü bahanesi mevcut.

Her neyse, yine saçmalamakta zirveye oynadım. 20 yaş bunalımlı Hatcik bildirdi.

"Bütün yolların sonu aynı kapıya çıkar. Hayal kırıklığı..." -O. Wilde, Dorian Gray'in Portresi

15 Mayıs 2016 Pazar

6

Downton Abbey


Downton Abbey. 2010 - 2015 yılları arasında yayınlanmış, İngiliz yapımı bir dönem dizisi. 1912'de Titanic'in batmasıyla başlayıp 1925'te, savaş sonrasında bitiyor. Yayınlandığı dönemde epey fırtınalar estirmiş, çok övülmüş bir diziydi. Ben nasıl atladım hiçbir fikrim yok. Kesinlikle çok çok güzel bir yapımdı. Bitince çok üzüldüm. Konusu şöyle:

İngiltere'de, kadınların varis olamadığı, oy kullanamadığı bu dönemde Lord Grantham'ın mirasçısı, erkek çocuğu olmadığı için kuzen Patrick'dir. Robert (Lord Grantham)'ın bu konuda bir endişesi yoktur çünkü en büyük kızı Lady Mary, Patrick ile nişanlıdır. Miras ve ünvan yine ailede kalacaktır yani. Ancak bir gün kötü bir haber gelir: Titanic batmıştır ve Patrick de Titanic yolcularından biridir. Patrick'in ölümü üzerine yeni bir varis gelecektir: Uzak kuzenlerden biri olan Matthew. Peki şimdi ne olacaktır? 
Titanic'in batmasıyla başlayan bu hikaye o dönemin yaşam tarzına çok iyi ışık tutmakta. Jane Austen romanlarına benziyor dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Arada kalmış bir toplum görüyoruz. Eski - yeni çatışması, savaşın topluma etkisi ve İngiliz toplumunun, hem aristokrasi sınıfının hem de işçi sınıfının savaşa bakış açısı, değişen ve gelişen fikirler, moda, her şey işleniyor dizide. Özellikle 3 kız kardeş üzerinden işlenen durumlar çok önemli. Kız kardeşlere geçelim öyleyse.


Kızları sol baştan tanıtalım:

Lady Sybil: Kız kardeşlerin en küçüğü ve en farklı olanı. Dönemin kadın hakları savunucularından, siyasetle ilgili fikirleri olan sayılı kadınlardan biri, hatta bir aktivist. Savaş zamanı cephede hemşirelik yapmak isteyen ve ailesi karşı çıksa dahi dediklerini yapan içi dolu bir karakter. 

Lady Mary: Kız kardeşlerin en büyüğü. Bir ısındığım bir soğuduğum bir karakter oldu kendisi. Dizinin başından sonuna kadar sürdü bu. Downton'ın kalpsiz bireyi olarak görülüyor kendisi, soğuk nevale olarak anılıyor. Yanlış da değil bu tanım. Bazen en yakınlarına karşı öyle şeyler yapıyor/söylüyor ki, 'yuh' diyorsunuz. Annesini bile "Amerikalısın sen ne anlarsın" deyip dışlamışlığı vardır o derece. Kendisi ilk varis Patrick'in nişanlısıydı. Patrick'in ölüm haberi gelince, ailesi, sonraki varis Matthew'la evlenmesini istiyor. Tabii buralar biraz karışık girmeyelim. Mary'nin karakter evrimi güzel oldu. Aşırı gelenekçi bir karakterden, çalışan, işleri yürüten bir kadına dönüştü. Hoş oldu, şık oldu. 

Lady Edith: Kızların ortancası. Sybil'le iyi anlaşan ama Mary ile, deyim yerindeyse, kedi - köpek gibi olan bir karakter. İlk etapta pek hoşlanmadım ne yalan söyleyeyim. Sonradan ısınmamak mümkün değil zaten. Aslında ailedeki, pek ilgi gösterilmeyen, genelde yalnız duruşu olan şahıs işte bu karakter. Bu kızın yaşadıkları da az buz şeyler değildi. Ama son gülen iyi oldu resmen. Can sıkıntısından bir gazeteye yazı gönderen kadından, çeşitli olaylar vesilesiyle de olsa, yayın evi sahibi Londralı bir kadına dönüşmesi gerçekten tatlıydı.

Tabii ki karakterler sadece bunlar değil çok geniş bir yelpazesi var. Onlardan da biraz bahsedelim. Lord Grantham, yani Robert, dizimizin tatlı mı tatlı Cora'sıyla mal varlığı için evleniyor. Cora, Amerikalı bir hanımefendidir ve ciddi anlamda bir mirasa sahiptir. Lord Grantham'la mantık evliliği yapsa dahi çok zaman geçmeden aralarında bir aşk doğuyor. Cora, Lord Grantham'la evlenerek, Kontes/Lady Grantham'a olsa da o 'Amerikalı' vizyonunu asla üstünden atmıyor. Atmadığı gibi de İngiliz asilzadelerinden hiçbir farkı yok. Gelelim en sevdiğim karakterlerden birine: Grantham'ın Dowager Kontes'ine, yani Robert'ın annesine. Violet karakterini Maggie Smith canlandırıyor ve kadın tam bir bomba! Dizide geleneğin en sağlam savunucusu olan, güçlü, asilliğinden asla ve asla ödün vermeyen, yeniliği hoş karşılamayan, aileyi bir arada tutmasını bilen, çalışanına da sahip çıkan bir karakter. Replikleriyle beni gülmekten öldüren, karşısındaki insanı alaşağı ederken bile nezaketinden ödün vermeyen bir hanımefendi. Yeniliğe karşı demişken, evet ciddi anlamda karşı. Downton'a elektrik gelmesini hoş karşılamamış, telefona ise demediğini bırakmamıştır kendisi. Dediğim gibi muhteşem bir karakter yaratmışlar. Öyle tecrübeli, öyle bilge ki ağzından çıkan her bir kelime, güldürmüyorsa, hayat dersi niteliğinde. İlginç karakterlerden bir diğeri ise: Tom Branson. Tom evin şoförü olan İrlandalı biri. Bunu belirtmemin sebebi İngiltere'nin, İrlanda ile yaşadığı problemlere bu karakter üzerinden parmak basmaları. Aynı zamanda kendisi Sosyalist. Evin aktivist kızı Sybil'le evlenerek bir bomba etkisi yaratıyor adeta. Aile ilk başta soylu olmayan birini kabul etmiyor ancak daha sonraları, el mahkum, kabul ediyorlar. Esasen söylemek istediğim şu: Tom ilk etapta Sosyalizm'in koyu savunucusu olarak karşımıza çıksa da Crawley ailesi Tom'u öyle bir içine katıyor, öyle bir törpülüyor ki, Tom ailenin tam bir üyesi haline geliyor. Kendi deyimiyle artık 'sosyalistliği fikirde kalıyor' ve ailenin toprak işlerine de el atıyor. Ailenin 'yenilik' dinamizni sağlayan sağlam karakterlerden biri.

Gelelim dizinin diğer kanadına: hizmetkârlar. Bu nokta da bize geniş bir perspektif sağlıyor. Çalışanların, aristokratlara bakışı, yaşam stilleri, değişimleri, her şey var burada. Kraldan çok kralcısı, Gay'i, kendi idealini gerçekleştirmeye çalışanı... Mesela, Mr. Carson, kendisi kâhya ve çalışan sınıftan olmasına karşı İşçi sınıfının iktidara gelmesinden hiç hoşlanmayan bir adam. Kuralları harfiyen uygulamakta kendisi ve kendi sınıfında bile bir ayrıştırma yapan biri. Gerçi bakmayın böyle gömdüm ama kendisi tatlı biri. Sevdiğim karakterlerden. Mesela Daisy diye bir kız var, aşçı yamağı, nefretlik bir karakter. Mıy mıy konuşması falan insanı kendinden aşırı soğutuyor. Hayatta bir hedefi olmayan bu karakteri öyle bir evirdiler ki, kız "Dünya değişiyor, öğrenmem lazım" deyip kendini geliştirmeye falan başladı. Yani bu sadece üst sınıfta değişmiyor, çalışan kısmında da oluyor.

Benim değinmek istediğim ayrı bir karakter var: Thomas Barrow. Kendisi gay bir karakter. 
O dönem gaylerin yaşadığı sıkıntıyı Thomas'ın yüzünde çok net görebiliyorsunuz. İlk etapta yaptıklarından dolayı sevmedim, Downton'dan içki çalması, insanların kuyusunu kazmaya çalışması gibi hareketleri soğutuyor. Ancak herkesin çıkarına göre hareket ettiği İngiliz dünyasında (yok lan bu her toplum için geçerli) o da kendine göre bir yer edinmeye çalışıyor. Tabii ki gay olduğunu kimseye söyleyemiyor ve bunu paylaştığı tek insan çıkarlarına ters düşünce bunu ona karşı kullanıyor. Üzülüyorsunuz yani. Bu durumdan dolayı işinden atılma durumuna geliyor. Daha sonra Downton'da kalmaya devam etse de kimse ona yakınlık göstermiyor. Derin bir depresyona girip, durumunu hastalık zannederek tedavi olmaya bile çalışıyor. (İzlerken bunu meşhur -iğrendirme tedavisi- olarak algılamıştım ama onun 50'li - 60'lı yıllarda yaygın olduğunu düşünürsek bu ihtimal yok. Başka bir yöntem denemeye çalışıyor ama çok ayrıntıya girilmedi) Ancak bu noktada yine kendine zarar veriyor. Tabii diziyi Jane Asuten romanlarına benzetmiştik, evet, Thomas da mutlu sona ulaşıyor.^^ Adam çekti ancak sonunda mutlu olabildi.

Dizide dikkat çeken noktalardan biri de, aristokrasinin artık can çekişmesiydi. Crawley'ler bunu yaşatabilen, yaşatmak için epey uğraşan, kendini yenileyenlerdendi. Bunu çalışan sınıfında da görüyoruz. Sadeleşme çok iyi aktarılmış. Çalışanlar giderek o kadar azaltılıyor ki, ilk kadroya baktığınızda 'vay be' diyorsunuz.

Değinmeden geçemeyeceğim, dizimizde bir de Türk diplomat var: Kemal Pamuk. Kendisi ilk sezonda bir bölüm görünüyor ancak bir görünüyor pir görünüyor. Bir anlamda olayların gelişmesi Kimağl Pımuğk'cuğumuz üzerinden sağlanıyor. Downton'a misafir oluyor, gelir gelmez kendisine yüksekten bakan Mary'yi kendine aşık ediyor, aynı gecede kızı ayartıyor ve iş üstündeyken kalp krizi geçirip ölüyor. Bir de öyle bir karakter ki, dediğim gibi, kendine üstten bakan Mary'yi fena ters köşe yapıyor. Keşke senaristler kendisini öldürmeseydi de bir kaç bölüm daha görebilseydik.

Özetle, Victorian Dönemi'nden henüz çıkmış ve aynı hızda değişen İngiltereyi izledik. Çok güzel diziydi bu kadar geç başlamama hem kızdım hem memnun oldum. Şu sınav dönemi iyi bir şey izlemek güzel olu. Bu arada çok spoiler vermişim gibi oldu ama vermedim. Bu anlattıklarım dizinin çok küçük bir kısmı. İzleyin izlettirin efendim, pişman olmazsınız.

Esenlikle Kalın.
Hatcik
Bana ulaşmak isterseniz: haticehayal96@gmail.com^^

7 Mayıs 2016 Cumartesi

10

BTAS | Heart of Ice

"This is how I shall always remember you, surrounded by winter; forever young, forever beautiful. Rest well, my love. The monster who took you from me will soon learn that revenge is a dish best served cold."
Böyle başlıyor Victor Fries'in hikayesi. Ben de bu alıntıyla başlamak istedim. Bu yazıyla başlayarak Batman The Animated Series'ın en sevdiğim bölümlerini sizinle paylaşacağım. Bu yazılara inceleme demek istemiyorum çünkü herhangi bir konuyla ilgili inceleme yazabilecek kadar bilgili olduğumu düşünmüyorum. Özellikle konu çizgi romanla alakalı bir şeyse. Çünkü çizgi roman dünyasına girdikçe küçüldüğümü görüyorum. Öğrenecek çok şey var ve öğrendikçe bilmediğimi farkediyorum. Şimdi gelelim bölüme.

Heart of Ice, BTAS'ın 14. bölümü olarak hazırlansa da 3. bölümü olarak yayınlanmış. Bruce Timm'in kendisi tarafından yönetilmiş, Paul Dini tarafından yazılmış. Çoğumuzun Arnold Schwarzenegger'den aşina olduğu Mr. Freeze karakteri âdeta yeniden yaratıldı. Çizgi romanda, ilk olarak Mr. Zero (Batman #121, şubat 1959) olarak karşımıza çıkan bu karakter standart bir villaindi. Heart of Ice'la birlikte trajik bir köken hikayesi verilerek en popüler supervillain'ler arasına girdi. Bruce Timm, en çok Hellboy'dan bildiğimiz Mike Mignola'ya karakteri tekrar dizayn etmesi için teslim etti. Mr. Zero'yu, Mr. Freeze'e çevirdi ve bu bölümde ele alınan köken hikâyesi, New 52'ye kadar orijinal köken hikayesi kabul edildi. Bu müessir bölüm Emmy ödülüne layık görüldü. Üstelik, ileride Joker olarak karşımıza çıkacak olan Mark Hamill'i ilk defa burada, Ferris Boyle olarak gördük. (dinledik?)
Victor Fries (ahaha yakaladık mı kelime oyununu?^^) bir dahidir ve kriyojeni uzmanıdır. Karısı, Nora Fries, ölümcül bir hastalığa yakalanır. Bunun üzerine Victor, tedavisini bulana kadar karısını hayatta tutmak için onu dondurur ve araştırmalarına başlar. Ferris Boyle GothCorp'un CEO'sudur ve kurnaz, hayırsever biri gibi görünse de zalim bir adamdır. Victor çalışmalarında sonuç bulacağı sıralarda, Ferris Boyle projeyi sonlandırır ve Victor gizliden gizliye araştırmaya devam eder. Ancak bu durum bir gün ortaya çıkar ve Ferris Boyle ile yaşadığı tartışmada Victor kimyasalların üzerine düşer ve sıfır derecenin üstünde yaşayamayacak olan bir adama dönüşür. Tabii ki Ferris Boyle olayın üstünü kapatır. Bunun üzerine Victor, Mr. Freeze'e dönüşür ve intikamını almaya karar verir. Daha sonra GothCorp 'soğuk' ile ilgili suçların ortasında bulur kendini. Batman, polis dosyalarına erişir ve GothCorp'tan çalınan malzemelerin birleşince aşırı soğuk üretebilecek bir silaha dönüştüğünü keşfeder. Mr. Freeze'in amacı, Boyle'a verilecek olan "Humanitarian of The Year" ödülünde onu öldürmektir. Tabii ki Batman bunu engeller ve Arkham Asylum'da, Victor'ın yaşayabileceği, sıfır derecenin üstüne çıkmayan bir oda hazırlanır ve Mr. Freeze, Arkham Asylum'a sevk edilir.
Ferris Boyle'u, tü kaka, vicdansız yaptık ancak o da kendi davasında haklı. Yani, insani açıdan baktığımızda tabii ki vicdanımız onu suçlu bulacaktır ancak Bruce Wayne'e yaptığı açıklama da şöyle: "Şirket ekipmanlarını kişisel işlerinde kullanırken yakalanmıştı. Güvenlik görevlilerini gönderdim. Kavga çıktı ve bir patlama oldu, onu kaybettik. Şirket parasını harcıyordu. Benim paramı!" Evet bütün o "halk şirketi" laflarının, en "insancıl sanayi" ödüllerinin ironi olduğu ortada ama adamın yasal olarak hakkı var. Bir şey diyemiyoruz. Batman kötülerinin sevdiğim yönü de bu zaten; kimse için tamamı ile haklı ve ya haksız diyemiyoruz. Mesela, Mr. Freeze, Batman'le kavga ederken adamlarından birinin bacaklarını donduruyor ve onu arkada bırakarak ölüme terk ediyor. Bunu tümüyle yaşadığı travmaya bağlayabilir miyiz? Yoksa karakterinin parça parça dışa vurumu diyebilir miyiz? Bu arada bol bol Freeze'in acımasızlaştığı ile ilgili gönderme görüyoruz.
"I'm beyond emotions. They've been frozen in me..." ve "Yes, It would move me tears, if I still had tears to shed" gibi replikleri bunun güzel bir kanıtı. Bu arada Mr. Freeze çok iyi seslendirilmemiş mi? O gotiklik beni benden aldı götürdü. Michael Ansara iyi iş çıkartmış, şukusunu vermek lazım. Her seferinde, Edgar Allen Poe'dan bir şeyler okunuyor da ben de dinliyormuşum gibi hissettiriyor. Bu arada kılık değiştiren bir Batman gördük ve suçluyu arkasında bırakmayan bir Batman. O bacakları donan adamla ilgilenmesi çok hoş bir ayrıtıydı bence. Bir de, Mr. Freeze'in bu kadar zeki ve saplantılı olarak tasvir edilmesi bana biraz Batman'i anımsattı.Sanki onun kötü taraftaki haliymiş gibi.
Mike Mignola'dan bahsetmiştim. Suit'i öyle güzel dizayn etmiş ki, evet, Freeze'i görebiliyoruz. Orada maskesinin (fanusun?) altında ulaşılabilir bir karakter. Ancak gözlükleriyle, mavi-mor suitiyle, kesinlikle soğuk ve ürpertici bir karakter olmuş. Bir de Timm'in direkt kendisinin yönetmesi tabii ki bölüme sirayet etmiş. Gözlerimiz bayram etti ^^
Bu arada şu an tamamı ile sallıyor olabilirim ancak Boyle - Fries / Boile - Freeze göndermesi mevcut gibi. Düşünüyorum başka söyleyecek bir şeyim kaldı mı, hah, evet, Batman Arkham Origins'te bir adaptasyonu da var: Cold, Cold Heart. Bu arada bölüm için düzenlenen soundtrackler mü-kem-mel! Şuradan hepsine ulaşabilirsiniz.^^
Sanırım bu bölüm için söyleyeceklerim bu kadar. Zannediyorum bir dahaki bölüm Feat of Clay üzerine olur. Kendinize iyi bakın, esenlikle kalın ^^
Bu arada bana ulaşmak isterseniz: haticehayal96@gmail.com
Hatcik