22 Nisan 2016 Cuma

8

En Sevdiğim Kore Dizileri

Zamanda yolculuk mu yaptım ne oldu öyle. Aslında bu postu 2011-2012 yılları arasında yazmam gerekiyordu. Ah bendeki bu geç kalmışlıklar! Şaka bir yana eskiden sağlam Kore dizisi izleyicisi olduğumu belki bilirsiniz. Ancak son 3 yıldır ciddi anlamda Kore dizisi izlemiyorum ya da izleyemiyorum. Onlar mı çıtayı düşürdü yoksa benim bakış açım mı değişti inanın bilmiyorum. Ancak bence bende çok da bir sıkıntı yok çünkü eskinin meşhur uzak doğu bloglarını bilirsiniz, herkes izlediğini günü gününe yazardı, üstüne konuşulurdu tartışılırdı ve hakikaten değerli yazılar çıkardı ortaya. O eski muhabbetleri çok özlüyorum. -Konuyu dağıtma Hatcik- Heh ne diyordum bir devrin sağlam bloggerlarıyla konuştuğumda onlar da eskisi gibi olmadığını defaatle söylüyorlar. Peki benim şu an bu yazıyı yazma amacım ne? Eskiye dönüp göz attığım diziler neler? Bu kopmuşluktan sonra geri dönüp göz attığım diziler asıl favorilerimi gösteriyor demektir. Sizin de yolunuz bu bloga düşmüşse ve bu kore furyasından nasibinizi almak istiyorsanız bunlar sizin için iyi örnekler olacaktır. Ancak bunlarla başlarsanız sonraki dizileri izlediğinizde biraz at-eşek mevzusu olabilir. Bu arada yazı biraz spoilerlı olabilir, şimdiden uyarayım, sonra "Hatcik n'aptın sen ya" demeyin. Peşinen not: Eğer Kore dizileriyle ergen duygularınızın zirvesine ulaşmadıysanız, -ergenlik demedim ergen duygular dedim!^^- ya da Kore dizilerine karşı bir ön yargınız varsa ya da, dediğim gibi K-Dramalara yeni başlayan/başlayacak olan biri değilseniz kuvvetle muhtemel bu yazı size göre değil. Hem de hiç değil. Bakın ben uyarımı yaptım.^^

A Gentleman's Dignity 
İşte bu dizidir bir devri kapatan. Son izlediğim iyi kore dizisi budur. Zamanında şu yazımda konusundan bahsetmiştim ama o biraz fazla spoiler içeriyor olabilir. Onun için şimdi de biraz bahsedeyim. Liseden beri arkadaş grubuna sadık olan bir dörtlümüz var ve her biri kırk yaşındadır. Im Tae San'a aşık bir lise öğretmeni vardır ve tesadüf eseri Kim Do Jin ile tanışmışlardır. Trajikomik olan bu tanışma sonrası bir şekilde tekrar karşılaşacaklardır. Dizide Kim Do Jin ve Seo Yi Soo'nun aşkının yanında dörtlümüzün hayatı, dostluklarının gelişimi ve gidişatı ele alınmıştır.
Bu dizinin en sevdiğim özelliklerinden biri sadece Seo Yi Soo ve Kim Do Jin'e odaklanmış olmaları değil grubun kalanına da gerekli hikaye temelinin verilmiş olmasıydı. Bir de bölüm başlarında zamandan bağımsız olarak verilen anılar muhteşemdi. OST'ler de iyiydi. Ha bir de eğer söylenmek istenen ama söylenmeyen sözlerden, yapılmak isteyip yapılmayan hareketlerden illet olmayı seviyorsanız, bu dizi pek size göre değil. Burada herkes çok açık sözlü, söylenmek istenenler çat çat söyleniyor.^^ Çok eğlenceli, çok güzel ve özlenilen bir dizidir. Romantik komedi seviyorsanız mutlaka göz atın.

Secret Garden
Kore dizileri ile geçmişi olup bu diziyi izlemeyen var mıdır bilmiyorum. Ya da bu diziyi izleyip arada özleyince geri dönüş yapmayan. Bir zamanların efsanesiydi bu dizi. Kore'de mavi pullu eşofmanları moda yapan, pek çok dizide göndermesine rastladığımız bir diziydi. Hatta müzikleri bile başka bir kaç dramada kullanıldı ki bu sık rastlayacağımız bir olay değil çünkü her k-drama'nın en az 1 (bir) yeterince iyi olan ost'si vardır. Konudan bahsetmem gerekirse, Kim Joo Won kendini beğenmiş ve aşırı zengin ve zeki bir adamdır. Gil Ra Im'se dublörlük yapan ve tam tersine çok fakir bir kadındır. Normal şartlarda asla bir arayacak gelmeyecek bu iki insanın hayatı bir şekilde ortak noktada buluşacaktır. İşin ilginçleştiren ise bir şekilde bedenlerinin (ya da ruhlarının?) değişecek olmasıdır. 
Bu hikayeyi klişe olmaktan çıkaran esas nokta buydu. Yani zengin adam - fakir kız denkleminin işleyeceği zaten belliydi. Her klişe bir yer ediniyor. Bunu efsaneleştiren böyle doğa üstü bir olayın hikayeyle bütünleşmesiydi. Peki bir diğer özelliği neydi bu dizinin? Hyun Bin'in, Ha Ji Won'un oyunculuk konusunda çok iyi iş çıkartmış olmasıydı. Özellikle Hyun Bin muh-te-şem-di! Misal o asansör sahnesinde hangimiz ağlamadık ki? Hangimiz Kore'ye gidip Hyun Bin kurtarmak istemedik? Hangimiz beden değişiminde kahkahalar atmadık? Deyim yerindeyse ben anırarak güldüm^^
Onun ne düşündüğünü anlamak için okuduğum kitapların birinde yazıyordu ve uzun süredir aklımdaydı. Şimdi anladım, ne kadar muhteşem bir insan olduğunu. O da gün gelecek kaybolacak. Çok güzel olan insanların yaptığı gibi...

Repliklerde çok iyiydi. Yapılan göndermeler cuk oturuyordu. Senaristin şukusunu vermek gerek her şeyi yerine çok iyi oturtmuş. Misal, Oska çok iyi bir karakterdi ve Secret Garden'da da sadece Gil Ra Im & Kim Joo Won ikilisine odaklanılmamış, Oska'ya ve diğerlerine de yeterli zaman ayırılmış.
 Evet Oska iyiydi ama şarkıları çok kötüydü gerçekten. Sori brotha. Bir de sol tarafa koyduğum gibi epik sahneler...  Ne diyeyim rabbim cümlemize nasip etsin ahahahaha! Bu arada her birlikte yürüyüş sahnelerinde benim gibi, Kafka'nın "Yanımda yürüyordun Milena, düşünsene yanımda yürümüştün!" cümlesi aklına gelen var mı? Uzun bir süre ona gönderme olduğunu düşünmüştüm ancak bu kadar derin teori kasmamalıyım sanırım.^^ Başka söyleyeceğim şey ise yukarıda her K-Drama'nın en az bir (1) iyi ost'si vardır demiştim ya, bu dizinin bütün soundtrackleri iyiydi. Yalnız KJW'nun anasına bir çemkirmek istiyorum burada, anneysen anneliğini bil be kadın neydi o çirkeflikler.

Princess Hours / Goong
Yani buraya ne koymamı bekliyordunuz ki... Bu dizidir bir devri başlatan. Benim gibi birine, çok çok büyük bir kitleye K-Dramaları sevdiren budur. Bir diğeri ise ülkemizde Saraydaki Mücevher adıyla yayınlanan tarihi diziydi. Her neyse konumuzdan sapmayalım. Goong ilk etapta bir manhwa idi. Yani Kore Manga'sı. Daha sonra dizi adaptasyonu yapılmaya karar verildi. Cast ilk açıklandığında Yoon Eun Hye'nin olması aslında hoş karşılanmamıştı. Ancak alınan tepkiler göz ardı edilerek dizi çekildi. Çekildi ve çok sevildi! Hallyu akımının başlangıcında kesinlikle bu dizinin yeri önemlidir. Ülkemizde ve pek çok ülkede hayran grubu oluşturdu. -Bir ara teyzeler kısır gününde bu diziyi tartışıyolardı siz düşünün.-  Konusundan bahsetmem gerekirse -mutlaka biliyorsunuzdur zaten- Kore'nin son kraliyet ailesinin günümüzde hala varlığını sürdürdüğü model alınarak yapılmış bir dizi. Veliaht Prens'in artık evlenmesi gerekmektedir ve sevgilisi teklifini kabul etmez. Bunun üzerine Prensin dedesinin yıllar önce verdiği sözün tutulması gerekmektedir. Prensimiz Shin, Chae-Kyung adlı tanımadığı bir kızla evlenecektir.
Şimdi bu diziyi bize sevdiren neydi, şu yayınımda söylediğim gibi, moda anlayışı değildi kesinlikle bizi çeken. Gerçi Shin'in kıyafetleri o döneme göre iyiydi bak, hakkını yememek lazım. Gayet de kanser eden bir diziydi üstelik. O entrikalar, o anlaşılamama durumları. Kabul edelim biraz yormuştu. Ama nasıl sevmiştik bu diziyi. Shin Goon'cular ve Yul Goon'cular olarak ayrılanlar mı dersin, Yul Goon'dan ötürü Min Hyo Rin'i haklı çıkarmaya çalışanlar mı dersin. Şimdi eskiyi düşününce bir gülme geldi kabul ediyorum asdfghjk -Ölümüne Shin'ciydim bu arada pls- Düşünecek olursak aslında bunların toplamıydı diziyi sevdiren. Dediğim gibi o entrikalar, söylenemeyen sözler, yanlış anlaşılan ama düzeltene kadar işin işten geçtiği durumlar, beş dakika önce gülmekten karın ağrısı yaşarken bir anda ağlatan sahneler... Ne diziydi be! Bu arada yakın bir zamana kadar müzikali oynuyordu bunun, devam ediyor mu o?^^

Coffee Prince 
Bakın bu da Kore'nin ciddi ses getiren yapımlarındandı. Yoon Eun Hye olmasından mı yoksa Gong Yoo olmasından mı yoksa ikisinin kimyasının ciddi anlamda tutmasından mı bilemiyorum. Ama bir dönem K-Drama izleyenlerin büyük bir çoğunda bu dizi iz bırakmıştır. Yoon Eun Hye'de de bırakmış olacak ki Gong Yoo ile arkadaşlığı devam etmekte. Malum Yoon Eun Hye mümkün olduğunca kimseyle sorun yaşamaz ama özelde çok azıyla görüşür. Az ve öz insan tutuyor yani. Ne diyorduk -konuyu dağıttım yine- bu dizi hakikaten iyiydi. Önce bir konusundan bahsedeyim onun üzerinden devam edelim, Go Eun Chan annesine ve kız kardeşine bakmakla yükümlüdür. Yaşadığı geçim sıkıntısından dolayı aynı anda birden fazla iş yapmaktadır. Daha sonra bir durumdan dolayı erkek taklidi yapmak zorunda kalır ve bu durumdan dolayı çalışacağı kafede bu rolü devam ettirmektedir. İşin kötü (mü?) yanı patronu Choi Han Kyul, Go Eun Chan'dan hoşlanmaya başlamıştır.
Ahahaha ne senaryoydu ya! Yalnız Gong Yoo'nun hakkını vermek lazım, Han Kyul karakterinin o kimlik sorgulamaları yaparken yaşadığı sıkıntılı durumları iyi yansıtmıştı. Donuk bir oyunculuk görmedik yani. Yoon Eun Hye'de iyiydi, Gong Yoo'nun oyunculuğunun altında kalmadı. Bu arada senaristlerin de şukusunu vermek lazım Go Eun Chan'i ideallerinin peşinde koşan bir karaktere evrilmesini iyi becerdiler. Başka diyecek pek de bir şey yok aslında. Sıcacık, bütün k-drama'lardan farklı tekrar tekrar izlenesi bir yapım. Hele verdiği o alt metinler... Özledik sizi prensler^^ Bu arada ileride bir gün Seul'e gidersem işletmesine devam edilen bu kafeye mutlaka gideceğim. Bu da kendime not olsun. Öyleyse yazıyı bitirmeden diziden bir alıntı yapalım:
"Sadece bir kere söyleyeceğim, o yüzden iyi dinle. Senden hoşlanıyorum. Erkek olsan da hatta bir uzaylı, umurumda değil. Duygularımdan kurtulmaya çalıştım ama yapamadım. O yüzden gidelim, gidebileceğimiz yere kadar gidelim. Bir şans verelim..."


Esenlikle Kalın 
Hatcik
Bana ulaşmak isterseniz: haticehayal96@gmail.com

Twitter: @haticehayal
Tumblr: h-hayal.tumblr.com
Kore Dizileri hakkındaki yazılarım için tıklayın^^

20 Nisan 2016 Çarşamba

0

Instagram Önerisi ^^

Merhabalar! Bugün size instablogger olan abimin çizim sayfasını önermeye geldim. Gerçekten iyi çizimler paylaştığı için ve instabloggerlık seviyesine geçtiği için paylaşmakta bir beis görmüyorum^^ Takip etmek isterseniz: @mustafahayal
Buraya da bir kaç resmini ekleyeyim de blogum sanat namına bir şey görsün.^^ (Bkz: Abi üstünden primlenmek)

Girl with Blue
Poison Ivy
Dark Vibes
Star Painter
Paris Night
The Dark Knight



















16 Nisan 2016 Cumartesi

5

Kısa Filmler

Tamam itiraf ediyorum, bazen film izleyeceğim diye oturuyorum bilgisayar başına. Ancak saatler sonra bir bakıyorum ki, ben yine kısa film izlemekten uzun metrajlı izleyeceğim filmin adını bile unutmuşum. Çok seviyorum kısa filmleri, hele stop-motion olursa tadından yenmez. Aslında kısa filmlerimi kimseyle paylaşmam. -sanki ben çekmişim. sahiplenici kız sözü mode on asdfgh- Gereksiz yere her şeyle duygusal bağ kurduğumdan ötürü bunları paylaşmak da zor benim için.Ancak blogumun siz güzel ziyaretçileriyle de bunu paylaşma vakti gelmişti artık. Öyleyse geçelim.^^
Not: Bu bir seri başlangıcıdır.


İlk kısa filmimizin adı: Balance 
Bu klasik stop-motion türünde bir eser. 1989 yapımı. Christoph Lauenstein ve Wolfgang Lauenstein tarafından yönetilmiş. Ayrıca Akademi ödüllerinde En İyi Animasyon Kısa Film ödülüne layık görülmüş. Bu ödülü almasa tuhaf olurdu zaten. Film düzeni konu alıyor. Distopik bir gelecekte, Uzay boşluğunda bir platform üzerinde bulunan 5 kişi mükemmel dengeyi sağlamaktadır. Ancak bir gün birisi müzik kutusu ele geçirir. Merakla başlayan çekişme, bu kişileri hazin sona götürür. İnsanoğlunun çıkarları için neler yapabileceğini, aslında ne kadar bencil olduğunu, sonunu düşünmeden nasıl hareket ettiğini, aç gözlülüğün kimseye bir fayda sağlamayacağını gözler önüne sermiştir. Bu diyalogsuz filmden tabii ki çıkarılacak çok şey var ancak sizce de 'mülkiyet' kavramını eleştirmemiş mi? Ayrıca kişilerin üstünde yazan numaralardan bir anlam çıkarmak mümkün mü? Kimileri bu kısa film için Sovyet Komünizmi'nin  çöküşü de diyor ancak bu kadar teori kasmak bana bile uygun değil^^ 



The Legend of the Scarecrow
Sahi, kargalar neden siyah giyer?
Aslında bu en sevdiğim kısa film olabilir ama Balance'a ihanet etmek istemiyorum. Seneler önce başka bir korkuluk ile ilgili kısa filmi ararken bulmuştum bunu. İlk izlediğimde göz yaşlarımı tutamamıştım. -sanki şimdi çok farklı.-  Belli aralıklarla bu filmi izleyip izleyip üzülüyorum. İnsanlığımı hatırlatıyor bana, daha doğrusu nasıl bir insan olmam gerektiğini. Filmle ilgili ayrıntılara gelirsek, Marco Besas tarafından yazılmış ve yönetilmiş. 2005 yılında ispanyol film festivalinde yayınlanmış. Gotiklik var ve buna bağlı olarak Tim Burton esintisi olduğunu düşünenler de var. Ancak bu benim söylemeyi sevdiğim bir şey değil çünkü böyle denilerek ne insanlar göklere çıkarıldı ve ne yetenekli insanlar "özentiiiiaa :/" denilerek yerin dibine sokuldu. Din eleştirisi de var tabii. Aslında ben, din eleştirisinden çok "insanlar anlamadığı/bilmediği şeyden nefret eder." düşüncesinin yansıtıldığı kanısındayım. (içimdeki Martha Kent ortaya çıktı asdfghj) Ve o arkada çalan müzik... Müthiş değil mi? Yani insan düşünüyor dokuz dakikalık bir video için ne kadar konuşulabilir diye? Konuşulur, bu film için sayfalarca konuşurum. Ancak buradan gerisini size bırakıyorum ^^


The end
Temmuz 2005'de çıkarılan yine 'korkuluk' teması üzerine duran başka bir kısa film daha ancak bu Fransa'dan. Bunun için tek söyleyebileceğim şey: Harika. Bu film bana hep, bir önce bahsettiğim kısa filmin devamı gibi hissettiriyor ki bunu daha önce izlemiştim ve bu filmi araştırırken onu buldum. Çok ilginç değil mi?^^ İlk etapta kargaya bir kinlendim. Hani besle kargayı oysun gözünü gibi geldi. Daha sonradan gerçeği anlayınca nasıl ön yargılı olmamam gerektiğini suratıma tokat gibi çarptı. Bir diğer şey ise 'farklı bireylerin ilişkisi'. Aşk ya da arkadaşlık, insanların iletişiminin her hangi bir formunda farklılıkların sorun olmaması gerektiğini de göstermişti. Lise sınavlarına hazırlanırken ne de çok şey öğrenmişim!^^ 


Paperman
Walt Disney yapımı olan, 2012'de çıkarılmış bir de Oscar kazanmış siyah & beyaz bir kısa film. John Kahrs tarafından yönetilmiş. Bu filmin bende duygusal bir boyutu var. Onun için uzunca bir süre açıp tekrar izleyebileceğimi sanmıyorum ve bundan dolayı tekrar izleyip sıcağı sıcağına yorum yazamıyorum ama siz izleyin. Kadere inanmıyorsanız ama tesadüf kavramına da yabancıysanız bu film tam size göre! Yalnız size bir tavsiye, hayatın size getirdikleri bu filmde olduğu gibi güzeldir ancak çok kapılmamak gerek. Çünkü adı üstünde bu bir kısa film, sonu güzel bitiyor. Hayat kısa değil ve pek çok şey güzel sonlanmıyor. 


The Maker
Hepimizin bir yaşam süresi var. Bu dünyada geçirdiğimiz kimine göre kısa kimine göre uzun zamanda asıl amacımız ne? İnanç ya da inançsızlık bu amacı belirleyen asıl şeylerden biri olsa da daha derinlerde bir şey var. Daha temel bir şey. Bir şekilde iz bırakmak, hatırlanmak,bu dünyaya ardında bir şey bırakmak. Bu şeker mi şeker filmin ele aldığı şey de bu. Bu arada 
2011 yılında çıkarılmış ve Christopher Kezelos yönetmiş. 


 

Vincent 
Tim Burton'ın eskisi gibi olmadığı ya da dilim varmıyor ancak abartılmış bir yönetmen olduğu düşünülen şu zaman diliminde, benim kendisine sonsuz kredim olmasının sebebidir bu stop-motion.
1982 yapımı bu filmde çeşitli Tim Burton karakterlerinin ilk halleri vardır ve  Tim Burton tarafından doğrulanmasa da genel kanı Tim Burton'ın kendi çocukluğunu aktardığı yönünde. Ayrıca Burton burada 1920'lerin Alman ekspresyonistlerinden etkilendiğini de ortaya koymuştur. Konusuna değinecek olursak Vincent Malloy, kendini Vincent Price sanan ve Edgar Allen Poe hayranı olan bir çocuktur. Hayal dünyasını ve gerçek dünyayı bütünleştirmesini ele alır.
 Diğer bir güzel nokta ise hikaye anlatıcısının Vincent Price olması^^  Hele Edgar Allen Poe hayranıysanız ağzınızın suyu akacak bu filmi izlerken. Hayır insan 6 dakikada nasıl bu kadar hayal gücünün zirvesine çıkabilir? Tim Burton'sa çıkar tabii. Aslında ben hala niye konuşuyorum ki? Açın izleyin siz keşfedin Vincent'ı^^
 Sanırım bu postun sonuna geldim. Vincent gibi benimde son sözlerim şu olsun o zaman:
"and my soul from out that shadow, floating on the floor, shall be lifted. Nevermore!"

Bana ulaşmak isterseniz, ne bileyim tavsiye vermek isterseniz ya da sormak istediğiniz bir şey olursa ya da sadece merhaba demek isterseniz bile buraya yorum bırakabileceğiniz gibi mail adresime de yönelebilirsiniz: haticehayal96@gmail.com
Hatcik


10 Nisan 2016 Pazar

0

Kuroshitsuji | Black Butler

Herkese yeniden merhabalar! Nasılsınız? Ben bugün iyi gibiyim ^^ En azından bunu yazarken şunu dinliyorum ve bu şarkıyı dinlerken iyi hissetmeyeni görmedim. Bugün bir anime hakkında çiziktirmeye geldim. Aslında bin yıldır falan animelerle haşır neşir olmak ve bunu bloga da yansıtmak istiyorum ama kısmet diyelim. Gerçi, animeler blogumda çizgi romanlardan daha fazla yer etmiş. Sanırım bu konuda benden daha dengesizi görülmedi.
Neyse animeye geçelim artık.

Kuroshitsuji ya da Black Butler 2006 yılında çıkarılmış shōnen/shounen türünde bir manga. 2008 yılında da animesinin ilk sezonu yayınlanmış. Benim bu animeyi keşfetmem ise 2014 yılına denk geliyor. Konusuna geçecek olursak, Victorian Dönemi İngiltere'sinde kraliçeye bizzat hizmet eden ve İngiliz asillerinden olan Phantomhive'ların malikanesi ateşe verilir. Ciel'in doğum gününe denk gelen bu olayda kimsenin sağ çıkmadığı düşünülürken olaydan tam iki yıl sonra Ciel, siyahlara bürünmüş kahyasıyla gün yüzüne çıkar ve ailesinin görevini üstlenir. Yani kraliçenin isteği doğrultusunda, kahyası Sebastian'ın yardımıyla, yeraltı dünyasının işlerini çözmektedir. Buradan sonra anlıyoruz ki Sebastian bir şeytandır ve Ciel ruhunu satarak intikamını almak üzere Dünya'ya geri dönmüştür.
Şimdi bu noktada bir not düşmek istiyorum, victorian, ingiltere, gotiklik, bu üç kelime benim herhangi bir şeyin hayranı olmam için yeterlidir. 2014 yılında animeyi ilk bulduğumda, zamanında "abi Metallica diye bi' grup buldum süper çalıyolar" diyen elemanlar gibi oldum. Adeta aydınlandım, izleme aşkıyla yanıp tutuştum. Sonra izlemeye başladığımda ise benim için tam bir falso oldu. Üç bölüm izledim ve devamını getiremedim. Konuya girememeleri, hizmetçilerle aşırı doldurma sahnesi olması ve o kadar ciddi çizimlerin bir anda chibi'ye dönüşmesi falan beni soğutmuştu yalan yok. Sonra aradan iki yıl geçti ve kendi kendime dedim ki, Hatcik sen şuna bir dönüş yap. İyi ki tekrar bakmışım, BAYILDIM! Hayır, hayır, HAYRANI OLDUM! Tekrardan izlemeye başladığımda ilk bölümleri için olan fikirlerim değişmedi. (Özellikle Elizabeth, aman allahım o neydi ya, neyse ki o da sonraları bir nebze normalleşti). Ancak yılmadım ve devam ettim. Devam ettikçe güzelleşti, konuya girdikçe derinleşti. Sebastian'ı gördükçe sevdik, Ciel'i izledikçe hak verdik. İlk sezon için özellikler bir şey söylemem gerekirse sıkıcı başladı, iyi devam etti.



Gelelim ikinci sezona... Kuroshitsuji II ismiyle yayınlanan ikinci sezonda başka bir kahya ve başka bir efendi olacağını duyduğumda yıkıldım. Adeta içim parçalandı. Ancak daha sonra gerçeği anladık. Spoiler vermeden nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama deneyeceğim. Alois, Ciel gibi çok acılar çekmiş bir çocuktur. O da şeytanla, Claude, anlaşma yapar ve Dünya'ya döner. Aslında bu zamana kadar tek derdi biraz da olsa sevilmektir ama hiç elde edemediği tek şey de budur. Ayrıca kahyası Claude, Sebastian gibi sadakatle efendisine bağlı değildir ve bu da onu üzer. Bu sezonda konular çok derinleşiyor. Çok ağırlaşıyor, sağlam kafayla izlemek gerek. Şeytanların birbirleriyle ve meleklerle kapışması mı dersiniz, melekler (ve dolayısıyla şeytanlar) üzerinden yapılan felsefeler mi dersiniz ne ararsanız var. Sebastian'ın insanları nasıl ağına alabileceğini çok iyi gösterdiler misal bu sezonda. Bir de neye göre iyi neye göre kötü kavramı iyi işlenmiş kanımca. Ve bu sezonda çizimler gerçekten mükemmele yakın. Doldurma sahne hatırladığım kadarıyla yok. Çok ciciş yani. Ancak o final yok mu o final, o öyle olmamalıydı ya! Tamam mutlu son bekleyen bir tip hiç olmadım ama böyle bitmemeliydi. Sebastian'ın yüzündeki o nefreti sanırım hiç unutamayacağım. Neyse biz onu şöyle hatırlayalım:



Aslında bu sezon olmalı mıydı işte bu çok ciddi bir soru. Şimdi 2. sezonun finalinde olan neydi ondan sonra bu sezonun yayınlanması ne ben anlamadım. Yani ya onun devamlılıktan sileceğiz, ya bu sezonun farklı bir 'anime evreninde geçiyor' olarak alacağız. Eğer öyle değilse ne bana bunu bir açıklayın ahahaha. Şaka bir yana, 3. sezon (bazıları ova olarak değerlendiriyor, bazıları sezon olarak alıyor.)  yani Book of Circus benim en sevdiğim sezon olabilir. Okuduğuma göre önceki sezonların aksine Book of Circus'da mangasına bağlı kalınmış. Bir Hellsing vakası daha yani. Farklılık buradan kaynaklanıyormuş sanırım mangasını okuyunca burayı editlerim. Burada biraz daha farklı bir Sebastian ve Ciel görüyoruz. Hatta bu değişim sadece baş rollerimizde değildi: başka bir Grell gördük, başka bir Will. Bu sezonda ne işlendi peki? Ciel'in Sebastian'la anlaşması değişmiş, yani farklı bir kökenden geliyor. Yine intikam almak isteyen bir Ciel ve ona yardım eden Sebastian. İntikamlarını almak için yolları bir sirke düşer ve Ciel ünvanını saklayarak bu sirke girer ve gerçeklerle karşılaşır. Önünde duran hiç bir engel yoktur artık. Daha acımasız bir Ciel var.Gelelim ova'ya yani Book of Murder Part 1 ve Part 2'ye. Bunlar benim en sevdiklerim! Önceki sezonda olanlardan dolayı Kraliçenin güvenini kaybeden Ciel, onun verdiği bu seferki görevi yapmak istemese de mecbur kalmıştır. Bu ovalarda da mangaya sadık kalınmış. Hikayesi çok çok güzel işlenmiş. Hayran kaldım! İşte bu sefer polisiye/dedektiflik içeren izliyormuşum gibi hissettim. Çözmüş olsam da, sonu çok güzel bir sürprizle bitiyor. Hatta not alarak falan izleyin o ingiliz kurnazlığını burada göreceksiniz.^^
2017'de sonraki ova Book of Atlantis gelecekmiş ve o da mangaya bağlı kalacakmış. Heyecanlanmadım değil. Ama açıp mangayı da okumak istemiyorum, sürprizi kaçmasın^^
Son olarak genel anlamda bir şeyler söyleyeyim: İngiliz tarihi müthiş adapte edilmiş. Alkışladım vallahi. Çizimler ilk bölümlerdeki chibi'ler hariç müthiş. İzleme keyfinizi bozmak istemediğim için değinmedim ama yapılan göndermeler harika. Sezonlar en iyi olarak sondan başa gidiyor benim için^^ Zamanla iyileşmiş yani. Bir de opening müziği iyi olan anime iyidir düsturunu burada da gördük. ^^ Seiyuu'lar çok iyi iş çıkartmış, onların da şukusunu vermek gerek. 
Sanırım filmi hariç Black Butler'la ilgili her şeyle igili fikrimi belirttim. Aslında bu yazı animeyi bitirir bitirmez yazsaydım daha dolu dolu olabilirdi. Kısmet. Filmi hakkında şunu söyleyeyim, ben ettim siz etmeyin. O neydi öyle ya allah affetsinlik. Tabii bu benim fikrim siz yine de bir şans verebilirsiniz^^Buraya kadar hala okuyan kaldı mı bilmiyorum ama eğer bana ulaşmak isterseniz, ne bileyim tavsiye vermek isterseniz ya da sormak istediğiniz bir şey olursa ya da sebepsizce bile merhaba demek isterseniz buraya yorum bırakabileceğiniz gibi mail adresime de yönelebilirsiniz: haticehayal96@gmail.com.
Esenlikle kalın.
Hatcik


5 Nisan 2016 Salı

0

Başl...

Ya arkadaş bir insanın her işi mi ters gider ya. Her şey mi yarıda kalır. Heveslendiğim her şey mi olmaz. Lan ben daha yirmi yaşındayım yirmi. Ama hayattan bir beklentim bir amacım kalmadı. Kusura bakmayın ama sıçarım ben böyle işin içine. Hof! Darlandım yine, arada geliyorlar bana. Bir ergenin varoluş sancıları sanmayın ama kimse mi anlamaz? Kafamın içinde olup bitenleri geçtim dile getirdiklerimde mi anlaşılmaz? Kimse mi bu Hatcik'i rahatlatamaz. Tek bildiğim şey var Y I L D I M.
Hatcik

3 Nisan 2016 Pazar

2

Mim: Kişisel Blog Yazarları Ne Düşünüyor?

Selamlar! Bugün bir mim yazısı için klavye başına geçtim. Aslında taslaklarda üçte ikisi bitmiş bir Batman v Superman yazısı var. Yeni başlanmış Kuroshitsuji, Death Becomes Her, Le Petit Prince, yazıları var ki onlar da çok bekleyecek gibi. Başlamaya düşündüklerimi yazmıyorum bile. Ama Batman v Superman için bir şey söylemem gerekirse, eleştirmenler halt etmiş. Gidin izleyin filmi. Birazcık bile DC Comics okurluğunuz varsa ilginizi çekecektir.
Mime geçecek olursak birgaripSeyma'nın blogunda gördüm mimi. Uzun zaman önce yapacağım demiştim ama klasik Hatcik'iniz ^^ Her neyse bu aralar moralim bozuk zaten mazur görün beni. Mime başlayayım öyleyse.

1. Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan bahsediyor musunuz?

Önceden bir kaç yakın arkadaşıma söz etmiştim, şimdi hemen hemen hiç söylemiyorum. 

2. Neden blog yazıyorsunuz?

Zamanında benim için bir aktarım yöntemiydi. Paylaşmak istediğim şeyler vardı ama bunlar çevremdekilerin hiç ilgisini çekmiyordu. Bende ortak noktamın olduğu insanlarla bir iki muhabbet edebilirim diye açmıştım. Sonra yazmak iyi geliyordu. Evet anonim değilim ama buraya bazı şeyleri yazmak rahatlatıyordu. Sonraysa tamamen hobiye dönüştü. Şimdiyse devam ettirmek istediğim eski alışkanlığım.

3. İlk yazınız ile son yazınız arasında nasıl bir fark var?

Aslında blogta ilk yazım bu olarak gözükse de gerçekte ilk değil. 2012 başlarında Gogol'ün Palto'su hakkında çiziktirmiştim sonra da silmiştim.. Ama ben dönüşümü ele alacağım ilk olarak: Dönüşüm iyi görünümlü kötü, son yazım ise direkt kötü asdfghj

4. Blog yazmak normal yaşantınıza ne kattı?

Buradan bir kaç kişiyle tanıştım gerçek hayatta görüşmek istediğim. Üstelik yıllardır iletişimde kaldık çok ilginçli. Önümde bir kaç hendek var onları aştıktan sonra bu değerli bloggerlarla gerçek hayatta tanımak istiyorum. Bunun dışında genel olarak güzel bir hobi oldu ve kendimi ifade etme gücümü gerçekten arttırdı.

5. Yakın arkadaşlarınıza blog yazmalarını önerir misiniz?

Önerdim, zorladım, açtırdım. Ama çabuk pes ettiler :(

6. Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?

Valla şu an aklıma bişi gelmedi be :(

7. Diğer blog sahipleriyle iyi iletişim kurabiliyor musunuz?

Buraya özellikle Egosantrikrapsody  ve Hikaruivy  yazıp sabaha kadar kalp koyabilirim sdfghjdfghj Fena sayılmaz ya. Bu konuda çok geniş bir çevrem hiç olmadı ama sağlam iletişim kurduklarımın çoğu bıraktı dediğim gibi :(

8. Şikayetçi olduğunuz konular var mı?

Yok ya ne şikayetim olacak. Kendi çöplüğüm burası sdfghjkljhg

Evet genşler mimin sonuna geldik. birgaripSeyma'nın bloguna bakmayı unutmayın. Haydi aklınıza mukayet olun ^^ 
P.S. Yazmak isteyen yazsın mimlenmek için beklemesin^^