25 Kasım 2012 Pazar

4

İlk Mim Heyecanı: "5 Şey"

Eveeeeet! Bende ilk mimimi almış bulunmaktayım! Takip ettiğim bloggerların sürekli birbirlerine mim gönderip beraber gırgır yapmalrına çok özeniyordum doğrusu. (Kıskanç Hatice karşınızda :D) Köşeden köşeden bakıp bakıp 'bende isterem benim niye yoh?!' diyordum. (Küçük Emrah bakışı devreye giriyor burada) Ancak sevgili unnim Hikaruivy beni mimlemiş sağolsun, var olsun. :* :*
Ozaman mime geçelim. "5 Şey" 
Bu arada bu da benim temsili resmim ^_^ 


ilk mimimi görünce verdiğim tepki ahahah :D 

Hatice'nin Çantasındaki 5 Şey
Benim çantamda öyle çok şey olmaz. Şimdi saymaya başlayınca çıkrık çarşısına dönermiş :D
Bi kere akbilim kesinlikle olur. Cüzdanım, kalemliğim, rimelim olur. Islak mendil, mutlaka bir kitap olur, saçma salak notlar yazan bir sürü kağıt, (evet çıkarmaya herzaman üşenmişimdir) ne alaka bilmiyorum ama bütün çantalarımda poşet varmış şimdi farkettim (?!) ve bir adet ince veya kalın defter.
5 şeydi değil mi? :D 

Odamdaki Favori 5 Eşya 
Hııım gelelim bu bölüme. Ozaman ben size şöyle göstereyim; 

 
Genel olarak en sevdiğim şey kütüphanem(iz), okumadığım yığınla kitap var ama hepsi elden geçicek inşallah. Abim bu kitapların hepsini okudu. 
(Roman ve hikayeler genel olarak sol tarafta yer alsada  ortadaki raflarda da var ^_^) 
 Ama özel olarak soruyorsanız sizi şöyle alayım:

 Death Note'larım benim canım. Serinin kalanıda yakında tamamlanıcak inşallah. <3

Çok güzel bi şekilde yamuk çekmişim :D
Böyle ince uzun arkası ahşap fotoğraflarımız var, kadıköyden almıştık. Odanın kısım kısım yerlerini böyle grup halinde süslüyorlar. Bunlarıda çok seviyorum =D 



Birde Truva atı şeklinde biblomuz var ama biz onu kitap tutacağı şeklinde kullanıyoruz ehehehe :D Çanakkale'den gelmişti, odamdaki en sevdiğim şeylerden biri.


Abimle bizim motor sevdamız bitmez, böyle küçük küçük motorlarımız var. Ama en sevdiğim bu, neden bilmiyorum. 

Eveeet, Metallica'nın S&M isimli albümü en en en sevdiğim eşyalardan biri! Bunu bulmak için bayağı uğraşmıştım. Ne zaman D&R'a gitsem "kalmamış" lafını duymaktan bıkmıştım. Ama sonunda buldum. Benim canım albümüm :3

Bu Ay Yapmayı Planladığım 5 Şey

1. Okulda devamsızlık yapmamak ^^
2. Derslerime çalışıp zayıflarımı düzeltmek ^^
3. Okumayı planladığım kitapları okumak
4. Abimle yaptığımız şu tabloyu artık bitirmek
5. Çözmem gereken ama çözmediğim testleri bitirmek (1 Ay sonra: -Hiç birini çözmedi-)
İşte bunlar. :D 

Almak İstediğim 5 Şey

1. Samsung Note II ^^ 
2. Trençkot (Çok seviyorum namussuzları ^^)
3. Death Note'un serisinin kalanı
4. Abime bir adet Iron Maiden albümü :3 
5. Harici bellek (Bilgisayara sürekli bi şeyler indirmekten yer kalmadı la, ciddiyim :D)

Seni Mimleyen Kişiden Etkilediğin 5 Şey
Hımm en iyi bölüme geldik sanırım. Başlayalım o zaman...
1. İdealist olması, Amerika'da eğitim alıp şu anda öğretmelik yapan biri Hikaru unni, çok iyi bir profesör olma yolunda çok iyi ilerliyor.
2. Dizi, Film & Kitap kültürü. Bizde kendimizi ilerletmeye çalışıyoruz işte ^^
3. Şu yazıya göndereyim sizi. Hikaruivy unni'nin bu yazısı sanırım 10 maddeye bile değer ^^


Evet, benden bu kadar. Şimdi mim'i paslama işine geldik dimi?
Heyecanlandım, dur bi dakika :D O zamaaan şöyle yapalım:
Uzunca bir süredir internette olmayan ve kendisini bir hayli özlediğim Şeyma'ma gelsin bu mim.
Tabiki daha bitmedi, yazılarını okumaya bayıldığım sevgili Seymsomething'e ve sevgili Glikoza'ya gitsin. Blog aleminde daha yeni tanıdığım Rosa'ya da gitsin. Ha bi de şapşal kuzenim Büşra'yı unutmamak lazım. Hadi kolay gelsin millet, yazmak istemezsenizde canınız sağolsun ^^ Bu arada sevgili Glikoza blogunu daha çok güncellesen çoook mutlu olurum, bayılıyorum yazdıklarına. Haydi sağlıcakla ^^ 

17 Kasım 2012 Cumartesi

0

Sergüzeşt

Sami Paşazade Sezai'nin romanını yazıcam ama önce şu şarkıyı paylaşmayı borç bilirim:

İki gündür fena taktım bu şarkıya. Evet, Hwayoung'la da Hwayoung'suz da güzel. T-Ara'yı çok sevmezdim ama bu şarkıdan sonra sevdim. Tabi çabuk sönmezse :)
Geçelim kitabımıza (O değilde kitaplarla ilgili hiç yazmıyorum diye beni kitap okumayan biri sanmayın hehehe :D)


Sergüzeşt bu sene Edebiyat dersinde okumamız gereken kitaplardan biriydi. Tanzimat edebiyatı döneminde yazılmış eserlerden biri.
Konusu Çerkez bir kızın alınıp köle olarak getirilmesi. Bu kız daha çok küçükken alınıp getiriliyor, buraya gelince adına 'Dilber' deniyor. Küçük Dilber günden güne Türkçe'yi öğreniyor. Mustafa Efendi'nin evine köle olarak satılmıştır. Ancak ağır baskılara dayanamayan Dilber evden kaçıverir. Yorgun bir halde yakınlarda bir malikanenin kapısında bulunur. Evin hanımı Dilber'i dinler, ona yardım etmek ister, Dilber'i acımasız sahiplerinden satın almak ister ancak Dilber'in sahibi buna karşı çıkar ve kızı satmaz. Daha sonra Dilber bir esir  tüccarına satılır. Uzun bir süre bu esir tüccarının evinde kalır Dilber, burada müzikle tanışır. Ev işleri öğrenmeye başlar, terbiye verilerek değeri arttırılır. Bu tarz şeyleri öğrendikten sonra Asaf Paşa'nın evine satılır kızımız. Evin bir oğlu vardır, Celal Bey. Ressamdır ve görgülü biridir. Celal Bey, Dilber'i Kleopatra'ya benzetir. Bir gün Dilber'i kendisine modellik yapması için zorlar. Ona kötü elbiseler giydirerek resmini çizmeye başlar. Onuru kırılan Dilber için için ağlamaya başlar. Onun bu halini gören Celal Bey gitmesine izin verir. Aslında Celal Bey çoktan Dilber'e aşık olmuştur. Fazla sürmez, Dilber'de bu aşka karşılık verir. Bu olay Celal Bey'in annesinin şimşekleri üzerine çekmesine neden olur. Dilber yeniden satılıp evden uzaklaştırılır. "Bir esir kızı nasıl soylu bir aileye gelin olur" düşüncesi tekrar esir tüccarının eline düşmesine neden olmuştur. 
Dilber'in satıldığını öğrenen Celal Bey, deliye döner. Halbuki Dilber'le evlenme kararı almış, planlar yapmıştır. Celal Bey elinden geleni ardına koymaz, Dilber'i bulmayı aklına koymuştur. Celal Bey aklını kaçırıcak duruma gelmiştir ancak Dilber'i bulamaz, çünkü Dilber Mısır'a satılmıştır. Dilber ise Mısırlı bir zengine satılmış evde hapis tutuluyordur. Celal Bey'den ayrılmak Dilber'i çok mutsuz etmiştir. Tabi bu arada Mısır'da Cavher adında bir harem ağası vardır (harem ağası, anlayın işte nasıl biri olduğunu) Dilber'e tutulmuştur ve kaçış planı yapmıştır. Ancak bu kaçış planı fiyasko ile sonuçlanmıştır ve Cevher ölmüştür. 
Bu denli üzüntüye kapılan Dilber'de kendini Nil nehrine atarak özgürlüğüne kavuşmuştur. 

Gelelim benim düşüncelerime. Ben bu romanı okurken sıkıldım, yani Celal Bey'in sinir krizlerine girdikten sonrasında sıkıldım. Bir de saçma olan yerler vardı. Mesela Cevher'in ölümü bence saçmaydı. (Merdivenden düşerek ölüyor.) Onu geçtim o demir parmaklıkları nasıl elinle söküyosun sen hacım? Nasıl bir güç var sende? 
Ama genel güzeldi ona bir şey diyemeyeceğim.

Hadi hepiniz sağlıcakla kalın ^_^ 

14 Kasım 2012 Çarşamba

0

Mutsuz Değilim Ben, Sadece Sınav Haftasındayım :)

Şimdi, şu yazımı okuyan can dostlarım bana depresyonlu muamelesi yapıyor.
İyi misiniz olum? Gidin başımdan lan. Bu kadar ilgiye alışık değilim ben :D ((Tamam kabul ediyorum ilgiyi seviyorum ehehehe)


Bu aralar sınav haftası olduğumuzdan ötürü sevgili arkadaşlarımla topluca stresliyiz. Cidden bak, millet dersaneye gidip çatır çatır ders çalışırken biz hala "N'oluyo lan? Okul başlayalı o kadar oldu mu?" kafasındayız. Ciddiyim bakın, Kübra'yla birlikte sanırım 12 gün falan devamsızlığımız vardır daha ilk dönemden. Hala adapte olamadık. Gerçi, Kübra yazın sonlarına doğru 'Artık okullar açılsın' diyodu. Tabi bende ağzına kürekle vurmak istiyodum hahaha :D
Neyse işte, cidden ben hala neyin kafasını yaşıyorum bilmiyorum. Matematik, Geometri, Edebiyat, Felsefe derslerinin ilk sınavlarını olduk. (Saymayı unuttuğum kaldı mı? :D) MAtematik'ten 19 almışım. ( Ama benim sınavım o kadar kötü geçmemişti yeaaa :( Neyse, bu benim yaşadığım ilk '0' vakası değil. Daha öncekileri düzelttim bunu da düzeltirim. Ama Geometri'yi düzeltebilir miyim bilmiyorum. Poff :(
O lanet olası 'görme' yeteneği yok bende. Soru önüme geldiğinde dik dik bakıyorum kağıda bu ne diyo diye. Soru çöze çöze aşarsın bunu diyorlarda, soru çözmek kısmında ciddi bir sorun var.
Ben ki, derste not tutmayıp sevgili arkadaşım Neslihan'dan sürekli defter fotokopisi çeken biriyim.
Daha defteri olmayan ben günlük soru çözücem? Kimsenin aklı almıyor ehehehe :D
Eh, haklılarda tabi. Sınava son gün çalışanlardanım ben. Azim namına hiç bir şey yok bende.
Bizim sınıftakilere bakıyorum şimdi, dershaneye gidiyorlar. Çalışmış 80 - 90 almışlar. Ciddiyim, o kadar yüksek almışlar.
Bir de bizim tayfaya bakıyorum ((Merve'cim sen hariç, aslansın koçum yürü be! :D) biz yürütemeyiz diye dersaneye falan gitmedik. Eh, Kübrayla biz desen devamsızlık tarihin en büyük devrini yaşıyor (Allah'tan geçmeyeceklermiş onları, yoksa ne yapardık!), okula adapte olamadık. (Evet, bunca zaman olmasına rağmen!) Neslihan'ı da bize benzettik o değilde, ne zaman okuldan kaçalım desem kız dünden razı ahaha :D (Korkmayın, devamsızlık aklımıza gelince susup oturuyoruz yerimize, pardon sıramıza :P)
Neyse, durum böyle yani. Bizde ne azim var ne de başka bir şey. Bu sorunu nasıl aşıcaz? Var mı bir önerisi olan?
Yardım ediiiiiin! >_< 

Küfre biiip geçiyoruz, ehehe :D 

7 Kasım 2012 Çarşamba

2

Gülmeyi Sevdiğim Kadar Hüznüde Seviyorum...


Başlıktan da anladığınız gibi yine bugün biraz saçmalayacağım. Ben çok duygusal bir insanımdır. Ciddi anlamda duygusal... Mesela sinirleneyim hemen göz yaşlarım şapır şapır dökülür ki bunu hiç istemesemde. Sadece sinirlendiğimde ağlamam ben, o anda duygularımı tepe taklak bir şey olucak olursa asla kendimi tutamam. Aslında bu kötü bir şey. Bence öyle. Çünkü insan ağladığında o an en saf ve kırılgan hali gözler önüne seriliyor belkide o an en aciz olduğumuz andır? Diğer insanların bu kadar derin hallerimizi görmesi iyi bir şey mi peki?

Bazen uzaklaşıyorum insanlardan, cidden. Mesela bazı zamanlar oluyorki en yakınlarım bile bana uzakmış gibi hissediyorum. Ben uzak hissetikçe onları arayıp sormuyorum, onlarda kızıp sinirleniyorlar haliyle. Aslında haklılar, kim vefasız bir arkadaş ister ki?
Ama onlarda çözdüler beni, buradan onlara teşekkür ediyorum. Bu kadar arızalı bir kıza bu kadar yakın davrandığınız için :) ♥ <3

Ancak şöylede bir şey var, insanlar neden hüzünden kaçıyor? Anlayamıyorum. Hüzün de mutluluk kadar hayatın bir parçası. Tamam, insanları depresyona sürükleyecek kadar hüzün olsun demiyorum. ancak bir parça hüzün bizi daha da insancıl yapmaz mı? Hüzün olmalı, azıcıkta olsa olmalı. 


Kesinlikle buna katılıyorum. "Herkes mutluluk ister, hiç kimse acı istemez. Ancak biraz yağmur olmadan gökkuşağı olmaz"... Evet aslında mutluluğu getiren şey bir parça hüzün.
Kim biraz hüznü tatmadan mutluluğun değerini anlar ki? 
Bazen insan köşesine çekilip düşünmeli. Böylece daha az hata yaparız, değil mi?
Yada daha çok yaparız, bilmiyorum. Ama düşünmenin insanı rahatlattığı kesin. 

16 yaşındaki bir kız için fazla mı oldu bu kadarı? 
Sanırım öyle düşünüyorsunuz ama bence bu yaşla değil karakterle ilgili. Neyse ben köşeme çekilip kitabıma devam ediyorum. Hepinize iyi düşünmeler, içinizi kararttığım için özür dilerim :)
Bu arada bana ve insanlığa gönderiyorum bunu:




6 Kasım 2012 Salı

6

Kore'den Mektubum Var! :)

Yaz tatilimin son demlerinde abimle yine sabaha kadar oturmuştuk. Ben abime yine 'hadi film izleyelim' diye yapışmıştım :D Abimde bana kıyamamış tamam demişti. Abim de bende stop motion animasyon filmlerini çok seviyoruz :D Abimde Max and Marry filmini açmıştı. Çok, çok güzel bir filmdi. Etkisi üzerimde bayağı bir sürmüştü. Film küçük bir kızla büyük bir adamın mektup arkadaşlığını anlatıyordu. Bende gaza gelerek mektup arkadaşı arayışlarıma girdim tabi :)
Üye olduğum sitede Kore'li kızlara ilk ben mesaj atmaya başladım, ilk gün cevap gelmedi.
3. günden sonra ben çeşitli mesajlar aldım, bir tanesi Kanada'dandı, bir tanesi Amerika, bir tanesi zenci biriydi nereden olduğunu bile hatırlamıyorum, bir tanesi de Fransa'dandı. Neyse işte geçelim bunları, ben benim yaşımdaki Koreli'lere mesaj atıyordum önce cevap gelmedi dediğim gibi. Sonradan 3 tane Koreli kızla arkadaş oldum. İkisiyle snail mail yapıyoruz yani bildiğiniz klasik posta olayı. 3. kızla sadece internet üzerinden konuşuyoruz. İsimleri Bong Mee Jung, Kwon Da Jun, Choi Seung Hyun. Seung Hyun ilk mektubu yazmıştı bana. Ancak ulaşmadığı için ilk mektubu bu sefer ben yolladım. Hala ses seda yok. Bakalım ne olacak :)

Bong Mee Jung'a ilk mektubu ben yazmıştım. Sağ salim ulaştı. Daha sonra Mee Jung bana bir paket yolladığını söyledi. Gel zaman git zaman paket bir türlü ulaşmadı, haliyle bayağı üzüldü kızcağız. Dün konuştuk yarın tekrar bir mektup yollayacağını söyledi. Yani bugün postaya verdi.
Ama gel gelelim ne oldu! Bugün o paket bana ulaştı. Tam tamına 2 ay sonra geldi inanabiliyor musunuz? TT_TT  Eh, fotoğrafları da ekliyeyim :)


Mektubumun katlanmış hali :) 

Bu da açılmış hali, arkada da yazı var :)

Bu da mektup zarfım ^_^  :D 


Mantar çikolatalarım ^_^ :D Tadları çok güzel! :)

Sakızlarım :D hehehe :)


Bunlarda çıkartmalarım ama yerinden çıkartamadım ^_^ Çıkartsaydım bile kullanmaya kıyamazdım zaten :) ;) 

Mektubun başlığı, küçük prens resminin altında yazan şeyler çok hoş :)

Küçük Prens benim en sevdiğim kitaptır, böyle bir zarf yollaması beni cidden çok mutlu etti :)
Teşekkürler Bong Mee Jung ♥ ♥  


Thank You so much Mee Jung   I'm really happy for your package. Finally, It can reached to me.  Both we had not any hope.  
So, wait for my package ^_^  Thank you so much again :) 

((Bu kız benim blog adresimi biliyor herzaman girip bakıyor, ingilizcede yazayım dedim heheh :))

3 Kasım 2012 Cumartesi

0

BIG

Big
Bu dizinin yazısının çok zaman önce gelmesi gerekiyordu aslında, ancak bugüne kısmetmiş n'aparsınız :D
Şimdi, esasında niye bu kadar geç yazdığımı anlatayım, A Gentleman's Dignity'den önce başladım ben bu diziye, ancak devamını getiremedim... Ne diyebilirim ki? Hayal kırıklığı...
Ben bu diziye hiç spoiler yemeden başladım, hatta konusunu bile yarım yamalak biliyordum. Ama çok sevdiğim Gong Yoo, ve yine sevdiğim K-Aktris'lerden olan Lee Min Jung olunca cidden iyi bi' şey bekliyodum, beklentim yüksekti yani...
Başladım diziye, ilk bölümler zaten her k-dramada (her dizide) olduğu gibi karakterleri tanıma, olaya giriş ancak dizinin ilerleyen bölümleri hakkında hiç iyi yorumlar yapamıycağım.  Bi' kere dizi beni sarmadı, diğer bölüme atlama hissi doğmadı. Bir kısım sahneleri atladım falan falan falan...
Baktım bu  dizi gitmiyor, dedim bırak Hatice, zaman kaybı olmasın... ((9. bölüme kadar izledim malesef)
Niye bu kadar beğenmedin diyeceksiniz, abi Gong Yoo var bi' kere, o karakterin baştan asıl adam olması gerekir. E, Gong Yoo burada iki karakteri oynuyor, karakterlerin biri liseli bir çocuk, diğeri ise (bence) kötü karakter. Yani öncelikle ortada sağlam bir karakter yoktu. Seo Yoon Jae ve Gil D Ran'ın karşılaşması, tamam iyi güzeldi. Ancak neydi abi Seo Yoon Jae'nin derdi anlamadım ki? Hayır, tamamen kötü karaktere bağlayıp kızla oynuyodu desek ilerleyen bölümlerde Gil Da Ran'dan hoşlandığını, onunla tanışmak için etrafında dört döndüğünü görüyoruz. Ancak daha sonra öbür gerizekalı kızla bir şeyler çevirdiği ortaya çıkıyor falan. Hı? Anlamsız geldi bana yani...
Bir de bu öğretmen öğrenci aşkı beni pek sarmadı sanırım... Yani ne bileyim, Flower Boy Ramyun Shop'taki öğretmen - öğrenci aşkı çok hoştu ancak ebn buna ısınamadım heralde... Bir de buradaki Kang Kyung Joon'un öğretmenine olan aşkını ciddiye alamadım galiba. Gil Da Ran'ın aşkını anlayaniliyorum, sevdiğin adamın bedeninde tamda hayal ettiğin gibi davranan biri. Tabi ki bu durumda ilgisi olucaktı ama Yoon Jae aşkından bağımsız olarak düşünmek, biraz saçma sanki?  Ne bileyim ya, dediğim gibi ben hep asıl karakteri Seo Yoon Jae olarak düşündüm.
Sonra o Jang Ma Ri'nin o hareketler neydi? Karaktere bildiğin kıl oldum ya, cık cık cık...
Bir de ilerleyen bölümlerde SYJ bedenindeki KJ'nun Amerika'ya gidip geri gelmesi var, ama bir geliyorki bütün tıp bilgilerini öğrenmiş güya ancak kan görünce içi gidiyor arkadaşımızın. O nasıl oluyo' lan? Hem kolay mı öyle adamın yıllarca çalışıp öğrendiği şeyleri 1 yıl gibi bir zamanda öğrenmek... (1 yıldı dimi lan?) Saçmaydı yani, yok taşıyıcı anne dünyaya getirmişte bilmem ne. Sadece ben mi bu kadar saçma buluyorum bu arada?
Gil Da Ran'ın kıyafetleri güzeldi ama, bak ona bir şey demeyeceğim :D

Benim için dizinin sürükleyici olması cidden önemli. 
Yani diyeceğim şu, "Gong Yoo varmış, Lee Min Jung varmış, üstüne bir de Hong kardeşler yazmış kesinlikle mükemmeldir bu dizi" diyerekten girmeyin diziye. ((Bakınız ben :D)
Sonra hayal kırıklıkları tavan yapar, bir süreliğine K-Dramalardan soğursunuz, ((soğumamak için anında A Gentleman's Dignity'ye girin, anında bu ruh halinden çıkacaksınız :D) benden söylemesi.
Eğer Gong Yoo'yu çok özlediyseniz ve bu diziden cidden keyif almak istiyorsanız, Yoon Jae'yi çıkartın aklınızdan, kötü adam yapın. Sadece Gong Yoo'nun müthiş oyunculuğuna odaklanın. Ve çıtayı yüksek tutmayın.

Gitmeden Gong Yoo fanlarına şu kareleri hediye etmek isterim. En azından fotoğraflar güzel hehehe ^_^