22 Aralık 2016 Perşembe

0

Superman: American Alien

Söze "I don't drink coffee, I take tea my dear" diye  kötü bir espriyle başlamak isterdim ki, aaa öyle yapmışım zaten. Böyleceeee, bu yazıyı gerçekten merak eden okuyucuyla baş başa kalmış oldum! Ay yine çok, (!) bayağı, (!!) epey (!!!) zekiyim. Şaka bir yana beni az buçuk tanıyorsanız, şu an bu seriyi yazıyor olmama bayağı şaşırıyor olmalısınız. Ben ve Superman sonuçta, asla bir araya gelmeyecek kelimeler gibi dursa da kazın ayağı aslında öyle değil.

Şu an bu yazıyı yazmam, aslında pragmatist bir sebeple başlamıştır. Bunu belirtmeliyim. Minnoş bir okuma kulübümüz var (okumak kulübünden bahsetmiyorduk değil mi? Evet) Orada seçilen seriyi okumak durumundayız (aslında bu da bir yalan, son oy benimdi ve bilerek, tekrardan okumak istediğim bir seriyi, yani, American Alien'ı oyladım, kıhkıhkıh) Hazır ikinci sefer okumuşken, yazısını yazayım dedim. Notlarımı tuttum, akıllı bir blogger olarak, umarım asıl konuya gireceğim! (Seneye filan esas kısmı okursunuz. Şaka şaka giriş bölümü burada bitiyor.)

Seri seçildikten sonra biraz işsizliğimin verdiği güç, biraz kafamın bozuk olması sebebiyle hemencecik okuyup bitirdim yedi sayıyı da. Tabii burada asıl kastetmek istediğim şey, benim gad demn it hayatım değil, serinin oldukça akıcı olması. Esas konuya girmeden önce söylemeliyim ki, Smallville sevenler işte bu sizin çizgi romanınız! Smallville'i sevmeyenler ve izlememiş olanlar, size ayrıca geleceğim. ^^

American Alien, 7 sayılık bir seri. Bu seri kesinlikle isminin çağrıştırdığı şeyi, yani Superman'in hayatını vermiyor: Clark Kent'in, Superman olma sürecini, ta çocukluğundan başlayarak işliyor. Bu bağlamda Smallville'i sevenlerin bu seriyi de seveceğinin garantisini veriyorum. Üstelik Smallville'de, Clark'ın ergenliğinden başlamıştık yola, American Alien, ilk sayıda Clark'ın çocukluk sürecine değiniyor ki, benim favori sayım kesinlikle ilk sayı oldu.

Bu doğrultuda her yedi sayıda Clark'ın hayatının başka bir dönemi işleniyor. Kesinlikle karışık değil; çözülmesi gereken gizemler, merak unsurunu arttıran cliffhanger'lar yok. Clark Kent hakkında bilinenleri hatırlatıyor. Ya da hiç Superman okumamış birine, Clark Kent'in arka planını güncel bir şekilde veriyor.


Açıkçası Superman'i çocukken pek sevmezdim. Ergenliğime kadar da sevmedim. Çünkü o bir tanrıydı: muhteşemdi, ismi bile Übermensch'den geliyordu. Hatasızdı o, ideal insanı temsil ediyordu. Hele güçleri! Adamda "yok" yok resmen. Ne ararsan var, uçar, çok hızlı koşar, cisimlerin arkasını görür ve şu an saymaya üşendiğim tonla gücü vardır. Haliyle bana pek samimi gelmiyordu, taa ki Smallville izlemeye başlayana dek.

Smallville'e başlamamın benim için biraz trajikomik bir hikayesi var, ancak onu anlatacağım yer burası değil. Her neyse, Smallville'e başlamamla Superman'e ısındığım doğrudur. Çünkü dizi tüm o epik güçlerin aksine, Clark Kent'i vermişti bize. Bizim gibi insani sancılar çekmişti, bunu Superman ile de iyi yoğurmuştu bence. Hele "Heat Vision"ı keşfetmesini hatırladım da şu an ahahahahahah!

Evet, Smallville'den gereksiz yere bahsettiğimin farkındayım ancak gereksiz değil, bağlıyorum. American Alien, Clark'ın insan yönünü aynı hissiyatla verebildi bana. Sadece onun değil, Martha ve Jonathan Kent'in endişelerini de yansıtmışlar. Mesela şu sahne:


Burayı okur okumaz suratımda bir sırıtma belirdi. Yanlış hatırlamıyor isem, Smallville'de Ma Kent, Clark çocukken güçlerinin onlar için zararlı olup olmadığı yönünde bir endişeye kapıldığını söylemişti. Bunu çizgi romanda okumak tabii ki çok hoştu. 

Lex'in Smallville'deki halini de çok sevmiştim, çok bilgece konuştuğu zamanlar vardı. Dizide belki de kurgusal alt yapısı -doğal olarak- iyi olan karakterlerden biriydi. American Alien'daki Lex'i de çok sevdim. Karakterizasyonu, diyaloglarının doluluğu gayet yerindeydi. Çok uzun görmesek de, gördüğümüz kadarıyla farkını ortaya koydu. 

Hazır Lex'ten girmişken, DC'nin diğer karakterlerine de yönelelim. Evet başka karakterler de vardı. Lana Lang! Smallville'deki bayık Lana'nın aksine buradaki Lana gerçekten tatlıydı. Tabii ki, Clark Kent'i anlatan bu çizgi romanda Supes'ın ilk aşkını görmemek olmazdı. ^^

Ollie Queen'i de gördük. O playboy havalarını filan güzel yansıtmışlar. Çok spoiler vermek istemiyorum ancak söylemesem olmaz, o sayıda Clark'ın Bruce sanılması ve onun da "I'm Bruce Wayyyne!" diyerek dağıtması, günün sonunda Bruce olmayışını kabullenmesi güzel detaylardı. Bruce'un ortalardan kaybolduğu döneme güzel bir göndermeydi.

Daha sonraki sayıda, tekrar Kent ailesine döneceğim ama, Clark'ın güçlerinin oldukça fazla olmasına karşın, ailesinin onu arayıp sorması, onun için endişelenmesi çok güzeil bir detaydı. O hâlâ onların gözünde bir çocuk ve bu aslında Superman'in oldukça insani bir ortamda büyümüş olmasına şık bir göndermeydi.

Kısaca bahsetmek istediğim iki karakter daha var: Birincisi Lois Lane. Tabii ki bu seride Lois'i görmesek olmazdı. Ancak ben Lois'in de fazla epikleştirildiği konusunda canı sıkılanlardanım. Burada Lois oldukça normal, olması gerektiği gibi bir karakterdi.

Bir diğeri ise, Dick Grayson! Minik bir Dick gördük burada! O bilmişliği, o "dedektiflik" çabaları çok hoş değil miydi?! Ben burada Dick'i gördüğüm için çok çok mutlu oldum. İşte bu yüzden, American Alien, sadece Supes severlere hitap etmiyor, biz Batman severlere de oldukça keyifli bir okuma şansı tanıyor.

Ah Batman demişken...


Henüz çok acemi olan Kara Şövalye'yi görüyoruz. Bruce Wayne gibi davranan Clark'ın peşine düşüyor. Tabii ki oldukça güçlü olan Clark ile işler pek de tahmin ettiği gibi gitmiyor. Burada Batman'in aşırı hazırlıksız olduğunu, Clark'ı çoktan araştırıp güçlerinden haberi olması gerektiğini savunanlar olmuş. Ancak buradaki Batsy yolun oldukça başında, oldukça acemi. Bırakın da biraz hazırlıksız oluversin. Buna karşın Batman hissettiği o "tekinsizliği" iyi vermişler. İleride en iyi arkadaşı olacak bu insandan şüphe etmesi çok hoş bir ayrıntıydı. Batsy'den bahsediyoruz, şüpheleri asla bitmez, hatta kimi zaman "Alfred'e bile güvenmez" (Tom King Batman'ine gönderme yaptım, evet.)

Yine bu noktada Smallville bağlayacağım, hatırlar mısınız, yamulmuyorsam 8. sezonda Clark atanamayan Batman'i oynuyordu. Siyah üstüne beyaz "S" işaretli bir tişört giyiyordu ve suçla savaşıyordu. Burada da ona aşırı benzer bir şey giyip o doğrultuda hareket ediyor. Gelin görün ki bu, Batman'in "sürpriz" ziyaretinden sonra oluyor. Seride geçen, Batman'den ilham aldığı yönündeki göndermeleri de haliyle çok sevdim. 


Çok konuştum, farkındayım ^^ Son olarak bir kaç şey söyleyip gidiyorum. 

Tabii ki, Clark Kent olarak kalmıyor ve Superman'e doğru atılan adımları ve çok taze bir Supes görüyoruz. Bu noktada Supeman'i amaçsız ya da içinin boş olduğu yönünde yorumlar okudum. Ancak bunlara pek de katıldığımı söyleyemeyeceğim. Neden? Çünkü Clark normal bir yaşam sürmekte ve Supes kimliğinin sonsuza kadar sürmesini planlamıyor. Çünkü bu şekilde asla "normal" olamayacağının farkında. Bu güçlerle bir şey yapması gerektiğini biliyor, bu doğrultuda "Superman" oldu ancak bu seride, bununla ne yapması gerektiğini çok da bilmiyor. Bildiği tek şey, öylece durmamasının gerektiği.

Diğer nokta ise, kökeni. Yani nereden geldiğini bilmemesi filan -gördüğüm kadarıyla- eleştirilmiş. Buna takılmadım ben. Bilakis, Lobo'ya "Sen de mi Kriptonlusun?" minvalinden konuşması, onun bir noktadaki umutsuzluğunu iyi yansıtmış bence. 

Velhasıl kelam, oldukça "mükemmel" ve "güçlü" Supes'ın aksine, ne yapacağını bilemeyen Clark okumayı sevdim ben. Hayranlar Supes'ın ve diğer karakterlerin kökenine uymayan kısımlar olduğunu söylese de, çizgi roman bu, bir şeylerin yenilenmesi gerek. Eğer karakterin felsefesini, ve nereden ya da nasıl geldiğini etkilemiyorsa, farklı şeyler okumaya varım ben. 

Sözün özü, Superman sevmiyorsanız bile okuyun derim ben. Ya da Smallville izleyip sevmediyseniz de bu seriye bir şans verin. Çünkü American Alien daha fazlasını veriyor. Oldukça bizden olan Clark Kent'i anlatıyor. Diğer karakterler de cabası! Bu arada hikâyenin Canon olmadığını hatırlatma fayda var ^^

PS: "Smallville deyip durdun, nedir ki bu?" diyenler için söyleyeyim: 10 sezon süren Clark Kent'i işleyen bir diziydi. Kasapta bile kriptonit bulunacak kıvamda bir dizi olmasına karşın, Oliver Queen gibi DC karakterlerinin boy gösterdiği bir diziydi. Ultraman bile vardı. Ortalama -hatta yer yer ortalamanın altında- bir yapım olmasına karşın, Bart Allen'ı filan görüp, bayrak açtığımız bir diziydi. Eh, önceden kahraman dizileri böyle fazla değildi takdir edersiniz ki :') Neyse Smallville'in de  ayrı bir yazısını yazmak istediğimden bunu burada bırakıyorum :') Kendinize iyi bakın! ^.^ 


15 Aralık 2016 Perşembe

0

Goodreads Choice Awards | En İyi Grafik & Çizgi Roman Kategorisi

Goodreads, alanında çok kullanılan, benim de üye olduğum, gayet kullanışlı bir site. Sayesinde pek çok grafik roman keşfettim desem yalan olmaz. "Goodreads Author" gibi pek çok yazarı takip edebilmemiz gibi güzel bir özelliğinin yanı sıra, her yıl kullanıcılarının oylarıyla, kategoriler halinde çeşitli ödüller verilmekte. Şu an spesifik olarak ilgilendiğimiz kategori ise, "Best Novels & Comics" kısmı. Aday olan çizgi romanları sıralayacağım ve kazananı da en sona ekleyeceğim böylece aslında bir nevi "Öneri" listesi olmuş olacak.

Not: Liste en az oy alan çizgi romandan en yüksek oy oranına sahip olana doğru gitmektedir. En sonda ise kazanan eser bulunmakta ^.^

March: Book Three

March, esasında üçleme olan bir grafik roman. ABD'de İnsan Hakları Hareketini John Lewis'in perspektifinden aktarmakta. Yazarlığını Andrew Aydın, illüstrasyonu ise Nate Powell yaptı. Top Shelf'in yayımladığı ilk kitap (March: Book One) 2013 yılında çıkmıştı. March: Book Two 2015 yılında yayımlandı. Sonuncu kitap ise bu yıl Ağustos ayında çıktı.

İlk kitap, John F. Kennedy Book Awards'da ilk kez ödül kazanan grafik roman özelliğini taşınıyor. Book Two ise Eisner Ödüllerine aday olmuştu. Yine Book Three, National Book Award'da ödül alan ilk grafik roman oldu.

White Sand

Haziran 2016'da Dynamite tarafından yayımlanan White Sand, üçleme olarak planlandı. Yazar Brand Sandorsan ve Rik Hoskin, çizer ise Julius Gopez. Kitap New York Times Best Seller'de iki numara olarak yerini aldı.

Kumdan oluşan Taldain gezegeninde, kumları sihirli yollarla maipüle eden Sand Master'lar vardır. Ancak komploya uğrayarak katledildikleri zaman, içlerindeki en zayıf olan Kenton kendisinin tek kurtulan olduğunu düşünecektir. Düşmanlar her taraftan yaklaşırken, Kenton, Kriss isimli bir Darksider ile ortaklık kuracaktır.

Patience

Daniel Clowes'ın en uzun grafik romanı olan Patience, aşk temasına işlemesine karşın bir bilim kurgu aslında. Zamanda yolculuk filan var işin içinde.

Patience, Jack ile sevgili olmuştur ancak öldürülmüştür. Jack de bu durumda bir numaralı zanlı olmuştur. Olaylar gelişir ve Jack zaman yolculuğu yaparak 2006'ya gitmiştir. Patience'ın katilini bulmuştur ancak işler asla yolunda gitmez: Jack kendini 1985 yılında bulmuştur. Her "sıçrama"da Patience'ın geçmişini öğreniyoruz ve hikaye oldukça hassaslaşıyor.

Something New: Tales From a Makeshift Bride

En çok French Milk ve Displacement gibi işleriyle bilinen Lucy Knisley'in en yeni grafik romanı.

Daha çok otobiyografik çalışan Knisley bu sefer de kendi deneyimlediği bir şeyi,  kendi düğününü anlatmakta.

Kendi düğününü daha doğrusu deneyimini anlatmaktan çok bu endüstriye, kapitalizmin bu "getirisine" bakış açısını sunmakta, ucundan da feminizme değinmekte Knisley.

Small Gods: A Discworld Graphic Novel

"Sırf sen açıklayamıyorsun diye, bunun bir mucize olduğu anlamına gelmez"

Doubleday'in yayımladığı bu grafik romanın yazarı Terry Prachett, çizeri ise Ray Friesen.

Konusu ise şöyle: Kitap Brutha'nın hikayesini anlatıyor. Omnia'da, tanrısıyla yüz yüze gelecektir. Yani kelimenin tam anlamıyla yüzleşecektir. Om alçak gönüllü ve tek gözlü bir kurbağa olarak ortaya çıkacaktır ve tek gerçek inanın Brutha olduğunu keşfedecektir.

The Vision, Volume 1: Little Worse Than A Man

Marvel'dan çıkan serinin yazarı, bu aralar Batman'den ötürü epey ünlenen Tom King. Çizer ise Gabriel Hernandez Walta.

Vision kendine normal bir insanın kuracağı hayatı kurmuştur: karısı Virginia ve iki çocuğu Viv ve Vin. Çocuklar ona benzemektedir: Güçleri ve istekleri. "Normal olmaz arzusu" onlarda da vardır ve her şey çok normaldir. Yani aşırı normaldir. Çok geçmeden olanlar olacak, aile Grim Reaper tarafından saldırıya uğrayacaktır.

Rosalie Lightning

Eisner adaylığı bulunan çizer Tom Hart'ın, St. Martin's Press'ten çıkan grafik romanı.

Tom Hart, kendisi de bir çizer olan Leela Corman ile evli. Kızları, 2011'de,  ikinci doğum gününe üç hafta kala ölmüş. Tom Hart'ta bu ölümü işlemiş kitapta ve buna bağlı olarak keder, umudu kaybetme ve bu umudu tekrar bulma gibi temaları bulunduruyor. Yani anı niteliğinde bir grafik roman diyebiliriz.


The Wicked + The Divine, Vol. 3: Commercial Suicide

The Wicked + The Divine, Image Comics'in yayımladığı oldukça ünlenmiş bir seri. Bu volüm de #12 - 17 sayılarını kapsıyor. Yazarı Kieron Gillen, çizeri ise Jamie McKelvie.

Genel konusu şöyle: Tanrılar 90 yılda bir enkarne olmakta, yani insan şekline girmektedir. The Recurrence denen bu döngü gerçekleştiğinde iki yıldan fazla hayatta kalmamaktadırlar. "Sırf ölümsüz olduğun için sonsuza kadar yaşayacaksın manasına gelmiyor" gibi bir mottosu var hatta.

Rat Queens, Vol. 3: Demons

Yine Image Comics'in yayımladığı bir seri. Yazarı, Kurtis J. Wiebe. 3. Volümün çizerleri ise Tamra Bonvillain ve Tess Fowler. Bu volümün kapsadığı sayılar ise: #11 - 15

Genel konusu: Rat Queens kimdir? Tanrının yarattıklarını menfaat için öldüren bir grup. Bu karanlık komedi serisinin karakterleri de çok ilginç: Hannah the Rockabilly Elven Mage, Violet the Hipster Dwarven Fighter, Dee the Atheist Human Cleric ve Betty the Hippy Smidgen Thief. "Buffy, The Lord of the Rings dünyasında, Tank Girl ile tanışıyor!" şeklinde de özetlenmiş.

DC Universe: Rebirth #1

Evvet! Bu one-shot'ın bu listede olmasını -tabii ki- bekliyordum. Nedir efendim bu? Geoff Johns'un yazdığı, DC'nin Rebirth dönemini başlatan sayı. Çok feci olaylar olmuştu burada. Canımız, ciğerimiz, eski Wally gelmişti. Bize neler olduğunu anlatmıştı. Flashpoint olduktan sonra, Barry, her şeyi -daha doğrusu zaman akışını- düzeltmeye çalışırken neler olduğunu, birinin işe karıştığını ve kahramanlarımızın 10 yılının çalındığını söylemişti. Ay neden anlatıyorum ki, sitede zaten incelemesi mevcut: İnceleme: DC Universe Rebirth #1 --Ben okuyamam son bir cümleyle özetle derseniz, New 52'nin soru işaretleri bir nebze burada çözüme ulaştı.

Black Panther #1

Evet, Marvel'dan bir çizgi roman daha bu listede yer alıyor. Yazarı Ta-Nehisi Coates, çizeri ise Brian Stelfreeze.

Tabii ki bu sayının aday listesinde yer alması şaşırtıcı bir durum değil. Bu sayı ile Black Panther yeni bir döneme girmiş oldu ve böylece kendi serisine tekrar kavuşmuş oldu.

Bu arada seri şu an 8. sayısında. 9. sayı 28 Aralık'ta çıkacaktı yanılmıyorsam.

Paper Girls, Vol. 1

Yine Image Comics! Bu durumdan şikayetçi miyim? Asla! İsminin bile ilgi çektiği bu serinin yazarı Brian K. Vaughan. Çizer ise Cliff Chiang. Seri Eisner ve Harvey Ödüllerini almıştı.

Konusu şöyle: '80'lere gidiyoruz. Cadılar Bayramı'nın ertesi sabahı, bir grup gazete dağıtımcısı kızımız akıl almaz olaylara karışacaktır. Kızlarımız bir gaspçının peşine düşecek ve gelişen olaylar sonucunda kesinlikle 1988 yılına ait olmayan bir "Apple" ürünü bulacaklardır. Sonra gelsinz zaman yolculukları gitsin çeşitli zaman sürerlilikleri filan. Unutmadan, çizgi romanın tonu, ünlü dizi "Stranger Things" ile oldukça benzemekte.

Lumberjanes, Vol. 3: A Terrible Plan

Boom! Box gerçekten güzel işler çıkarıyor. Aday olan üçüncü volümün yazarları: Noelle Stevenson, Faith Erin Hicks, Shannon Waters. Çizerleri ise, Various ve Carolyn Nowak.

Genel konusu ise: Mal, Ripley, Molly, April ve Jo isimli bir grup kızın hikayesini anlatmakta. Bir izci kampında ilginç yaratıklarla ve doğaüstü şeylerle karşılaşacaklardır.

Dark Night: A True Batman Story

Tabii ki aday listesinde olmasına -yine- şaşırmadığım, Paul Dini'nin yazdığı ve Eduardo Risso'nun çizdiği, Vertigo tarafından yayımlanmış bir grafik roman. Benim kişisel oyum da kendisineydi :') Kazanamaması üzmedi değil ^.^

Paul Dini, Batman ve bilhassa Vertigo kelimelerini duyunca heyecanlanmamak elde değil. Ancak bu kitap kafalarda oluşan bir Batman hikayesi anlatmıyor. Paul Dini anlatıcı, ve çocukluğundan başlayarak kendi yaşamında Batman'in yerini anlatıyor. Adam West'in Batman'inden tutun da BTAS'ın arka planına kadar pek çok şeyi öğreniyoruz. Tabii ki Batman yine başkahramanımız ve Paul Dini'ye kaybettiği "umudu" tekrar kazandırıyor.

Monstress, Volume 1: Awakening

Marjorie M. Liu'nun yazdığı, Sana Takeda'Nın çizdiği, Image Comics'ten çıkan bir seri.

Konusu şöyle: Monstress, alternatif bir Asya'yı anlatıyor; 1900'lü yıllara gidiyoruz. Savaşın travmasından sağ çıkmaya çalışan bir kızın hikayesini anlatıyor, üstelik bu kız bir canavarla ilginç bir psişik bağ paylaşıyor. Üstelik bu; ikisini de dönüştüren ve ikisini de hem insanların hem de öteki dünyevi güçlerin hedefi haline getirecek bir güç.

Orange: The Complete Collection, Vol. 1

Listenin ilginçleştiğinin farkındayım. Ichiga Takano'nun yazdığı eserin konusu şöyle: Naho 11. sınıfa başla ve on yıl sonrasına bir mektup yazar. İlk başta öylesine yazdığı bu mektup bir bir gerçekleşmeye başlar ve Naho bunun gerçek bir anlaşma olduğunu fark eder. Naho'nun gelecekteki kendisi ona, Kakeru adlı bir transfer öğrencinin geleceğini söyler.
Mektup, Naho'ya bu öğrenciyi izlemesini, onu kötü geleceğinden sadece kendisinin kurtarabileceğini söylüyor. Naho onu kötü kaderinden kurtarabilecek midir?

Bu romantik bilim kurgu Japonya'da, şimdiden milyondan fazla kopya sattı.

Ms. Marvel, Vol. 5: Super Famous

Bu volümün yazarı G. Willow Wilson, çizerleri ise, Takeshi Miyazawa, Adrian Alphona ve Nico Leon.

Açıkçası bunun da listeye girmesine şaşırmadım. Kamala Khan kendine güzel bir kitle yarattı. Burada da resmi olarak bir Avenger oluyor!

Açıkçası Kamala tartışmalı bir karakter, "Tumblr kızlarına göre" gibi pek çok yorum okusam da, sevmeyenine de pek rastlamadım desem doğrudur.

Ghosts

Graphix'in yayımlandığı, Raina Telgemeier'in grafik romanı.

Catrina ve ailesi, kardeşi Maya hasta olduğu için taşınmaktadır. Cat, Bahía de la Luna için arkadaşlarını terk etmekten pek memnun değildir. Ancak komşuları ona bir sır verecektir: Bahía de la Luna'da hayaletler vardır!

Catrina pek ilgilenmese de, Maya bir tanesiyle tanışmak için oldukça kararlıdır. 


Saga, Volume 6
Brian K. Vaughan'ın yazdığı, Fiona Staples'in çizdiği, yine, Image Comics tarafından yayımlanan Saga serisi hali hazırda oldukça ünlü. Üç kere Eisner kazanması da bunu kanıtlıyor. 

Zaten biliyorsunuzdur ancak yine de söyleyelim: Galaktik bir savaş mevcuttur ve tarafların iki askeri birbirine aşık olacaktır. Bizde de Marmara Çizgi tarafından basılıyor. 

Bu cilt ise #31 - 36 sayılarını içermekte.


Eveeeet! Hala okuyan kaldı mı bilmiyorum ama sona geldik! Gördüğünüz gibi, adayların arasında graphic memoir'den tutun da dönem eseri var. Image ve Boom! Studios da bu listede yerini aldı. Ben ödülün DC ya da Marvel'dan bir çizgi romana gideceğini düşünsem de böyle olmadı. İşte açık ara oy farkıyla kazanarak şaşırtan çizgi roman: 


Adulthood Is A Myth


"Sen özel bir kar tanesi misin?

Kariyerini yükseltmek için ağ kurmanın tadını çıkarıyor musun?

Yetişkinlik, senin tamamı ile hazırlandığını hissettiğin, heyecan verici yeni bir meydan okuma mı?

Ugh. Lütfen git. 

Bu kitap geri kalanımız içindir. Bu çizgi roman, internette harcanmış tüm güzel hafta sonlarını, muhteşem bir adamla sokakta el ele tutuşmanın dayanılmaz acısını, bütün gün eve gitmenin ve tekrar pijamaları giymenin hayalini kurmanın ve bu yetişkinlik şeyinin tam olarak ne zaman başladığını merak etmeyi belgeliyor. Diğer bir deyişle, genç modern hayatın dehşeti ve beceriksizlikleri." şeklinde bir tanıtım metni hazırlamışlar zaten. Benim pek de bir şey söylememe gerek yok herhalde. ^.^


2

Değişim

Değişim: Bir zaman dilimi içindeki değişikliklerin bütünü, değişme

TDK böyle tanımlıyor değişimi. Evet, biraz eski yazılarıma benzer bir yazı yazmaya geldim.


Uzun bir süredir, bazı şeyler hakkında, ciddi kafa yoruyorum. Bunlardan biri; insan neden kötü bile olsa geçmişe özlem duyar? Neden geçmiş, "geçmiş" olunca kötü şeyler değil de hep o günlerin iyisi hatırlanır?

Cevap çok basit aslında, hepiniz şu an aklınızdan geçiriyorsunuzdur; bilinmeyenden korkma.

Ne alakası var demeyin; evet gerçekten böyle. Gelecek nedir bilemiyoruz, gelecek tekinsizdir, ne olacağı asla belli değildir. Gelecek bilinmeyendir. Otuz saniye sonrası bile gelecektir. Hani hep deriz ya, "yarına çıkacak mıyız belli değil" diye, tamam bu kadar büyük bir boyutu kast etmiyorum ancak, gelecekte nasıl bir yaşam süreceğimiz, nasıl bir insan olacağımız belli olmadığından gelecekten çok korkarız.

Oysa geçmiş öyle mi? Geçmiş yaşanmıştır; iyi veya kötü hep oradadır. Asla değiştiremezsiniz, tüm olan biteniyle zihinlere yazılmıştır. Etkisi olup bitmiştir bile, acı denen şey orada kalmıştır, sevinçler bugüne taşınmıştır. Evet,aslında acının orada kalmadığının farkındayım, ancak etkisinin azaldığını söylemek mümkün mü?

Değil. Değil. Değil.


Tamam konudan konuya atladığımın farkındayım, ancak geliyorum meseleme. Tecrübe dediğimiz iğrenç şey değiştirir insanı. Tecrübenin çiçekli yollardan kazanılmadığı kesin. Tecrübe insanı duygularından kopartır; mantığa yaklaştırır. Ve bu merdivende çıkılmış her basamak, her adımda "saflık"tan çok şey kaybeder. Saflığın geri gelemeyeceği aşikar ve bu durum insanı çirkinleştiriyor. Yani acı insanı daha kötü bir hale getirebiliyor. İnsanın aksiyonlarında görülmese bile iç dünyasında pek çok şeyi -dediğim gibi en başta saflığı- kaybettirdiği kesin.

Peki geçmişteki acıya ne olur? Aslında ondan pek bahsedemeyiz, çünkü zamanın aktığı için her an biz de değişiriz. Değiştiğimiz için de olup biten ilk acıyı o andaki etkisiyle hissedemeyiz ancak değişen birey, tecrübe denen şey ile bir yansımasını hep taşır içinde. Dolayısıyla o üzüntü aslında o anlıktır; an geçer, insan o üzüntüyü yanında taşıdığını sanır ancak bu aslında o "deneyimin" bir yansımasından başka bir şey değildir.


Eee, gelecek yoksa, geçmiş de asla değiştirilemeyeceğinden biz de an'ı yaşamak durumunda mıyız? Maalesef o da mümkün değil. Elimizde an'dan başka bir zaman dilimi yoksa, bizde şimdiye mahkum oluruz. Ancak "şimdi" güçsüzdür. Biz her saniye değiştiğimiz için "şimdiki zaman dilimi"nde ne yapacağımızı bilemeyiz. Çünkü başlangıcı yoktur ve insan yapısı itibariyle "şu an"ın farkına varamaz. Çünkü, tüm bilinirliği ile geçmiş yanı başında duruyordur. "Hayatım eskiden daha güzeldi" ya da "Keşke şunu değiştirebilseydim" gibi şu ana ait olmayan kalıplar içine sıkışmış durumdayız.

Geçmişin bir başka çekiciliği ise, bazı anların net olamaması. Mutlu olunan anlar genellikle iyi bir şekilde hafızaya atılıyor. Ancak insanı asıl değiştiren kötü anılar, beynin müdahalesine uğruyor; net olamıyor. Belki de etkisini biraz da bu yüzden kaybediyor; beyin kontrolü ele almaya çalıştığı için, istemediği kısımları çok güzel flulaştırabiliyor. İşte bazen, bu yüzden, bazı anlar bize "anlatılmış" gibi hissettiriyor. 

Dolayısıyla bize tecrübe kazandıran şeyler, bizim değişimimiz bir noktada "masalsı" oluyor. Çünkü en saf haliyle kalmıyor ve bu durumda, bizde okuduğumuz bir kitabın ya da izlediğimiz bir filmin yarattığı etkiyi yapıyor. Çünkü çok azıcık bile olsa, değişmiş bir anı aslında hiç olmamıştır.


Velhasıl kelam, ben ne bu yazıyı ne de kafamdakileri toparlayabileceğim. En temelde söylemek istediğim şey, doğada olmayan ve olmayacak kavramlar geliştirdik ve bunların içinde debelenip duruyoruz. Zaman kavramı insanlara aittir, biz de yarattığımız bu düzende sürünüyoruz. Ancak bunların hiçbiri yok; asla olmadı. 

Olan şey ise değişim; değişim de geçmiş gibi hep orada. Dünya değişir. Hiç durmadan değişir. Haliyle hiçbir şey ilk haliyle olduğu gibi değildir; bu durumda her şey aslında her an sıfır noktasında. Biz de dünyayı değiştirebileceğimizi sanan varlıklarız. Değiştiriyoruz doğru ancak her akan salise bunun gereksizliğini de yüzümüze çarpıyor. Çünkü şimdiki zaman, geçmiş olmaya mahkum. Biz de onun kaçınılmaz tutsaklarıyız. Hep sıfır noktasındayız çünkü her an yenileniyoruz. 

Eh bu saçmalamacayı buraya kadar okuyan varsa, teşekkürlerimi sunuyor ve mutlu "şimdiki zamanlar" diliyorum. An'ı keşfedersek çok büyük yol alacağız sanırım. 

Not: ilk göresel Salvador Dali'nin eseri. Diğerleri ise Rembrandt'ın oto portrelerinden kırpılmış gözler. 

3 Aralık 2016 Cumartesi

5

Carnage

İzlemeyi sürekli ertelediğim filmlerden birisiydi Carnage. Ancak Jodie Foster, Kate Winslet ve Christoph Waltz'un birlikte oynadığı bir film olunca, eninde sonunda izleniyor pek tabii.

2011 yapımı filmin, yönetmenlik koltuğunda pek tartışmalı kişi Roman Polanski var. Roman Polanski'ye karşı duruşunuz nasıldır bilmem, benimkini de bir kenara bırakalım. Başka bir yazının konusu malum. Şimdi sadece filmden bahsedeceğim, o gücü kendimde bulursam, öyle bir olaydan bahsedecek kuvveti bulabilirsem yazarım başka bir sefere. Kuvvetle muhtemel ki, yazamam. Neyse.

Dediğim gibi kadro muhteşem ve filmin IMDb puanı şu an için 7.2. Yasmina Reza'nın yapımından uyarlama film 1 saat 20 dakika uzunlukta. Konusu ise şöyle: Zachary ve Ethan isimli iki çocuk kavga etmiş, bu olay da Ethan'ın iki dişine mal olmuştur. Bu iki çocuğun ailesi de orta yolu bulmak için bir araya gelmiştir. Başta her şey yolunda gitse de, bir yerden sonra olaylar zıvanadan çıkacaktır.

Ethan'ın anne ve babası; Penelope ve Michael Longstreet, Amerikanın banliyö ailesini yansıtmakta. Michael muhteşem paralar kazanmasa da halinden memnundur. Penelope Afrika'da yaşananlar hakkında kafa yoran, kitap yazan, sergilere giden entelektüel bir kadındır.

Nancy ve Alan Cowan ise, belli ki Longstreet ailesinden daha fazla kazanan bir aile. Longstreet'ler kadar entelektüel olmadıklarını görüyoruz. Nancy, evliliklerinde büyük yükü taşıyan kadın rolünde. Çalışan ancak, çocukla, evle iligili olan bütün sorumlulukları üstlenmiştir. Alan ise sürekli telefonuyla iş halletmeye çalışan bir iş adamı rolünde. Ama sürekli. Sürekli yani. Sinir bozar derecede telefonuna yapışık bir adam.


Karakterler böyle. Film tek bir mekanda geçiyor. Longstreetler'in evi. Bayılıyorum ben tek mekanda geçen filmlere. Hatta daha önce başka bir örneğini blogumda da yazmıştım (Bkz: Man From Earth). Filmin işleyişi ise ilginç, hani "iki ailenin toplanıp aradaki sorunu halletmeye çalışması ne kadar ilginç olabilir ki?" diyebilirsiniz. Ancak oluyor işte. Taraflar en başta aşırı medeni iken bile bir gerginlik hissediyorsunuz. 

Tabii film, sadece iki çocuğun kavgasının çözümünü anlatmıyor ki, öyle bir çözüm yok aslında. Taraflar film ilerledikçe hayatını ele almaya başlıyor; hatta o çok kültürlü Penelope'nin kocasına şiddet uygulamaya çalışırken bile görüyoruz. 

Ufaktan da olsa mesaj da veriyor. Misal, Zachary'nin yaptığı şeyden pişman olup olmaması konusunda, aşırı sinirli olan Nancy "Sen o hamsterı sokakta bir başına bıraktığında pişman oldun mu? Öyleyse benim çocuğum niye olsun?" minvalinden laflar ediyor. Aslında şiddet uygulayan çocuğunu savunmak niyetinde değil, ancak o noktaya geliyor. Ufaktan da olsa Nancy'nin hayvana olan zulmün, insana yapılandan daha kötü olduğunu düşünüyor. Bana öyle geldi. Haksız diyebilir miyiz? Bu da ayrı bir yazının konusu. Bu gibi başka noktaları yakalamak mümkün.


Oyuncuların her biri döktürmüş. Özellikle Christoph Waltz'un kredisini vermeden geçemeyeceğim. Evet kendisine sempati duyduğum doğrudur. Bu arada özellikle Kate Winslet ve Jodie Foster'ın diyalogları harika. Gerçekten, pek çoğu birer quote niteliğinde. Bir de ilginç olan şey; taraflar. Taraflar o kadar çabuk değişiyor ki, ne olduğunu anlamıyorsunuz. Bir anda kadın dayanışması oluyor derken bir anda değişiyor. Christoph Waltz herkese gömerken -ehem- bir anda viski ve puro keyfi yapabilecek bir an geliyor. Kate sarhoş olup bambaşka bir kafa yaşıyor.

Sonuç olarak, hiç ilginç olmayan bir konunun muhteşem ilginçlikte işlendiği bir film olmuş. Sürekli "eee n'olacak şimdi?" diyorsunuz. Zaten hemencecik akıp gidiyor. Yetişkinleri ele alan güzel bir film olmuş. Ben beğendim. Olmuş bu.

Ah finalinde mi? Onu söylemeyeyim ancak yetişkinler bazı şeyleri ciddiye almada, olduğu gibi bırakamamakta ustadır. Bunu gördük. Çocuklara elleşmeyin arkadaşlar. Onlar bulur bir yolunu ^^


Alan Cowan: Nancy, it's absurd to drink in your condition.
Nancy Cowan: What condition?



27 Kasım 2016 Pazar

8

Dönem Filmleri 1 | The Dressmaker

İzleyeli bayağı zaman geçti aslında. Ancak bu film hakkında bloguma yazmasam gerçekten olmazdı. Bu arada, belki bilirsiniz, dönem filmlerini çok severim ben. Blogumda da dönem filmleri üzerine yazmak istiyorum. Neyse filme dönelim, ilk posterini gördüm filmin ve çok etkiledim. Bütün asaletiyle Kate Winslet ve elindeki "Singer" kutu ile adeta "beni izle" diye bağırıyordu. Konusuna bakmadan açtım filmi ve aslında portatif bir hayat süren bir kadını izleyeceğimi düşünüyordum. Pek de öyle değilmiş şimdiden söylemek lazım.

Filmle ilgili ayrıntılara girecek olursam: 2015 yapımı, Rosalie Ham'ın romanından uyarlanmış bir yapım. Yönetmenliğinde Jocelyn Moorhouse var. Baş rollerde ise Kate Winslet ve Liam Hemsworth'ü görüyoruz.

Çocukluğumdan beri -aslında Titanic'i izlediğimden bu yana demek daha doğru- Kate Winslet'e tuhaf bir sempati beslerim. Çok da asil bir duruşu var kadının. Eh, İngiliz olmak bunu gerektiriyorsa demek ki ^^ Haliyle posteri görünce, bu filmi izlememek benim için mümkün değildi. Bence sizin için de değil. Resmen "beni izle" diye bağırıyor.

Yalnız uyarayım ki, film hakkında oldukça subjektif yorumlar yapacağımdan spoiler verebilirim, hiç emin değilim. Bu arada uzun zamandır kafamda olan "Dönem Filmleri" dosyasını açmış bulunuyorum. Hadi hayırlı olsun. Evet evet, biliyorum; hepiniz (!) ama hepppppinizz (!!) bu günü bekliyordunuz. (!!!) Eh, sizi bundan mahrum bırakamam değil mi? (Bunlar hep şakalar komiklikler, başka bir şey değil. Sonuçta ben hala kişisel blog yazarıyım ^.^)


Konusu ise şöyle: Tam bir Femme Fatale olan Tilly, Avustralya'ya, çocukken ayrılmak zorunda kaldığı yere dönmüştür. Lanetlendiğini düşünen Tilly, geçmişte yaşadığı kötü bir olayı, daha doğrususu oradan ayrılmak zorunda kalmasını çözmeye çalışacaktır.

Evet, Kate Winslet Tilly karakterine can vermekte. Tilly, (görselde de fark ettiğiniz üzere) oldukça öz güveni yüksek bir kadın. Kasabaya geldiği gibi kadınları değiştirmeye başlıyor. Tasarladığı kıyafetlerle kadınların görünümünü değiştirirken, aslında onların karakterlerine de dokunuyor; değişimi yaşayan kadınlar kendine güvenmeye başlıyor. Ancak bizim meselemiz bu değil tabii ki.

Geçmişte yaşadığı olayı çözümlemeye çalışırken, çok değişik karakter profilleri görüyoruz. En başta, giydiği kıyafetin bir Dior olduğunu (Daha doğrusu Tilly, Dior'dan etkilenip kendi tasarlıyor) fark eden bir polis memuru görüyoruz. "Eee, bir polisin böyle bir şeyi fark etmesi imkansız değil ki" diye düşünebilirsiniz, ancak filmin ilerleyen kısımlarında bu memurun biraz renkli bir karakter olduğunu ve bu yönünün, Tilly'nin kasabadan ayrılmasında önemli bir yeri olduğunu öğreniyoruz. Diğer farklı bir karakter ise: Tilly'nin annesi. İlk etapta Tilly'yi tanımamazlıktan geliyor, hatta Tilly ona yardım etmeye çalıştıkça onu uzaklaştırmaya çalışıyor. (Bu doğrultuda "İmdat, tecavüz ediyor" gibi bağrışlarını duymanız mümkün) Daha sonra, aslında, Tilly'nin geldiği yere dönmesi için bunu yaptığını anlıyoruz. Diyorum ya, biraz değişik karakterler var diye.

Tabii olay, Tilly'nin geçmişini aydınlatmasının etrafında dönse de, alt metinlerinde daha farklı mesajlar da verilmiş. Mesela, Tilly'nin düşmanı diyeceğimiz karakterler kasabaya bir terzi daha getiriyor ve bu ikisinin rekabetini görüyoruz. Gerçi, pek de rekabet oluyor diyemem. Çünkü görmüş ve geçirmişliğiyle Tilly, pek de çaba sarf etmeden moda alanındaki farkını ortaya koyuyor. Bu noktada biraz feminizm kokusunu almak mümkün; dikişi annesinden öğrenen Tilly, Avrupa'yı gezmiş, pek farklı moda şehirlerinde bulunarak -dikişi öğrenmiş diyemeyeceğim- modayı içselleştirmiş.


Alt metinlerden devam edecek olursam, eiketlemenin nasıl yanlış bir şey olduğunu görüyoruz. Tilly'nin annesinin, sözde toplum normlarına, sözde aile yapısına ters olan (yollu kelimesini kullanmak istemedim) bir kadın olarak lanse edilmesini ve bu doğrultuda dışlanmasını muhteşem yansıtıyor. Tabii ki toplumun kendine tehdit olarak gördüğü bu kadının çocuğunun dışlanması da pek şaşılacak bir durum değil. Yanlış anlaşılma olmasın, Molly -Tilly'nin annesi- oldukça senden, benden, bizden bir kadın. Sadece genç yaşta bir hata yapmış, -daha doğrusu aşık olmuş- ve bunun ceremesini yıllarca çekmiş bir birey. Tilly'yi tanımamazlıktan gelmesinin sebebi de bu; onsuz bu kasabadan uzakta kurduğu hayatına devam etmesini istiyor.

Bir diğer nokta ise, toplumun bireyleri çok yüzeysel tanıması, derinlerde o kişi iyi mi kötü mü ayırt edememesi. Yani, Tilly'nin babası olacak herifin, nasıl bir sapık olduğunun çözümlenemiyor, ancak kolay ya, Molly çok rahat dışlanıyor. Bu doğrultuda toplumdan dışlanmamak için Tilly'nin hayatıyla oynayan birey profillerini görmek de mümkün. 


Liam Hemsworth'e gelirsek, yerine başkası da olsa olurmuş :') Yani böyle hissettim ben bilemiyorum. Kendisi ise, söylenenlere takılmadan Tilly'ye aşık olan, her zaman yanında bulanan kişiyi oynuyor. Ancak filmin kendi içindeki masalsılığı da sanırım bu yolla veriliyor; dört dörtlük insan profili ve Tilly'nin ellerinden kayıp gidiyor. Bu noktada "Tilly gerçekten lanetli mi ya?" düşüncesi geliyor akla. Yok tabii öyle bir şey, sonuçta bu aslında bir intikam öyküsü. 

Masalsılık biraz çekim açılarında, ışıklarda ve mekanlarda da vardı. Hatta bir kaç yerde Tim Burton havası sezmedim değil. Ama ben bunu her haltı Tim Burton'a bağlama hastalığıma veriyorum ^^ İşleyişinden bahsedecek olursam, gizemli, yer yer komik, yer yer trajikomik bir dalga ile ilerleyen, güzel bir akışı var. 

Toparlayayım artık, "Toplumun düşmanı birey" temasını gayet iyi işleyen, bağnazlığı, sürü psikolojisinin ne fena bir şey olduğunu, insanın ne kadar güçlü de olsa yakıp gitmek istediğini anlatan muhteşem bir film olmuş. Sevdim ben seni. Olmuş bu film. Eklemeden edemeyeceğim, o kıyafetler, o makyaj neydi be! Kate Winslet rulezz!


"Onlar için çalışıyorsun ama ne yaparsan yap seni sevmeyecekler."
Hatcik

22 Kasım 2016 Salı

0

Okunası Grafik Romanlar

Ufak çaplı bir grafik roman öneri listesi yapayım dedim. Ancak şimdiden uyarayım ki, bu küçük listemizde DC Comics ya da Marvel'dan herhangi bir eser yer almamakta. Biraz daha farklı tatlar isteyenlere gelsin.

Karanlık Güzel | Beautiful Darkness


Daha önce blogda uzun uzun yazmıştım: Beautiful Darkness | Karanlık Güzel (Eseri okumadıysanız bu yazıdan uzak durmanızı salık veririm)

Drawn and Quarterly tarafından çıkarılan bu eser Fransız ekolünden gelmekte. Yazarı Fabien Vehlmann olmakla birlikte çizeri Kerascoet olarak anılan Marie Pommepuy ve Sebastien Cosset tarafından yapılmış. Bizde de Arka Bahçe Yayıncılık tarafından çıkarıldı. Zaman kaybetmeden okuyun derim!

Aurora ve sevgilisi Hector ile tatlı tatlı çayını içmekte, kankası Plim ise buluşmalarının iyi geçmesine yardımcı olmaktadır. Her şey iyi giderken, ev bir anda damlaya başlar. Evet evet! Bildiğiniz kırmızı kırmızı akıyor. Bu felaketin ardından anlarız ki, Aurora ve diğerleri başka bir dünyaya geçmiş: Kendilerinin küçücük olduğu bir evren! 

Eseri ilginç kılan, o çocuksu çizimlerin ardında aslında muhteşem derecede insanın sinirini bozan bir hikayeyi işlemesi. Şöyle ki, çürümeye durmuş küçük bir kızın cesedi ve içinden çıkan küçük insanların başından geçenler anlatılıyor ve biz zamanın ilerleyişini bile cesedin çürüme evreleriyle ayırt edebiliyoruz. Hafif bir Sineklerin Tanrısı rüzgarı esmekle birlikte Alice Harikalar Diyarında'dan tutun da pek çok masala; Psikotisizm'den Nevrotizm'e kadar göndermelerle dolu. Eserin bir diğer yönü ise okuyucuyu aktif kılması. Yani açık bırakılan noktalar var ve buraları siz tamamlıyorsunuz. (O kızcağızın nasıl öldüğü, avcının bir katil olup olmadığı gibi noktalar mesela.)


Seconds


Bryan Lee O'Malley'nin 2014 yılında yayımlanmış grafik romanının konusu şöyle: Katie bir gece uykusundan uyanmıştır ve çekmeceli dolabının üzerinde bir parıltı görmüştür. Uykuyla uyanıklık arasında gidip gelen Katie bunu hayal gücüne vermiştir. Beyaz saçlı bu varlık "Eğer işler yolunda gitmezse, unutma!" deyip çekmeceli dolaba girip kaybolmuştur. Katie dolabın içine bakmıştır ancak, içinde bir çorap bile yoktur. Zaman geçer ve Seconds'da şef olan ve hayatından pek de memnun olmayan Katie ikinci bir restoran açma kararı verir. Olan çeşitli olayların sonucunda "İşler nasıl bu kadar ters gidebildi?" diye düşünürken, o rüyayı hatırlar. Dolabı karıştırı ve gizi bir bölme bulur. Bölmeden bir hediye kutusu, hediye kutusunun içinde ise bir not ve -sihirli- bir mantar bulmuştur. Notta şu yazmaktadır: 

"İkinci Şans Bekliyor

1. Hatanı yaz
2. Bir mantar ye
3. Uyumaya git
4. Yenilenerek uyan"

Evet, bu sayede Katie hatasını düzeltme fırsatı yakalamıştır. Bir süre sonra sihirli mantarların kaynağını bulacaktır ancak hatalarını düzelttikçe işler daha da fenalaşacak, Katie hayli zor durumlara sürüklenecektir. Açıkçası bunun gibi oldukça sıradan insanları anlatan içine de hafif bir fantastiklik katılan yapımları seviyorum. Seconds bunun güzel bir örneği.

Bunun yazısını sonra ayrıca yazacağım ^^

Wild Children 


Bunu da yazmıştım: Wild Children

Image Comics tarafından 2012'de çıkarıldı. Yazarı Ales Kot, çizer ise Riley Rossmo. Peki ne anlatır?

Oldukça ünlü olan "Hiçbir zaman okuduğum okulun eğitimime karışmasına izin vermedim" sözünün bu grafik romanı özetlediğini söyleyebiliriz. Şöyle ki; Uberland Lisesi'nin birbirinden zeki ve geleceği parlak beş çocuğu bir başkaldırı düzenleyerek, okul yönetimini ele geçiyorlar. Ve webcam aracılığıyla yayın yapmaya başlıyorlar. Eğitim sistemini ve pek çok şeyi eleştiriyorlar.

Bir fikri, mesaj kaygısı olan bir grafik roman ancak çok çok sürükleyici. Karakter gelişimi olmasa da (Böyle söyledim diye eksi bir yön olduğu sanılmasın) çok güzel bir noktada ters köşe yapıyor. Bence okuyun! (Not: O kurşunların nereye gittiğine çok iyi bakın!^^)

Nimona


Kahraman olamadığı için villain olmak durumunda kalan Lord Ballister Blackheart, bir şekil değiştiren (shapeshifter) olan Nimona ile tanışacaktır. Daha doğrusu Nimona zorla kendisini onun sidekick'i yapacaktır. Daha sonra Ballister'ın baş düşmanı Ambrosius'u alt etmek için çeşitli işlere gireceklerdir. 

Okuması çok zevkli bir grafik roman. Ballister'in neden kahraman değil de villain olmak zorunda kalması biraz iç burkucu, Nimona ise oldukça eğlenceli. Özellikle Nimona'nın sürekli "Evet, kimi öldürüyoruz, nereyi patlatıyoruz, şurayı da yakalım mı" minvalinden cümleleri, Ballister'in ise -villain olmasına karşın- "İnsanları öylece öldürüp ortalıkta gezemezsin." gibi cevapları güldürüyor. İşin içinde ejderhalar filan da var! Az buçuk "süper kahraman çizgi romanı" kültürüne de gönderme yapıyor. 

Noelle Stevenson'ın ilk grafik romanı gayet eğlenceli, gayet başarılı anlayacağınız. Bu arada kitap ilk webcomic olarak, Tumblr'da yayımlandı. (Gördüğünüz gibi Tumblr aslında kötü bir şey değil^^) Daha sonra, 2015 mayısta HarperCollins baskısını yaptı. Haziran 2015'te 20th Century Fox Animation, animasyon uyarlamasının haklarını satın aldı. Ay gidin okuyun işte :') 

Rebetiko


Bunu da yazmıştım: Rebetiko

Bu da Fransız ekolünden gelmekte. David Prudhomme tarafından yazıldı. Bizde de Aylak Kitap tarafından çıkarıldı. 

Öncelikle, Rebetiko'yu tanımlamamız gerekirse, kökeni İzmir'de doğan, Yunanistan'da olgunlaşan bir müzik türü. Hatta Doğu kökenli Yunan Blues'u diye tanımlayanlar da var. Neyse, konumuza geçeyim.

Yaşadığımız nüfus mübadelesi sonucunda buradan pek çok kişi Yunanistan'a döndü. Bu eser de buradan göç eden ama orada da dışlanan insanları konu edinmekte. Baskıcı bir rejimin olduğu dönemde (1936, Atina) müziklerini yapmaya çalışan ancak müziklerine karışan "Türklük"ten ötürü dışlanan bu insanların hayatlarının çok kısa bir kesitine şahit oluyoruz. Okuduğunuz zaman "Vaoovv, hayatımın eseri" demeseniz de farklı bir tat bıraktığı kesin.











14 Kasım 2016 Pazartesi

2

Julieta

Evvvet! Bir Pedro Almodovar filmi ile buradayım. Hayır filmekimi'ne gidemedim. (Hayatıma bir kez daha sövüp geliyorum, bi' saniye). Ve hayır, yakın zamanda filmi izleme gibi bir niyetim yoktu. Ancak Hikaruivy de blogunda yer vermişken izlememek olmazdı. Bu arada onun yazısı için tıktık. Hadi okuyun gelin bekliyorum ben. Bu arada yazıya başlamadan söyleyeyim, gidişat nasıl olur bilemiyorum. Kafama ne eserse onu yazacağım, yani spoiler olabilir, aman dikkat! ^^

Film henüz bu yıl çıktı. Filmle ilgili detayları imdb'den bakabilirsiniz. Konusu ise şöyle: Ellili yaşlarda olan Julieta bir gün yolda eski tanıdık bir yüze rastlar ve bunun üzerine sevgilisi ile Portekiz'e gitmekten vazgeçer ve Madrid'de kalır. Apar topar eski dairesine taşınan Julieta'nın yaşam öyküsüne tanık olacağız. Bu arada film üç adet hikayeye dayanmakta. Hikayeleri henüz okumadığımdan ötürü filmin bu yönüne bir bakış açısı getiremeyeceğim. (Okuyunca editlerim belki.)(Editlemem)(Aman bilmiyorum)

Afişten de anlayacağınız üzere film tam bir Almodovar filmi. Renkler, geçişler filan çok güzel. Film hakkında bir bilgiye sahip olmadan izleseniz "Bu Almodovar filmi ya"derdiniz yani. Neyse parça parça gideyim.

Film başlar başlamaz kırmızının odak noktası haline getirilişini görüyoruz ve bir anda kırmızılar içinde Julieta beliriyor. Çok hoş bir kadın olduğunu söylememe gerek yok ve ilk andan itibaren bir yaşanmışlık hissediyorsunuz ve bu kadının hikayesini öğrenmek istiyorsunuz. Kızına yazdığı mektupla geçmişine gidiyoruz ve yaşadıklarını bir bir öğreniyoruz.

Almodovar ve renklerle olan ilişkisini Julieta'nın bilhassa gençliğinde görüyoruz. Ancak gittikçe bu renkler sıradanlaşıyor pek tabii Julieta da durgunlaşıyor. Üstelik Julieta hikâyesinin başlangıcından veri hak verilen karakter. Yani, Volver'e göre buradaki erkek karakterler o kadar can yakıcı türden değil. Bu doğrultuda Julieta feminizmin doruklarını yaşayan bir kadın da değil. (Burada tabii ki feminizmi erkek düşmanlığı gibi göstermiyor, kurulan dengeden bahsetmeye çalışıyorum.^^)

Öncelikle Julieta trende eşi olacak insanla yani Xoan'la tanışıyor ve ileriye gidiyorlar. Daha sonra Xoan'ın yanına gittiğinde, Xoan'ın zaten hali hazırda evli olduğunu ancak karısının Julieta oraya gitmeden hemen önce öldüğünü öğreniyoruz. Eh, film Julieta'nın hikayesini anlatacak, bizim de Julieta'nın tarafında olmamız gerekli. Empati / Sempati dolayısıyla, biz bu hanımefendi ile ilgili hiçbir şey öğrenemiyoruz. Çünkü -bilmese de- Julieta ikinci kadın durumunda. Ama dediğim gibi biz Julieta'nın tarafında yer almamız gerektiğinden, bu kadınla ilgili hiçbir şey öğrenemiyor, ona bir sempati veya yakınlık duyamıyoruz.

Julieta'nın farklı farklı kişiler tarafından -yani dönem değiştikçe oyuncu da değişiyor- hoş bir detay olmuş. Özellikle saçlarını kurulama sahnesinde havluyu kaldırınca Julieta'nın yaşlanmış olduğunu vermek çok çok güzel bir sahneydi. Hani sıfır prodüksiyonla bu kadar etkileyici olmak -en azından benim için- zordur. İnsanın acıyla olgunlaştığını, deyim yerindeyse piştiğini böyle güzel bir şekilde vermiş Almodovar.

Filmin ilginç bir romantizmi var, daha doğrusu buna Almodovar klişesi diyenler de var. Bana kalırsa biraz "Eden bulur" durumu işlenilmiş. İki eşini de aldatan Xoan öldü, annesine yokluğuyla yıllarca tabiri caizse işkence eden kızı yine çocuğundan çekti. Xoan'ın Julieta'yı aldattığı kadın -hem de arkadaşıydı- felç oldu. Yani evet, kesinlikle bir "Eden bulur" durumu sezdim.

Bir diğer noktası ise, yine bir nokta ise, feminizm. Julieta, kocasının kendisini aldatan kadınla arkadaş kalabilmiş, en azından iletişim kurabildiğini görüyoruz. Bu durum bence, biraz da Julieta'nın olayları kabullenişini yansıtıyor. Üstelik Julieta mesleğini yapmaya çabalayan bir kadın olarak verilmiş. Bu noktada Ulysses ile ilgili sahne çok güzeldi.

Anita'nın biraz boş bir karakter olması, arka planının doldurulmaması yine onu haklı bulmamamız içindi bence. Filmde sabit kalabilen bir karakter de yok, herkes, her şey bir yere savruluyor. Anlayacağınız değişim de çok iyi işlenmiş. Aşırı duygusala bağlanmadan akıcı bir şekilde vereceğini verip gitmiş Almodovar reyiz.


Sonuç olarak, gayet güzel bir Almodovar filmi. Belki başyapıtı değil ancak olmasına da gerek yok. Bütün renkleriyle, geçişleriyle, karakterleriyle, mesajıyla, kıyafetleriyle, makyajlarıyla, objeleriyle, her şeyiyle "Olmuş bu film." Bu arada film bitmiyor. Her şekilde en başa dönen karakterlerimiz, daha doğrusu Julieta, kızına doğru gitmeye başlıyor. Film bitmiyor çünkü onca zamanın kaybıyla, bu ikilinin hikayesi yeni başlıyor. Yaniiiiiii izleyin işte (:

"Yokluğun hayatımı dolduruyor ve onu yok ediyor."


10 Kasım 2016 Perşembe

0

Geek-Girl #1


Yayınlandığı Tarih: 02.11.2016
İçerdiği Sayı: Geek-Girl #1
Yazar: Sam Johnson
Çizer: Carlos Granda
Yayıncı: AAM-Markosia

Selamlar! Geçenlerde tesadüfi bir şekilde bu sayıya denk geldim, ilgimi de çekince okudum. Batman'i yazmadığım şu günlerde -hiç kimse de fark etmedi, aşk olsun!- Kafe'ye yazayım da bir ateş almış olayım dedim. Bunun gelecek sayılarını yazmayı düşünmüyorum açıkçası. İlginç geldiği için paylaşayım istedim. Aslında tanıtım yazısı yazacaktım ki, henüz nasıl seyredeceği belli olmayan -yani henüz güvenmediğim- bir şeyi önermeyeyim dedim. Onun için ilk sayının yazısını yazıyorum, bir şans verip vermemek size kalmış ^^ 


Spoiler

Sayı bu malum kızımızın gökyüzünde salınması ile başlıyor. Sonra aniden başka pelerinli bir kızın, sayko bir kız tarafından bu diğer pelerinli arkadaşımızı elektrik manyağı yapıyor. -Ben buralardan uzaklaşalı anlatımım yine kaymış, neyse- Geek-Girl, Neon Girl'ü hastaneye kaldırıyor.Neon Girl, bizim elektrikli psikopatı bulmasını istiyor ve burada Geek-Girl'ün güçlerini nasıl kazandığını öğreniyoruz. Gençler üniversiteden arkadaşlarıyla bir barda takılırken, Jeff, bir gözlükten bahsetmeye başlar. Bu gözlüğün insanlara güç verdiğinden söz eder. Kızımız da bu gözlüğü ister ve strip poker oynayarak bunu kazanır. Daha sonra Neon Girl ameliyata alınır ve Geek-Girl'e bu elektrikçi kızı bulmak kalır. Geek olmayan Geek-Girl'ümüz Ruby,  gelişen olaylar sonucunda çok fena rezil olacaktır ve yolu elektrikçi kızımızla kesişecektir. 


Görüş

Bir hayattan kesit (slice-of-life) çizgi romanı gibi dursa da, süper kahraman janrı buna pek izin vermiyor. İzin vermediği gibi de aslında bir süper kahraman çizgi romanı olmayacağının haberini de veriyor. Çizgi roman janrı ile onu karikatürize etmeden dalga geçiyor. Zaten çok da bir olay örgüsünün olmadığını söylemek yanlış olmaz. Yapılan Batman (ve çizgi roman) göndermelerinin gayet hoş olduğunu da eklemem gerekir.

Benim en sevdiğim nokta ise, gözlük! Evet bildiğiniz gözlük! Bilirsiniz, Superman dolayısıyla gözlük gerçek hayata adapte olma, kimliği gizleme simgesi olmuştur. Burada Ruby'ye güçlerini kazandıran şeyin bu olması hoşuma gitti. Gerçi nasıl çalıştığını tam anlamadık ama olsundu :')

Yetişkinlere hitap ettiğini söylemek gerek. Kullanılan dilin, üniversite çevresinde geçmesinin ve başka şeylerin bu doğrultuda tasarlanmış olduğunu söyleyelim. Bir de protagonistin kız olması, çizgi romanın özellikle hanımlar için çıkartılmış olduğunu düşündürtmesin. Bir de son dönemde okuduğum çizgi romanlar arasında "objeleştirme"yi en çok burada gördüğümü söyleyebilirim. (Objeleştirme erkek karakterler için de yapılsa da burada hanımlar üzerinden yürüdüğünü söylemem gerek)

Bunlar haricinde çok da söyleyeceğim bir şey yok. Eğer unutmazsam, bir kaç sayı daha okumayı düşünüyorum. Belki farklı bir tat verebilen bir seri olur, değil mi ama?^^ 

Puan: 7 / 10

*Yazı Çizgi Kafe'ye gidecektir*



26 Ekim 2016 Çarşamba

4

Bu Bir Mim Yazısıdır

Aslında bir değil iki adet mim yazacağım. Bari ikisini bir postta yayımlayayım dedim. Çıtır blogger Ayşe Yıldırım mimlemiş beni sağ olsun ^^ Çıtır dediğime bakmayın gayet güzel içerikleri var. Öyleyse mimlere geçeyim hemen ^^


Blog yazmaya nasıl başladın?
İlgilendiğim şeyler hakkında çene çalmak istiyordum ve bunların bir yerde kayıtlı olması fikri de hoşuma gidiyordu. Abim de gazı verince açtım. Belki de abim o kadar ısrar etmeseydi açmazdım. Aman neyse, öyle böyle bugüne gelmiş olduk ^^

Bloguna daha önce yazmadığın bir tarzda yazacak olsan bu ne olurdu?
Şimdi benim blogu bir düşündüm de... Bence buraya uğrayan "Bu kızın kafası karışık" der zaten. Ben içerik açısından kendimi kısıtlamıyorum yani, bugün çizgi roman hakkında yazarım yarın bambaşka bir şey, belli olmaz. Ama illa da örnek verecek olursam aşk temalı olmayan bir hikaye yayınlamak olabilirdi.

Bloglarda en çok okumayı sevdiğin konular nedir?
Dizi, film, çizgi roman incelemesiiiğğğ ^^ Çok şaşırttı değil mi? Bence de asdfghjk Aslında ben her şey hakkında okuyorum ya :/

Hayatta en çok yapmak istediğin şey nedir? 
Avukat olmak. Artık olabilir miyim hayat? Lütfen bak kırıyorsun beni. Biraz daha ütopik olursam Vassar College'da bir dönem eğitim alabilmek. Aslında tam sorunun karşılığı olmadı ama... Öyle işte. Yalnız ne düz insanım, millet Everest'e tırmanmak falan der. Bense "Vassar College'da iğitim ilibilmik" Neyse, hayalimle mutluyum ben ^^ 

Vassar College, 1961
Geçelim bir diğer mime. Bu favoriler ile ilgili ^.^

Bu yaz okuduğun en güzel kitap? 
Sanırım, çok fazla çizgi roman okuduğumdan, kitap okurken artık pek kurgu okumuyorum. Bu yüzden bu soruya Görme Biçimleri - John Berger diyeceğim. (Bonus: Popüler Kültürü Anlamak - John Fiske. Tek bir tane ile sınırlı kalabileceğimi düşünmediniz herhalde ^.^)



Bu yaz okuduğun sana hayal kırıklığı yaratan kitap?
Çok üzülerek söylüyorum ki: Baba. Kitap kesinlikle kötü değil. Ama işte beklentiler...



Bu yaz izlediğin en güzel 3 film? 
The Dressmaker, Macbeth, The Help

Bu yaz dinlediğin en güzel şarkı?
Benim için yeni bir şarkı değil ancak Rainbow - Temple of the King'i sürekli dinledim. Yazarken, çizerken, yürürken, gülerken, kısacası hep bu şarkıyı dinledim yaz boyunca. 

Bu yazıyı bir kelime ile tarif et...
Yaz benim için çok da güzel geçmedi. Hatta geçirdiğim en çetin yazlardan biriydi. Onun için kesinlikle: Stres.

Mimleyelim öyleyse! Yazmak isterse canım blogger dostum MyDestiny'yi davet ediyorum.Yazmak istemezse kesinlikle müessesemizde ısrar yoktur, asla kırılmaca gücenmece olmaz. Öyleyse kendinize iyi bakın ^^